Kadir Gecesi
(Leyle-i Kadir)
M. Hulûsi ÖZALP
Mübarek Kadir Gecesi Ramazan ayı içerisinde olup, gecelerin en şereflisidir. Bu şerefli ve mübarek gecede insanlara en sağlam rehber Kur’an-ı Kerim, Yüce Mevla’ca (C.C.) indirilmiştir. Bu cümleyi biraz daha açalım: Kur’an-ı Kerim Rabbimizin ilahi emri olarak Cebrail Aleyhisselam vasıtasıyla Peygamberimiz Hz. Muhammed’e (SAV) bu gecede indirilmiştir.
Kadir Gecesinin kıymetini ve kadrini öyle bilelim ki, içinde bu gecenin bulanmadığı bin aydan (82 yıl) daha hayırlı olup, bu gecede yapılan taat ve her türlü ibadet 82 yıldaki amel ve ibadet karşılığından da ecri fazladır. Bu mübarek geceye eriştiğimizin şükranı olarak Rabbimize sonsuz şükürler, hamd ve senalarda bulunmalıyız. Bin aydan hayırlı bu mübarek gecesine ulaşmanın heyecanını yaşamalıyız. Resulullah Efendimiz Hz. Muhammed (S.A.V.), kim Kadir Gecesinin faziletine ve mükâfatını Allah’tan bekleyerek bu geceyi ihya ederse o kimsenin geçmiş günahları affolur” buyurmaktadır.
Rahmet kapılarının ardına kadar açılan bu mübarek gün ve gecelerde günahlarımızın affı ve ilâhi dergâhta makbuliyet için bu mübarek geceler fırsattır. Bu mübarek gün ve gecelerde dahi kusur ve günahlarının affı için değil, günah ve kusura devam etmekte ilahı affa nasıl erişebilir? Oysa, kusurlarını, günahlarını idrakle bu mübarek gecede tövbe edip, samimi olarak Allah’tan mağfiret dileyenler olası ki yüce katta zay olmaz. Ne yapmalıyız? Yani geceyi nasıl değerlendirmeliyiz? Kur’an-ı Kerim okuyalım, samimi olarak dua edelim, yalvaralım, tövbe edip af dileyelim, orucumuza, namazımıza, ibadetimize daha sıkı yapışıp dua edelim dua!...
Kadir Gecesine mahsus bir duayı Hz. Aişe validemiz şöyle anlatıyor: “Peygamber Efendimize ‘Ey Allah’ın Resulü! Kadir Gecesine rasatlarsam nasıl dua edeyim?’ diye sordum. Allah Resulü (S.A.V.), ‘Allahümme inneke afûvvün tihübb’l-afve fa’fu anni (Açıklaması: Allah’ım sen sok affedicisin. Affı seversin. Beni de affet) diye dua et’ buyurdular.”
Leyla-i Kadir Gecesi gizemli olmakla beraber, Ramazan ayının 27’inci gecesine rastladığı kabul ediliyor. Hatta Ramazan’ın son on günü Kadir Gecesiymiş gibi ibadet ve taatta bulunmanın ecri (sevabı) çoktur. Yüce Rabbimizin lütuf ve keremi ile çok bereketli ve şerefli bu geceyi hakkıyla idrak etmeliyiz. Kadir Gecesi olunca Allah (C.C.), Cebrail Aleyhisselam’a emreder. Cebrail Aleyhisselam meleklerle yanlarında yeşil bir bayrakla yeryüzüne iner, sancağı Kâbe üzerine dikerler. Yüz kanadı olan bu sancağın iki kanadı bu gecenin dışında açılmaz. Cebrail Aleyhisselam o iki kanadı kadir Gecesi açar. Bu iki kanat doğudan batıya ulaşarak müminlerin üzerinde olup, Cebrail Aleyhisselam’ın teşvik ettiği melekler her ayaktakine, oturana, namaz kılana, dua ve zikredene (tespih) selam verir, onlarla tokalaşırlar. Cebrail meleklere, “Gitmeyi hazırlanın” der. Ancak melekler “Ey Cebrail! Allah-u Teâla Muhammed ümmetinden olan müminlerin ihtiyaçlarını ne yaptı?” derler. Cebrail Aleyhisselam, “Allah-u Teâla rahmetiyle aktı ve onları bağışlayıp affetti.”
Tüm Müslüman kardeşlerimin ve okurlarımın mübarek kandilini kutlarım.
***
İyilik, Haslet, Sabır Selamettir
M. Hulûsi ÖZALP
İnsanın iyi olanı makbuldür. Makbul haslet, ruh temizliği, iyi ahlak, şefkat insanın benlik güzellikleridir. İyiliğin temelinin de güzel ahlak olduğunu unutmamalıyız. İyiliğin en yakın özdeşi merhamettir. Yüce Mevla’mız da kuluna karşı çok merhametlidir, şefkatlidir de. Embiya suresinin 107’inci ayet-i kerimesinde: “Seni alemlere rahmet olarak gönderdik” buyrulmaktadır. Peygamberimiz Muhammed’ül Emin Yaradan’ımızın bu iltifat ve lütfuna layıktır. Bazı kıssalar (atasözleri) “İyiden konuş iyiliğine bulaş, kötüden konuş kötülüğüne bulaş, “Arkadaşını söyle kim olduğunu söyleyeyim.”
Ayet-i Kerimede “Ey iman edenler! Allah’tan korkun, kötülüklerden sakının ve sadıklarla (doğru ve sadakat gösterenlerle) beraber olunuz” buyurmaktadır. Yine Tövbe sûresinin 119’uncu Ayet-i Kerimesinde, “Kişi arkadaşının dini üzeredir. Herhangi biriniz kiminle arkadaşlık ettiğine baksın” buyruluyor.
Peygamber Efendimiz Hz. Muhammed(in (S.A.S.) tarifiyle iyilik “Kalbin uygun gördüğü ve yapılmasını onayladığı şeydir. Kötülük ise kalbi tırmalayan başkaları sana ‘yap’ dese de içe sinmeyen şeydir.” İyilim ruh ve hasletiyle davranış gösteren iyi sıfatına haiz müminin olumlu hasletleridir. Yine bir atasözü: “Misçinin yanında duran mis, isçinin yanında duran is kokar.” Cenab-ı Allah (C.C.) Kur’an-ı Kerim’de “Kötülüğü en iyi şekilde ne ise onunla def eyle” buyuruyorlar. Şu hususu da kabul etmek lazım ki: Her ne kadar iyiliğe karşı iyilikle muamele ediliyorsa da kötülüğe karşı kötülük gösterilmeden zamana bırakılması lazımdır. Zira belki nedamet vuku bulabilir. En iyisi de kötü ve şerden uzak durmaktır.
Ne gibi iyilikler yapmalıyız? Bunu akil kişi bilir. Burada iki önemli konuyu ilave edeceğim. Kul hakkı da yetim hakkı gibi ateşten gömlektir. Kul hakkıyla ahirete gitmemek lazımdır. Yüce Mevla’nın katiyen kul hakkını affetmeyeceği bu günahlardan kurtulmak için ödeme şartları imkânsızca en azından helalleşmek lazımdır.
Sabır, Yüce Allah’tan gelen her şeyi şükranla karşılayıp; kaza, bela ve hastalıkta olsa Yaradan’dan geldiğini düşünerek metanetle karşılamaktır. Sabır beklediğin bir şeyin olacak zamanını aceleye getirmeden olmuş vaktini beklemektir. “Sabrın sonu selamettir.” Her şeyin sonunda beklemesen de bir hayır olduğu sürprizlerle olasıdır. Bunun sonucunu beklemek lazımdır. Yine her şeyde bir hikmet vasıl olduğunu Cenabı Hak’kın (C.C.) takdirini sabrını ecrini ahirette de ödül olarak kabul etmektir. Halk arasında çok söylenir: “Kazaya rıza, belaya sabır”, “Sabır taşı çatladı”, “Tahammülüm kalmadı”, “Sabreden derviş murada ermiş”, “Sabrın sonu selamettir.” İşte bunlara örnek:
Hz. Eyüp sabrın doruğuna çıkmış bir (nebi) peygamberdir. Yüce Mevla (C.C.) O’nun sabrını denemek için öyle bir dert vermiş ki vücudunun yarası lime lime dökülmüş, malı-mülkü-serveti heba, çoluk-çocuktan yoksun kalmış, vücudundaki yaraların kokusundan insan içine girmez olmuş, yine de şükretmekten geri kalmamıştır. Bu şükür ve sabır karşısında Yüce Mevla’mız Hz. Allah (C.C.) mükâfatını esirgemeyip yıllarca çile dolduran Hz. Eyüp’e anasından yeni doğmuş gibi sağlık, çoluk-çocuk, mal ihsan eylemiştir. İşte sabrın sonu dediğimiz iyilik en iyi haslet, sabır ise selamettir.
***
Salât-ü Selam ve Şefaat
M. Hulûsi ÖZALP
Bir yere gidiş ve dönüşte tanıdıklarımızla selamlaşırız. Veya oturan bir grup varsa yine selam verip geçeriz. Çok zaman alışveriş için girdiğimiz bir dükkândaki kişi ve kişilere, gelen misafirin evdekilere ilk hitabı selamdır. Selam, muhatabına sağlık ve esenlik dilemek, bazen de tanışma vesileyi oluyor. Salat; Peygamberimize yapılan dua, istiğfar ve rahmet anlamlarına da gelir. Allah-u Teala, “Muhakkak ki Allah ve melekleri peygambere hep salat ederler. Ey iman edenler! Siz de ona salât-ü selam edin. Ve tam bir içtenlikle selam verin” buyuruyorlar.
Sâlat-ü selam vefa borcudur. Bize dünya ve ahiret saadeti veren dinimizin rehberine çok şey borçluyuz. Resulullah Efendimiz, Hz. Muhammed’i (SAV) her zaman hayırla yad etmek (anmak) O’na salât-ü selam getirmek her Müslüman’ın mutlak ödevidir. Selam öfkeli bir kişinin o anki kalbini yumuşatır, öfkesini azaltır. Efendimizin ismi anıldığında mutlaka salavat getirmek lazımdır. Salâvat, salât kelimesinin çoğuludur. Efendimizin ismi bir defa okunduğunda salavat getirmek (vacip) tekrarlamalarda müstahaktır. Resul-ü Ekrem ve Nebi-i Muhterem Efendimiz Hz. Muhammed’in adının geçtiği anlarda “(SAV) Sallallah-u Teâla Aleyhivesselem” demek salâvat getirmektir.
Salâvatla ilgili birkaç örnek Hadis-i Şerif belirtelim: Kıyamet günü insanların en yakını bana en çok salâvat edendir. Kim bana bir defa salât getirinse Allah da ona on salat getirin, on günahını affeder.” Bir gün Resulullah sevinçli olarak geldi. Kendisine “Sizi sevinçli görüyorum” diyenlere şöyle buyurmuşlardır: “Ey Muhammed! Rabbin diyor ki: Sana salât eden herkese benim on rahmette bulunmam selam eden herkese de benim on selam etmem sana (ikram) olarak yetmez mi?” Mağrurlanmadan gururlanmadan tebessüme “selâm aleyküm” karşılığında “aleyküm selam” diye selamlaşmak zor ve külfetli olmayıp, insanın içini, ruhunu, kalbini aydınlatır.
Burada biraz da Peygamber Efendimizin vasıflarından bahsedelim. İlahi terbiyeye mazhar olan Resulullah Efendimiz edepli, cimrilikten uzak, cömert, güler yüzlü, gönül alıcı, hoşgörülü biriydi. Kur’an-ı Kerim’de, “Şüphesiz ki sen yüce ahlak üzeresin” buyrulması Peygamberimizin “Ben güzel ahlakı tamamlamak için geldim” sözlerini teyit etmektedir.
Şefaat, birinin dilek ve isteklerinin yerine getirilmesi ve sıkıntılardan kurtulması için halk dilinde çok kullanılan muavenet ve aracılık etme eylemidir. Asıl şefaat uhrevi olarak beklenen şefaattir. Müslüman’ın Yüce Allah’a üzere şefaatçisi Peygamberimiz Hz. Muhammed’dir (SAV). Kıyamette Cebrail (A.S.) ve bütün melekler saf olarak ayakta dururlar. Allahü Teala’nın izin vereceği kimseden başkası konuşamaz. İlk evvel Peygamberin konuşmasına izin verilir. Peygamberimiz, “Vaadinden istifadeyi ahirete bıraktım. O zaman ümmetime şefaat isteyeceğim” buyurmuştur. Peygamberler, evliyalar, ulema, hacılar (hacı kabul olan) Kur’anda şefaat ve şikâyet eder. Peygamberimizin şefaat edeceği mümin, Müslim sonsuz, hacılar 400, şehitlere 70 kişiye şefaat eder. Sıratta alime “Dur! Sevdiklerinden şefaat olunabileceklerine şefaat et!” denir. Yüce Peygamberimizin Yüceler Yücesi Allah’tan bizlere de şefaat etmesini dileriz.
****
Fitre İnsanî ve Sosyal Yardımdır
M. Hulûsi ÖZALP
Fitre de zekât gibi önemli ve elzem yardımlaşmadır. Ayet-i Kerime’de fitre; bir fakirin bir günlük, yani günlükte maksat sabah ve akşam yemeğine yetecek kadar para veya para karşılığı yiyecek verilmesi buyruluyor. Buna ayar olarak Resul-u Ekrem Efendimiz Hazreti Muhammed (S.A.V.) buğdaydan 520 dirhem arpa, hurma ve kuru üzümden 1040 dirhem ayarlanmasını paraya göre esas tutmuştur. Bu yıl 6 YTL’dir.
Fitre mutlaka Ramazan ayı içerisinde verilmelidir. Süresi Ramazan başlangıcından sonuna kadardır. Sevap, verilinceye kadar boşlukta kalır. Verince de sevap defterine yazılır. Onun içindir ki; geciktirmeden vermekte fayda vardır. Fitre tıpkı zekât gibi fakire verilir. Fitre alan yoksulların dahi aldığı fitreyle birbirleriyle fitreleşmesi çok sevaptır. Fitre vermekte yakın akraba öncelikle kayırılır. Yakın komşu gözetilir. Zekâtta olduğu gibi baba-anne ve evlatlarına, evlatlar anne-babasına fitre veremez.
Müslüman kimliği taşıyan kimselerce verilip alınan fitreler, 365 günlük nafakaya tekabül ediyor. Bu demektir ki, zekât ve sadakalar takviyesiyle yoksul ve yoksulların aç kalma gailesi yoktur. Fitreyi darlık zamanında buğday, arpa ve un, darlık kalkınca para verilmesi daha iyidir.
Ramazan ayı rahmet ve bereket ayıdır. Yoksula yardımın cömertçe yapıldığı mübarek aydır. Oruç vasıtasıyla yoksul daha yakından görülür ve gözetilir. Yani (latife olsun) aç açın kadrini daha iyi anlar. Yardım hususunda Yüce Allah’ın (C.C.) ortaya koyduğu buyrukları dahi iyi izler ve idrak eder, gereğini yapar. “Aç kabri olmaz” atasözü de bunun için söylenir.
Fitre, Sadaka-i Fıtır deyimiyle söylenip, üç hassası vardır. Fitresini veren kimsenin Cenab-ı Hak indinde tutuğu orucu kabul olur. Ruhunu kolay teslim eder. Kabir azabından kurtulur. Sadaka-i Fıtır sevap için verilen ikramdır. Buna (fıtrat) yaradılış sadakası da denir. Sadaka-i Fıtır vaciptir. Fitrenin vacip olması hicretin ikinci senesinde oruç tutmanın farz oluşuyla Resulullah Hz. Muhammed (SAV) tarafından da Sadaka-i Fıtır’ın edasına emir buyrulmuştur.
Nisaba malik olan baba kendisi, vacip olan fitreyi baliğ olmayan küçük çocukları için de kendisi (baba veya anne) vermesi vacip ve caizdir. Burada çok ciddi bir hususu da açıklayalım: Karısının fitresi için kocası, büyük evladını fitresi için babası mükellef olamaz. Aklı yeten çocuklar dahi harçlığından fitresini mutlak surette vermesi vacip evamiri yerine getirmesi lazımdır. Babasının olmaması halinde fakir torunu için dedesinin vermesi caizdir. Nisaba malik hastalık, yaşlılık, seferi oruç tutmasa, hatta tutmasa da fitresini mutlaka vermesi lazımdır.
***
İsraf ve Hak Dostları
M. Hulûsi ÖZALP
Her şeyin azı karar, çoğu zarar. Hiçbir şeyde ve hatta zamanda dahi israf etmemek lazımdır. İsrafın sonu zillettir, fakirliktir, yoksulluktur. İktisat ve tutumluk hayat için düzenli bir ortamlar dizisidir. İsraf; düşünmeden, şuursuz, hesapsız, zamansız, yersiz harcamadır ki onun için encamını, sonucunu (zilletle) yoksulluğa bağlıyoruz.
Bazı kişiler itibar zannıyla kendilerini yakışıksızlık ortamına bürüyerek sahte babacan tavrını şekillendirip kabadayımsı ve hovardaca hareketle beğenildiğini sanır. O beğeni sahtedir. Beğenmiş görünen de sahte ve müraidir. Bu hal ve tavırlar içerisinden fayda sağlayanlar da çok olur. Sakın ola ki bu nahoş halleri cömertlikle özdeşleyip bağdaştırmayalım. Zira cömertlik ihlaslı kişilerin yerinde tasarruf edeceği hamiyane yardımlardır. Hırsla sarf edilen harcamaların içerisinde ruh bozukluğu da yatmaktadır.
İsraf, batmak üzere olan ve sinyal veren biri yük gemisidir. Bu sinyali zamanında algılayan felaketin eşiğinden dönebilir de. Hayat akışında her zaman tanıştığımız ve çok zaman olagelen bu serüvenleri misallendirelim. Adam öyle servet edinmiş ki, bitip tükeneceği akla gelemez. Gün gelmiş dünyasını değiştirip ahireti göç etmiş. Tüm servet çok nazlı büyüttüğü oğluna kalmış. Adam sağlığında bu üzerine titrediği oğlunun çocuk ve delikanlılık çağlarındaki nahoş ve savurgan hallerini görmezlikten gelirmiş. Bu gibilerin yanından pof pofçu, yalaka, fırsatçı eksik olur mu? Hemen “Hoylusun, boylusun, cömertlikte kimse eline su dökemez” diyen yılışıklar, fırsatçılar yaklaşmaya, sinsice açık yerlerini gözlemeye ve fırsat kollamaya başlamışlar. Hovardalık, serkeşlik aklı felç eden kötü itiyatla esrar, eroin derken sellerce harcamalar ‘bitmez tükenmez’ denilen servet sel sularına kapılırcasına akıp gitmiş. Ve bizim bu sahte civanmert mirasyedimiz bir parça ekmeğe hasret züğürt bir adam olmuş. Yani halk deyimiyle, kurumuş kuyunun içinde kalan su kovasını çıkaracak adamı dahi kalmamış yanında. El bakımcısı haline gelmiştir.
Düşenin dostu olmaz. Yılan dahi toprağı iktisatla yalar. Atasözleri boşuna söylenmemiştir. Bilgin Tomas Fuller bu konuda şöyle diyor: “Kuyu kuruyuncaya kadar suyun kıymetini bilmeliyiz.” “Testi su akarken doldurulur.”. Erdemli kişiler servetinden tasarruf ederek iman ve inanç kaidelerine uyarak israfın aksi cömertliği üstün tutar. Bu durum cömertçe bir yardımdır. Bunlar Allah (C.C.) katında da sevilirler. Bu konuda misaller çoktur.
Evliya’dan İbrahim Edhem rüyasında elinde defterle dolaşan Cebrail Aleyhisselam’ı görür ve sorar: “Nedir elindeki defter?” Bu sorunun karşılığı Cebrail Aleyhisselam (A.S.), “Hak dostlarının listesi.” İbrahim Edhem, “Benim ismim de yazılı mı?” Cebrail Aleyhisselam: “Yok.” İbrahim Edhem, “Hak dostları listesinde de yok mu?” Cebrail Aleyhisselam “Var.” O zaman Yüce Mevla (C.C.) Cebrail’e seslenir: “Yaz onu da hak dostları listesine.” Hele bir de kendisi dışarıda lokantada yiyip içip evini-sofrasını göz ardı edenlerin hareketi ne feci! Evdekileri ve onların nefislerini düşünmemek insanlıktan da uzaklaşmaktır.
***
Peygamberler ve Evliyalar
M. Hulusi ÖZALP
İnsanlıkta huzur ve yaşama seviyesi, çeşitli dayanma koşulları, iletişimler bir düzene bağlıdır. Bu hususları esaslayıp düzenleyen din, ahlak, inanç kaideleri birer rehber kaynağıdır. Bu arada insanlarını Tanrı’ya inanış ve bağlanışı da bu düzen ve kaidelerle bağlantılıdır. O halde şöylece toplarsak; din insanların Tanrı’ya inanış ve bağlanışı davranışlarında kutsallığa varan ve dayanan tasarruflar ve işlemler sistemidir. Müslümanlık, Hıristiyanlık, Musevilik inançlara göre kavramlar içerirse de son durum Müslümanlık ilahi kudretin emridir. Zira sonuçta Kur’an ve Müslümanlıkta toplanır.
Kâinatı yoktan var eden yüceler yücesi Allah-ü Teala (C.C.) vahdaniyet (Tanrı birliği), vahdet (teklik) sıfatlarını kavrayıp inançlarda amellerimizi ona göre ayarlamamız lazımdır. Peygamberler (yalvaç) Yüce Allah’ın elçileridir. Cahiliye devrinde ahlak ve insanlığın tamamen bozulduğu, namus değerlerinin düşünülemediği, iğrenç davranışlar özetle insanî kaidelerde çöküş yaşantılarını tanzim ve ahlakı düzeltmek, nasihat etmek için Yüce Allah peygamberler görevlendirdi. Bu peygamberler sayısız olup, belirttiğimiz nitelikte kavim ve topluluklara gönderilmiştir.
Peygamberler ‘Resul’ ve ‘Nebi’ sıfatlarını taşırlar. Kendilerine Cebrail Aleyhisselam vasıtasıyla kitap indirilen (ehlikitap) sahibi peygamberlere ‘Resul’, yine ilham ve çeşitli vesilelerle Yüce Allah tarafından görevlendirilmiş peygamberlere de ‘Nebi’ denir.
Bizim peygamberimiz Hz. Muhammed (SAV) hem nebi hem de ehlikitap (kitap ehli) olarak Resul’dur. Resulullah Efendimiz son ve ahir zaman peygamberi olarak kendisinden sonra peygamber gelmeyecek olup, cihanşümuldur. Bazı peygamberlere de sühuv (sayfa sayfa) gönderilmiştir. Diğer kitap ehli peygamberler Hz. İsa (İncil), Hz. Musa (Tevrat), Hz. Davud’a da Zebur gönderilmiş olup; Kur’an’la beraber 4 kitabın 4’ü de haktır. Tüm peygamberlerin mucize yetenekleri olup, keramet sahibidirler.
Evliyalar da peygamberler gibi keramet gösterme yeteneğine sahiptirler. Evliyalar ermişlerden olup, Allah’ın “Çok sevdiğim” dediği kullarıdır. Cenab-ı Hak (C.C.) onların hiçbir dileğini geri çevirmez, mutlaka yerine getirirmiş. Evliyalar hiçbir yerde, hiçbir zaman kendilerini tanıtmazlar. Duruş ve hareketleri kendi halinde görünüm arz eder. Onların doğaüstü (olağanüstü) yeteneklerini kullandıkları gerçektir. Keramet nedir? İşte bu olağanüstü yeteneklerin bulunduğuna inanılan hayret uyandırıcı hallerdir. Mucize nedir? Tansık, insanları hayran bırakın ve doğaüstü sayılan harika olaylardır. Bir örnek: Osmanlı padişahı 2. Murat, evliyadan Hacı Bayram-ı Veli’ye “Himmet ediniz de İstanbul’u alayım” der. Veli, bir ara gözlerini kapatıp düşünceye dalar ve gözlerini açarak, “Hünkârım! Bu şehrin alınışını ne siz, ne de ben göreceğim. (Beşikte yatan bebeği göstererek) Bu mübarek yavru ve köse...” diyerek Fatih Sultan Mehmed’i ve Akşemseddin’i ima eder. İşte Peygamberimiz Hz. Muhammed ve yüzyıllar sonra Hacı Bayram Veli’nin ima ettiği keramet ve mucize budur.
***
İman ve Amel (Amel-i Sâlih)
M. Hulûsi ÖZALP
İman, Hak dinini gönülden ve Allah rızası için kabul etmek demektir. Biraz daha açıklayalım, iman doğru olan hak yolunu diliyle ikrar ve kalbiyle tasdik etmektir. Mümin kalbinin sonsuz iklimlerine açılıp gerçek imana doğru iman ve amel bütünlüğüyle amel-i salih bir duruma gelir. Amel-i salih Allah’ın (C.C.) rızasına sahip olacak, haram sınarına girmemiş her türlü iyilikler, ihlas ile yapmış olduğu davranışlardır. İmana kalben inanmayıp sureten inanmış gibi görüntü verenler ise münafıktır.
İmanı kuvvetlendiren salih amellerdir. Bu ameller imanı çepeçevre sararak korur ve güçlendirir. Amel-i salih Kur’an’da doksan yerde doğrudan doğruya ve dolayısıyla zikredilmektedir. İbadet etmek biz Müslümanları Rabbimize yaklaştırırı.
İslam’ın şartı 5, imanın şartı 6’dır. Amenü; Allah’a inandım, meleklerine, kitabına, resulüne, ahirete, kadere, öldükten sonra dirilmeliği dahi iman edip inanmadım. İmanla ahirete göçmek, cennetten yer ve nasibini almak en büyük kazançtır.
İmanla ve istekle ibadet edenin kalbinde herhangi bir yılgınlık olmaz. İnsan fıtratında hem hayvanattan, hem de melekiyetten manalar taşır. Bu ulvi mananın kazanılması ancak ibadete ağırlık verilip hayvanî yönün körertilmesiyle mümkündür. Salih emelden söz eden ayetler önce imana değinerek başlarlar. İman ile amel birbirinden ayrılmaz bir bütündür. İman olmadan güzel davranışların hiçbir önemi olmadığı gibi, salih amel olmadan da kuru bir imanın tadı yoktur. Yüce Mevla oruç bahsindeki emri ilahisinde, (Ayet-i Kerimede) yine imanla “Ey iman edenler! Sizden önceki ümmetlere farz kılındığı gibi size de oruç farz kılındı.” Bilvesile bir hatırlatma istedim.
Müslümanlığın nüvesi imandır. Yine tekrar ediyorum. İhlasla gönül vererek kutsal oluşum ve amellere yönelik dille ikrar, kalple tasdiktir. 4 kitabın dördünün de hak olduğuna, peygamberlerine, namazın, zekâtın farz olduğuna inanıyor musun? Şirke, harama, zinaya yalana günaha bunların kötü akıbete yol açacağına inanıyor musun? Cennet ve cehennemin akıbetine inanıyor musun? Salih amellerin iyiliğine, kötü davranışların küfre yol açtığına kalben ve ruhen inanmıyor musun?
Yazıma Peygamberimiz Hazreti Muhammed’in (SAV) zekatlı ilgili sahabeleriyle sohbeti içeren bir anekdotla devam ediyorum. Peygamber Aleyhisselam, “Zekât malın kalkanıdır, koruyucusudur” diye vaaza başlar. O sırada oradan çok zengin bir Yahudi geçer ve Peygambere yaklaşır: “Yani bin zekâtımo verirsem malım korunmuş olur mu?” Tabi ki cevap olumsaldır. Yahudi, “Eğer doğru çıkarsa ben Müslüman olurum” der ve duyduğu ölçüye göre parasını hesaplar, kuruşu kuruşuna zekâtı verir. Tüccarın ortağı kervanla yola çıkmıştır. Eşkıya (haramiler) kervana baskın yapar, malları talan edip götürür. O sırada zenginin kervanından develerden birinin tökezleyerek aksamasıyla arkada kalmış ve eşkıya onları görmeden geçmiş. Zengin haberi almış ve yandım yalelliye düşmüş, ikinci haber ve tafsilatı olunca da sevinmiş inançlı bir Müslüman olmuş.
***
Teheccüt (Gece Namazı) ve Vitir Namazı
M. Hulûsi ÖZALP
Gece namazı, imsakten önce gecenin ortasında kılınan namazdır. 2 rekât kılınır. Teheccüt namazı Ayet-i Kerime’de “Gecenin bazı vaktinde kalkıp teheccüt namazı kıl” buyuruyor. Mahmud’u makama erişmek saadettir. Yukarıdaki ayette belirtildiği gibi kıldığın bu namazı Rabbiteala görür anlamını taşımaktadır.
Farz namazlardan sonra en yüksek namaz (teheccüt) gece namazıdır. Gecenin ortasında kalkıp kılınan bu namaz, ruhu arındırmada ve huzur vermede çok etkilidir. O vakte kadar uyumayan ve o saatte namazını kılıp zikrini yapan kişi de gecesini ibadetle ihya etmiş olur. Gece namazını kılıp sabah namazına uyanamayan kişi uykuyu geride tutmalıdır. Çünkü sabah namazı hem farz hem de gece namazından daha önemlidir. Peygamberimiz Hz. Muhammed (SAV), “Şafak atınca kılınacak iki rekat namaz, benim için tüm dünyadan ve dünya nimetlerinden daha üstündür” buyurmaktadır.
Ziyade namazlara da çok önem vermek lazımdır. Duha (kuşluk namazı, evvabin, hacet, tövbe ve tespih namazlarını da kılmak önemli ve sevaptır. Tamim Dari Rady, “Kıyamette her müminin ilk önce namaz hesabına bakılır. Farzlarda noksan varsa sünnetler ve sair ziyade namazlarla tamamlanır. Zekât veya sair farzlar da nafilelerle doldurulur.
İbni Mesun Radyallah’u, “Mahşerde önce kana davalarının hesabı (mahkemesi) görülür ve cezaları verilir. Yine aynı zat, “Allahu Zülcelalin korkusuyla gözünden bir damla yaş gelene cehennem dokunmaz” buyuruyor.
Vitir namazı: Şu bir gerçektir ki “Namaz dinin direğidir:” Namazın yerine göre, şekil, durum ve farzları vardır. Önemli olan farzların yanında vacipler, sünnetler sevabına adak ve şükür namazları da vardır. Namaz kılınışlarında mezheplere göre değişik hareketler de olabilir. Bu hareketler, o imama göre doğrudur. (Hanefi, Safi, Hambeli, Maliki). Bugünkü konumuz günlük namaz içerisine giren vitir namazıdır. Yatsı namazının ardından kılınıp 3 rekattır. Bizim mezhep Hanefi’ye göre vacip, Şafii mezhebine göre de sünnettir. Ayeti Kerime’ye dayanarak Hadis-i Şeref’te, “Şüphesiz Allah hakkınızda dünya ve içindekilerden daha daha hayırlı bir namazı ile ihsanda bulundu. Bu vitir namazıdır. Allah bu namazı yatsı tan yeri arasında kılmayı size meşru kılmıştır.” Vitir namazının 3’üncü rekatında sona tekbir alınır. İlave duayla rüku ve secde edilir. Peygamberimiz Hz. Muhammed (S.A.V), “Vahiy olmasa da bir ilham kaynağı olarak özelliği belirtilir.” Şafiiler vitir namazını bir selamla kılabilirlermiş. Vitir namazı teravih namazı gibi belirli bir zaman içinde (yatsı sonu-tan yeri arası) yalnız da kılınabilir. Örnek: Cemaatle kılındığında (teravihi kastediyorum) imama uyup kılınıyor.
Ayet ve hadis-i şeriflerde ilk önce müminin namaz hesabına bakıldığının unutulmaması lazımdır.
***
Kibir ve Haset
(Kibirlik İmanı Zedeler)
M. Hulûsi ÖZALP
Kibirlik ve haset, tıpkı cimrilik gibi tehlikeli bir ruh haletidir. Kibirlik, toplum içinde kendini yekta olarak görmek, başkalarını aşağılamak haleti ruhiyesini üstün karakterize ile kendinden başkasını sevmemektir. İman ve ihlastan uzak bu gibileri muhakkak ki toplumda sevilmeyen inançta heves ve cimrilik gibi tehlikeli bir yol çizgisine kapılanlardır.
Haset de kibirlik gibi başkasının iyi huy ve birikimini varlığını çekemeyenlerdir. Gıpta etseler de o karanlık ruhi haletler kendilerini çekememezliğe götürür. Bunlar tüm ahlakî değerlerde sevgi ve merhamette de kendilerini gösterirler. Buna ‘heva’ da diyoruz. Heva, kişinin arzu ve eğilimlerini izah eden haz, heves ve zevk peşinde hevesle koşmaktır. İman, inanç ve kulluk şuuru dışında tutku hevanın eseredir. Servet, şöhret, makam bunların arzu ve istekleridir. Ve hatta buna kendini putlaştırması da diyebiliriz. Kendini beğenenler mükemmelliğin kendisine şeref verdiğine inanabiliyor mu? Ancak yaratılmışların en kıymetlisi insan bu şerefliliği iman ve ihlasıyla taşıdığı kadar kıymetlidir.
Heva ile nefis hasetle beraber kendisini özelleştirmekle beraber kendisini putlaştırarak şirke kadar gider ve imanını zedeler. Kur’an-ı Kerim’in Necm ayetinde; “Kendini beğeneni Allah’ın beğenmediği...” vurgulanmaktadır. Kibirlik, imanı da zedeleyen kötü bir ruh isyanıdır. Hele bir de bu çirkinliğin yanma hasetlik ve kıskançlık eklendiğinde o kişi için feci biri durum oluşur. Hz. Muhammed (SAV), “Ateş odunu yiyip bitirdiği gibi haset de iyilikleri giderip imanı da zedeler” buyurmaktadır. Kibirlik kişisizliktir. Bu ruh haletinin karşısı ise tevazudur.
Tevazu, kişiyi olduğu gibi kabul edip çok fazla veya hiç rahatsız etmeyen hareketlerini hoşgörü ve ihlas sahibi kimselerdir. Kibirden herkes kaçar ve yalnızlığa mahkûmdur. Tevazu kişiliği toplum için değerdir. Zenginliği ve ilmiyle kibirleşenler de sureten ve zoraki itibarla karşılanıp, yalnız kalma krizi ile çatlarlar. Başkalarına buğzetmeyi huy haline geterinler de fazla itibar görmez. Kişinin namus, iffet ve şeref değerlerine dil uzatanlar (buğz) sevgisiz kişiler olarak işledikleri günah ve vebalden kurtulamazlar. İşledikleri sevaplar buğz edilen kişiye geçer. Halk dilinde buğz, kişinin arkasından asılsız, haysiyet kırıcı ve kötüleyici sözlerdir. Sehven de olsa günahtan kurtulmak için tövbe, pişmanlık ve helallik istemesi lazımdır. Arkasından söylediğini yüzüne de söylese gıybet sayılmaz deseler de gıybet edilen kişi üzülür, izzet-i nefsi kırılır.
Burada hasetlik alamet ve kavramalarını biraz daha açalım. Haset, kendisinde olmayan bu ruhu haletiyle olması da mümkün olmayan başkasının servet, takı, güzellik, iyi ruh ve ilmini çekememektir. Bu kötü ruh karşısında bu hassaları imrenerek temaş samimiyetle temaşe etmek sevecen bir insanın rutemayülleridir.
***
Yetim Hakkı
(Alma yetimin hakkını tutar aheste aheste)
M. Hulûsi ÖZALP
Yetim hakkı yemek en etkili zehirlerden daha etkili azap verir ve dünyasını, ahiretini heba etmiş olur. Yetim hakkı ateşten gömlektir. Dünyada iflah olmaz. Ahirette azapların en şiddetlisine maruz kalır. Yetimin ahı mutlaka tutar. Kolayına dememişler: “Alma yetimin ahını, tutar aheste aheste.”
Yetimin hakkına katiyen dokunmamak lazımdır. Yetimi hakkı diğer hakların hiçbirine benzemez olup, ahirette mizana takılıp günah defteri azalsa da cehennem ateşinden kurtulamayacaklar.
Yetim, babası ölmüş çocuklardır. Annesi de ölmüş ise hem yetim hem de öksüzdürler. Akrabadan veya en yakınlarından hamiyet sahibi birilerinin bu gibi çocukları himaye etmesinin sevabı çoktur. Bu hem de insanlık görevidir. Gerek trafik, yangın, deprem ve hane çökmelerinde bu gibilerin çokluğunu görüyoruz, duyuyoruz. Himayelerini de alan kişilerin dürüst ve hak yemez olmaları çok önemlidir.
Ayet-i Kerimede, “Yetimlerin mallarını veriniz. Onların iyi mallarıyla kendinizin kötü malınızı karıştırmayın, değiştirmeyin” buyrulmaktadır. Bazı kimselerin zenginlik hırsına kapılıp, Allah rızası olarak himayesine aldığı yetimlerin mülkünden kendi mülkünü çoğaltmak için bu şen-i yola teşebbüsü duyulmakta ve hatta hissedilmekte, görülmektedir. Ve hatta dolaylı yollardan yetimin malının üstüne yatanların mevcudiyeti de az değildir. Himaye bunun neresindedir? Yukarıdaki Ayet-i Kerime’de, “Vasi fakir ise ve muhtaçsa, malın tımarında emeği geçmişse emeği kadar yoksulluğuna binaen biraz alabilir.” Bunu parmak ucu kadar diye vasıflandırıyor ki anlaşılan hakkının dışına taşmamaktır.
Yine Ayet-i Kerime’de “Yetimlerin mallarını haksız olarak yiyenler karınlarına ateş doldurmuş olurlar. Yakında cehenneme düşerler”. Yetime Allah rızası için vasi olmak, onlara şefkat göstermek lazımdır. Yine bir Ayet-i Kerimede, “Yetim hakkına yakın olmayınız.” Yetim hakkının kötü niyetle yanına dahi yaklaşmak insanlığın dışına çıkmaktır. Ayette yetim büyüyünceye kadar muhafaza için yaklaşmak, malını biriktirmek, çoğaltmak menfaati itibariyle hayırlıdır” anlaşılmaktadır. Yetim büyümüş ve ekonomiye hazır, iş sahasına elverişli olarak girmiş olur.
Bodrum’daki otele şarktan bir delikanlı işçi olarak geldi. Hayat hikâyesini biraz yokladım. Derdini şöyle anlattı: “Bizim de otelimiz ve geniş arazi, mal mülkümüz vardı. Amcam önce ben ve kardeşlerimi himayesine aldı. Sonra da annemle evlendi. Ben 17-18 yaşlarına yaklaşıyordum, annemle evlendikten sonra ne yaptığını nereden bilelim, malı üstene geçirip tekrar boşadı ve bizi de kovdu.” Yetim malı kimi ondurur? Sefahate daldı ve daha bu dünyada cezasını buldu.
****
İslam’da İlim ve Ahlak
M. Hulûsi ÖZALP
İlim insan için en büyük ilahi ikramdır. Eğer bir toplum mutlu ve rahatlıkla yaşıyorsa o toplumda ilim yaygın, insanlar da aydın demek yerinde olur. Ahlak ise ilme yörüngedir. Varlık ve hayatın ruhu ilimdir. Şüphesiz ki, ilmin ahlaka dayanması tertemiz bir toplumun nüvesini oluşturur.
Dinler ilim ve ahlak üzerine binalaştırılmıştır. Kur’an, Allah’ın varlık ve kudretini ispat etmeyi amaçlayan fiziki ve psikolojik delillerden çoğunlukla ayet diye söz eder. Buna göre kâinat da bir çeşit Kur’andır. Bu demek ki, Kur’an mümin için nasıl bir bilgi ve ibret kaynağı ise kâinat da öyledir. İlmi önemsemek, beraberinde ahlakı üstün tutmak alim bir müminin ilkesi olsa gerektir. Bilinçli hareket, bilinçsizlik ise kupkuru bir nesnedir. İlmi olduğu halde öğretmemek ilimde cimrilik ve ruh bozukluğudur. O halde Peygamberimizin ahlakıyla ahlaklanmak lazımdır.
Yüce Mevla’mız Hz. Allah (C.C.) ilmin önem ve değerini belirtmek için Ayet-i Kerime’de (ilk ilahi emir) “Ikra bismerabbike (bütün mahlukatı yoktan ver eden Rabbin ismi ile oku.)” Okumada insan için, yaş, kadın, erkek, renk, ırk aranmaz. 7’den 70’e hatta son nefesine dek ilim ve amel lazımdır. Allah’ın arslanı Hz. Ali: “İlim Çin’de de olsa elde et” diye öğütlemiştir. İlmin tamamı Yüce Allah (C.C.)’ye mahsus olup, ilim sıfatını da taşımaktadır.
Bazı alimler sorulan soruyu bilmediğini tevazu gösterip çekilerek öğrenmeye bakar, bazıları da bilmediğini bilir gibi ukalalık eder. Bunu bir misalle aydınlatalım: Abbasi Halifesi Harun Reşit, Şeyhülislam Ebu Yusuf’a bir mesele sorar. Şeyhülislam bilmediğini beyan eder. Halife mabeyincisi ise Şeyhülislam’a “Halife sana o kadar maaş ve tahsisat verirken sen nasıl bilmiyorum dersin?” der. Şeyhülislam’ın cevabı ise şöyle olur: “Emirül müminin bina verdiği maşa bildiklerime göredir. Eğer cehlime göre olsa hazinesi yetmezdi.”
Kur’an’ın inişiyle Müslümanlar arasında önce dil bilimleriyle tefsir, hadis, fıkıh, ahlak gibi dini ilimler, daha sonra da kelam, tıp gibi akılcı ilimler yer almaktadır. Büyük müfessir Tantavi Cevheri şöyle der: “Gerçekten de Allah Kur’an’da pozitif ilimleri şeriat hükümlerine ait ayetlerden daha fazla zikretmiştir.”
Mevlana Hazretleri şöyle yakarır: “Allah’ım bize verdiğiniz ilim damlasını deryalarına ilhak eyle.” Peygamberimiz Hz. Muhammed (S.A.V.) bir Hadis-i Şerifinde, harpte lazım olur nedeniyle yabancı dil öğrenmeyi de tavsiye eder. Ahlaklı bir alim ilmini satamaz ve saklayamaz. Zira ilmin akıcı ve yayılıcı olması sosyal hayat için daha elzemdir.
Yine Allah razı olsun ki bir ilim beldesi ve ezelden beri alimi çok olan Kilis’imize üniversite kazandırılmasıyla çok yönlü ilmi, sosyal ve ekonomik çok yönlü kazançlar sağlanmıştır.
***
Cuma Namazı
M. Hulûsi ÖZALP
İslam dini Kur’an ahkâmına uygun tekamül etmiş bir akidedir. İyi bir insan olma teamüllerinin de içeren mükemmel inanç olup, imanı çağrıştıran akidedir. Kalben bu inancı taşıyan mümin, sebeplere dayalı amellerini de yerine getirmişse Allah’ın inayetiyle dünya ve ahiretini kazanmış olur. Cuma günü bayram derecesinde, hatta Müslüman’ın bayramı, yoksul müminin haccıdır. Faziletleri de çoktur. Ayet-i Keremiyle buyruluyor ki: “Ey müminler! Cuma günü namaz için nida olunduğunda zikrullaha hemen gidiniz ve alışverişi terk ediniz.” Bu ayette “Lissalâti” tabiri de bulunmaktadır ki cuma namazını İla Zikrullahi terkibinden hutbenin farzlığı anlaşılmaktadır.
Cuma günü ve cumanın kılınmasında bazı kaideler vardır. Kaideden kastım nerede, kimler, hangi şartlarda cuma namazı kılar? Cuma namazını sabi, deli, hatta kadın kılamaz. Akli baliğ erkek çocuk olmak üzere tüm Müslüman erkekler cuma namazı kılar. Diğer şartlar o yerleşim biriminde varsa cami veya mescit en az 40 erkeğin bulunması lazımdır. Bu şartları taşıyan yerleşiklerde imama uyularak cuma namazı ve hutbe yerine getirilir. Vacip ve farz yerini bulmuş olur. Bu şartları olmayan yakın köylerin cemaati de müsait yerleşiklere gidip cumayı eda eder. Müslüman cemaat ezana ve cuma namazına çok özen gösterir. Maalesef görüyoruz ki salatlama ve ezan başladığı halde tüm esnaf değilse de bazıları tezgâhı açık ve alıverişe devam ediyor. Alışveriş kesatında da böyledir. Yine de vakit namazı kılmayanlar cumaya gidiyor. Mübarek Hac farizamda şu duruma şahit oldum: Medine’de namaza gidiyoruz. Arkadaşım bir dükkândan hoşuna giden bir şey alacaktı. O anda ezan okunmaya başladı. Eşya dükkâncının, para arkadaşımın elinde kaldı. Namaz dönüşü aldı.
Cuma günü mümkün mertebe yola çıkmamak lazımdır. Eğer gideceği yere cuma namazına yetişir uzaklığını aklı kesiyorsa tabi ki tedbirini alıp yola çıkar. Namaza ezan duyulduğu anda hareket edip koşmadan vakur hareket ve adımlarla yürüyüp camide uygun yere oturmak lazımdır. Gösteriş için koşarca adım ve cemaati sollayarak öne geçmek, farzı kılar kılmaz kılanın önünden geçip gitmek doğru değildir. Zira cumanın tümü kılan için rahatsızlık yaratır.
Cuma namazının faziletleri çoktur. Bugüne denk gelen mucizevi olaylar da vardır. Adem Aleyhisselam’ın yaratılması, cennete girmesi, yeryüzüne inmesi, tövbesinin kabulü ve vefatı, Resulü Ekrem Efendimizin (SAV) Mekke’den Medine’ye hicreti, İslam’ın filizlerini oluşturması cuma gününe rastlar. Bir gün ashaptan fakir olanlar, mecali olmayanlar Peygamberimiz Hz. Muhammed’e (SAV) sormuşlar: “Biz fakiriz. İslam’ın bu farzını yerine getiremiyoruz?” Peygamberimiz (SAV): “Sizlerin haccı zikir (tespih çekme) ve cuma namazıdır” buyurmuşlardır. Cenabı Hak (C.C.) duanın kabulünü cuma günü içerisinde gizlemiştir. Yapılan dualar cuma gününün eşref saatine denk geldiğinde dualar kabul olur. Bu eşref saatin zamanı da Rabbiteala’nın indinde saklıdır.
***
Şehit ve Gazi
M. Hulûsi ÖZALP
Şehitlik, uhrevi hayatın en muteber nişanesidir. Gazilik, vücudunun herhangi bir yer ve yerlerindeki yara ve noksanları ömür boyunca taşıyan nişane sahibidir. Şehit, Allah yolunda ve o yüceler yücesinin rızasıyla din, millet, vatan ve bayrak için savaşarak hayatını feda edendir. Gazi, aynı ilkeler uğruna şehitliği de göze alarak savaşta yaralanan, vücudunun herhangi bir aksamanı kaybedendir. Her iki sıfat da kutsaldır. Şehitler ruh ve maneviyeten çok yüce bir mertebedir. Şehitler ölmez, ruhu ve bedeni çürümez, ebediyen sapasağlam yaşamı devamlıdır. Bunun gerçekliğini Öncüpınar mezarlığı Kilis’e nakledilirken şehit düşene bir askeri, 40-50 yıl önce şehit düştüğü mezarlıkta sapasağlam gördük.
Şehitler hakkında Kur’an’da, cennetle şahadet olunduğundan ölümlerinde müjdeci melekler hazır olup şehitlik şerbeti içirildiğinden kendileri ahiret hayatı ile hayatta devamlı ve hazır olmalarından ‘şehit’ denilmiştir. Şehidin son olarak dünya muamelesi yıkanmadan kanı ve kanlı elbiseyle defnolunmaktır. Ahiretçe muamelesi de büyük müjdelerle ebedi hayat ve saadete kavuşmak, hasrolunup mahşerde büyük ikramla karşılanmaktadır. Şehit ölmez. Onlara ölü de denmez. Onlar ebedi ve mutlu hayatla yaşamaktalar.
Ruh, bedenden ayrıldıktan sonra kendine mahsus bir hayatla yaşar. Sevilen ve sevgili kullar için edebi saadet ve nurlu hayat vardır. Yüksek bir hayata kavuşacak olan şehitlerin ruhu saadet içindedir. Ayet-i Kerimede, “Allah yolunda can verenlere ölü demeyiniz. Bunları ölü zannetmeyiniz. Bunlar Bâri Teâla’nın nimetine gark olunmuş dirilerdir, insanlardır” buyrulmaktadır. Milli Şair Mehmet Akif Ersoy’un Çanakkale Şehitleri şiirinde vurguladığı gibi:
Vurulup tertemiz alnından uzanmış yatıyor
Bir hilal uğruna ya Rab ne güneşler batıyor
Ey bu topraklar için toprağa düşmüş asker!
Gökten ecdat inerek öpse o pak alnı değer...
Yine Akif, Peygamberin pek çok değer verdiği şehit için:
Ey şehit oğlu şehit isteme benden makber
Sana aguşunu açmış duruyor peygamber!
Ne hazindir ki, 25 yılı aşkın katliam ve terörle bebekler dahil bir aileyi yok edip yuvasını dağıtanlar neye hizmet ettiklerini zannediyorlar? Bu katliamları yaratanlar, aynı havayı kokladığı, aynı suyu içtiği, düğünde-dernekte beraber eğlendikleri, sarmaş-dolaş oldukları, askere giderken halay çektikleri, horon teptikleri köylüsü, hısımı, akrabası değil miydi? Dışardan ve içerden kandırılmışlar veya çocukları bu cinayeti sürdürürken bu vahametleri durdurmak için ne bekliyor?
Tüm şehitlere gani gani rahmet, geride kalanlarına metanet ve sabır, gazilerimize acil şifaler diler, bunlara ilgide kusursuzluk temenni ederim.
***
Ana-Babaya Saygı ve Şefkat
M. Hulûsi ÖZALP
Ana-babaya saygı, imanını güçlü olmasındandır. En şerefli varlık insan, en kıymetli kişiler de anne ve babadır. “Ana gibi yar, vatan gibi diyar olmaz.” Madem ki saygı imandandır, imanın çok yönlü muhafazası lazımdır. İmanın muhafazası ise iyi amellerle mümkündür. İmanın rütbesi şereftir. Zira iyi amellerle kalp nurlanır. Kötü amellerle kaybedilen iman günahlarla da kalpte manevi noktaların peyda olmasıyla çoğalıp kalbi karatır.
Mademki konumuz ana-babaya saygı, anne ve baba da imanlı, bilgili, görgülü, iyi hasletleri bünye ve nefsinde taşıması lazımdır. Çocuklarını yetiştirme kurallarına dikkat etmesi lazımdır. Çocuğuna vereceği ahlak, terbiye, temizlik, saygınlık kavramlarını çocuklarına aşılayabilmeli, karakter kazandırmalıdır. Etik kaideleri öğrenme fırsatı vermelidir. Misafiri karşılama, ağırlama, yolcu etme, esenleme, yemek ve sofra adabı bu kaidelerin içindedir.
Baba ve anne çocuğuna şefkatli ve müşfiktir. Bu şartlar altında yetişen kız ve erkek çocuklara anne ve babaya daha saygılıdır. Evlatları kız olsun, erkek olsun ayrıcalıkları doğru değildir. Bu hususta anne daha şefkatli olup, baba ise çocuğu içinden sever. Bebeğin kirli yollarla kazanıp yok eden anne her ne sebeple olursa olsun canavarca bir ruh taşıyorsa da bu durumu konu dışı bırakacağım. Evlat konuşmaya başlayınca; inanç, dini ve milli duygu, görgü ve terbiye unsurları kazandırıcı öğüt ve öğretiler telkin edip imanlı olarak yetiştirilmelidir. Her çocuk İslam olarak doğar. Bebeklikten çocukluğa doğru yaş ilerledikçe ya mümin ya da küfre yönelir. Ona ilk değerlerden salavat ve kısa ayet ve sureler öğretilmelidir. Milli duygular, Türk ruhu milli kazanımlar, vatan, bayrak ve sevgi kazandırılmalıdır. Bu cennet vatanı yeniden kurtaran başta Atatürk, şehit ve gazilerimiz, bunların menkıbeleri öğretilmeli, İslam’ın doğuş ve yayılması, din, İslam ve iman kaideleri öğretilip tatbik edilmelidir.
Peygamber Efendimiz Hz. Muhammed’e sahabeleri sorarlar: “İyi davranmaya en yakın hak sahibi kimdir?” Cevap: “Önce anan, sonra baban, sonra da en yakınların.” Peygamber Efendimiz Hz. Muhammed (SAV), “Allah size annelerinizin haklarına riayet etmenizi buyuruyor” demektir. Cennet ananın ayağı altındadır. O halde ana ve babaya saygıyı aksatmamalıyız. Yeri gelmişken biraz da şefkatten bahsedelim. Şefkat mutluluğun anahtarıdır. Tüm insanlar, hayvanlar, kuşlar yavrusuna karşı şefkatlidir. Sahibine süt vermeyen deve yavrusu memeye yapıştığında büzülerek sütünün tamamını memesine gönderir. Şefkate çok iyi bir örnek: Uhud Savaşı sonrası Medine’ye dönüş başlamıştır. Savaşta Hz. Hamza şehit düşmüş, kızı Fatima Hz. Ebubekir’in yolunu kesti: “Babam geliyor mu?” Ebubekir’in dili varmamış, “Arkadan Peygamber Aleyhisselam geliyor. O daha iyi bilir” demiş. Fatima Peygamberimizi beklemiş ve sormuş: “Babam geliyor mu? Nerede kaldı?” Şefkat güzeli Peygamberimiz (SAV), “İstemiz misin Kızım Fatime bundan sonra bana ben olayım?” Bundan daha iyi bir teselli sözü olamazdı. 12 yaşındaki Fatima o günden sonra Peygamberimizin şefkat kanatları altında hayatını sürdürdü. O şefkat ki herkesin birbirinden kaçacağı günde (ahirette) onun şefaati ve şefkati bizi azaptan v e gazaptan kurtaracaktır.
***
Fitre-Zekât Kimlere Verilir?
M. Hulûsi ÖZALP
İslam dini, sosyal dayanışma ve yardımlaşmaya çok önem verir. Yoksula ve yardıma muhtaç kimselerin elinden tutmak, onları muhtaç ve zaruretten, zilletten kurtarmak faziletine erişmek varlıklı için dünyevi ve uhrevi en büyük kazançtır. Zira yardımlaşmada veren el alan elden daha üstündür. “Ne verirsen elinden, o da gider seninlen” darbımeseli boşuna söylenmemiştir. İnsanlık ve iman duygusunu çağrıştıran bu yardımların verilmesinde yer ve zamanı ayarlamak lazımdır. Bilhassa Ramazanda yoksulun sofrasını süslemek daha sevindirici ve sevaptır. Bu sevinci de Allah indinde helal para ve nimetlerle yapmak daha da kıvanç vericidir.
Fitre yoksullara, geçici de olsa borçlulara, askere gidene ve daha önceki yazımda belirttiğim kimselere verilir. Sadaka ve zekâtla desteklenerek çeyiz düzen yoksul kızlar ve evlenecek parası olmayan mümin delikanlı ve erkekleri bu yardımlarla baş-göz etmenin ecri daha çoktur.
Bazı ve birçok hallerde zekâtın yanında, fitre ve sadaka da verilebilir. Yüce Peygamberimiz Hz. Muhammed (SAV) şöyle buyuruyor: “Kulun orucu yerle gök arasında muallakta kalır. Fitre verilence oruç kabul olup göğe yükselir.” Bu gibi yardımları yaparken gizliliğe riayet etmek, kişiyi utandırıp rencide etmemek alenen “Aha sana zekâtım, fitrem” diyerek başa kakarcasına kişiliği zedelemek doğru değildir. Onun hatırını okşayarak vermelidir. Elverir ki kişi izzet-i nefsine çok düşkündür. Bu gibi yardımlar ceht için değil, fakire yardım ve Allah rızası içindir.
Şimdi daha önce arada bahsettiğim fitre-zekât kimlere verilir konusunu biraz daha genelleştirelim. Yoksul akraba, yakın komşu, yanında çalışan aile efradı, geniş işçi ve amele, salık verilen aşırı yoksul, istemekle utanan nefis mücadelesi veren yoksullara verilmesi sevap ve lazımdır. Hatta, işçisi ve amelesinin yevmiyesini tam verdiği gibi, çalışma zamanını da kısaltmanın ecri daha fazladır. Ayet-i kerimelere göre, zekât verilmesi emrolunan sınıflar ve bunların özellikle tarifi şöyledir: Aşağıdaki tariflerde mezheplerde göz önüne alınıyor:
Hanefi mezhebine göre fakir, ancak biri günlük yiyeceği olup, başka mal ve mülkü olmayandır. Çalışmada dermansız, kalabalık aile, haksız yere cezaevine düşmüşler (mahpus) fakir sınıfındandır. Miskin: Bir günlük yiyeceği bile olmayandır. Garimin: Hayırlı ve mubah iş için borca girmiş, işi ters gitmiş, ödeyememiş olanlardır. Bunlara borcu kadar zekât verilebilir. Garibin: Yolda kalmış biçare kimse ki sılasına ulaştıracak zekât verilir. Fisebilillah: Din ve vatan içini savaş giden mücahittir. Bunlara yiyecek, giyecek harp malzemesi verilir. Köle olup kurtulana da ülke ve sılasına, evine varacak kadar fitre ve zekât verilebilir.
***
Nefis, Cimrilik ve Tövbe
M. Hulûsi ÖZALP
İnsanoğlu her halükârda iyi ve kötü ahlakın feveranı olarak günah veya sevap işler. Nefis kötümser yolda ise haramlarda aceleci, hayırlarda ertelemeci olur. İnsanı günaha çağırır. İnsanı daima pislik yerlere sürükler. Uzağı görmez, ahireti düşünmez. İnsanoğlu devamlı nefsiyle mücadele etmektedir. Allah resulü bir hadis-i şerifinde, “En can alıcı düşmanın benliğin muhtevan içindeki nefsindir” buyurmaktadır.
Nefis, insanı yoldan çıkarmak için çeşitli silahlara sahiptir. Bunlardan biri kuvve-i sefeiyye (cinsi istek) yapılan her türlü nefis mücadelesinde halk dilinde “şeytana uydum” bahanesi teselliden uzaktır. Bazen de sağlam bir ruha sahip irade sahipleri temiz bir ruh haletiyle nefsi iyi yola sürüklemeye çalışır. Özetle nefisle olumsar ve iyi yollarda mücadele lazımdır.
Cimrilik sevimsiz bir ruh halidir. Cimriliğin zıddı cömertlik olup, birbiri arasında fark tabiri caizse izah edilemez. Cömerdin gözü-gönlü bol, nefsi ve eli açık (eli selek) arifan olup, boy hediye bahşiş ve yardımı, sadakayı çok sever. Cimrinin değil bu hasletler, kendine ve canına dahi faydası olmaz. Çoğu hırpani hayat yazarlar, “Yedim san. Giydim san. Sanki yedim!” Onların ruhi tesellisidir. Peygamberimiz Hz. Muhammed (SAV). “İki çirkin huydan sakanınız. Cimrilik ve kıskanma. Cimri kimse zahit de olsa cennete giremez” buyurmuştur. Haset (kıskanma) hususunda da “Ateş odunu yakıp bitirdiği gibi haset de iyilikleri giderir. Kıskanma kimsenin mal, mülk, servet ve ilminin o kimseden gitmesi, kendisinde olamadığı için o kimseyi çekememektir. Ne güzel bir atasözü: Cimrinin verdiği ilaçtan şifa olmaz.” Bu vecizeyi de yine peygamberimiz (SAV) söylemiştir.
Kötü huylardan biri de gıybettir. Hz. Hureyre oğluna şöyle nasihat eder: “İnsanın arkasındana konuşma, gıybet edersen günah işlersin, sevabın onun olur.” Gıybet, bir kimseni arkasından kötüleyerek ve beğenilmeyen laf söylemektir. En yakın kimsesinin etini yemiş gibidir. Aynı şeyi yüzüne karşı söylersen gıybetlikten çıkar. Yine de mahcup edip kalbini kırmamalıdır.
Cömertliği, cimriliğin zıddı olarak belirtmiştik. Cennetin müftehiri cömerttir. Yani cennetin kapısını cömertler açar. Cömert cennete yakın, cehenneme uzaktır. Tüm bu varsa kötü huylardan arınmaya çalışmak tövbe ile olur. Her insan nefsine aldanır. Hislerine hâkim olamaz. Her günaha bir tövbe günahlar katlansa da tövbe edilse tövbe makbuldür. Resulullah Efendimiz (A.S.M.) Rabbinden naklen buyurdular ki: “Bir kul günah işledi ve ‘Yarabbi günahımı affet’ dedi. Allah Teala (C.C.) ‘Kulum bir günah işledi. Arkadan bildi ki, günahları affeden veya günah sebebiyle cezalandırılan bir Rabbi vardır.’ Yüce Mevla af tanrısıdır. Günahkârsan da günahlarına tövbe et. Tövbeden şaşma, aklından çıkarma. Günahlar tövbe ile yıkanır.
***
Teravih Namazı
M. Hulûsi ÖZALP
Teravih namazı, Ramazan ayının misi çiçeği, neşesi ve orucun en yakın yoldaşıdır. Teravihe doyum olmaz. Sosyal yönden toplumun en kalabalık bir ortam içinde tanışma, kaynaşma, sıla hasretinin cami içerisinde birleşip giderilmesidir.
Mezheplerin bir çatı altında ibadet ortamını bulmasıdır. Benzetmek gibi olmasın, sporun tüm vücuda yayılması, sindirimin en alası ve anatominin organizma zindeliği sağlık ortamını hazırlaması, ibadetlerin hazzıdır, neşesidir. Bütün güzellikler teravih namazında köşk kurmuştur. Bu köşkün bünyesinde İslam alemi müminler saf saf omuz omuzadır.
Kilis’te Ramazan daha çok gayesine erişir. Nerden mi? Diyelim, nüfus kalabalıklaşır. Yıllarca taşına-toprağına, bağına-bahçesine, doğup büyüdüğü evine-barkına, semtine, yarenlerine hasret, suyunu içip havasını (Kalleş havası) teneffüs edenler sıla özlemini yenilemiş, gidermiş olur. Eskilerden sohbet ve yerenlikler de tazelenir. Müceddere, kölük aşı, eşkili yahni, kübülmüşviye, künefe, ambarbuz, çiğ köfte dalmak tadında hasret tazelenir. Mutlaka kelleci ve ciğer kebapçısının önünü ihmal edilmez, salep, boyam şerbeti, haytayla iştah ve damak tadını okşar.
Kilis’te Ramazan’ın tadı başkadır. Tüm içki bayileri, lokanta ve eğlence yerleri faaliyetlerine bir ay ara verir. İşyerlerine kilit vurur. Akşamcılar dahi içkiyi ya terk eder, teravihi kıldıktan sonra demlenir yine de sahura kalkıp niyet ederek orucunu tutar. “Olur mu?” diyeceksiniz. Allar bilir ya o içkiye meftun ve müptela kulunun yaptığı ibadeti gözden kaçırmamış olabilir. Bazı kimseler “Namaz kılmayanın orucu kabul olmaz” veya “Oruç tutmayan teravih kılamaz” safsatası ileri sürer ki, yanlıştır. Her ibadetin amel yönünden ecri var ki, oruç Allah’ın takdiriyledir.
Bu girişten sonra asıl konumuza dönelim. Teravih namazı Ramazan ayına mahsus olup, yatsı namazından sonra 20 rekat olarak kılınır. Teravih yalnız başına veya birkaç kişilik istenilen yerde kılındığı gibi, yatsı namazını takiben imama uyularak kılınır.
Teravih namazı sünnettir. Camide imamla kılındığında sünnet-i müekkededir. Peygamberimiz Hz. Muhammed (SAV) 3-5 gün teravihi camide cemaatle kılmış, fakat olağanüstü kalabalık, camilerde yer kalmaması, izdiham yaşanmasıyla evine çekilip camiye gitmeyi seyrekleştirmiştir. Bu eshab ve cemaatin dikkatini çekmiştir. Peygamber Aleyhisselam bu durumun hikmetini şöyle açıklamıştır: Cemaat endişesini bertaraf etmeli ki: “Eğer ki cemaat bu ilgiyi göstermesiyle (farz olacağı ihtimalinin zannedileceğinden korkarım.” Camide cemaatle kılınan teravihin ecri yalnız kılınandan 27 derece daha fazladır. 20 bin günah affolunur. Sünnet oluşu eshabı kiramın icma-i ile sabittir. Önceleri 8 rekat 12 ve 20 rekat kılınan teravih namazına ulamanın tasvibiyle Halife Hz. Ömer zamanında 20 rekat olarak sınırlandırılmıştır.
***
Kur’an, İman ve İslam
M. Hulûsi ÖZALP
İnsanoğlunun rahat, düzenli ve huzur içerisinde yaşaması için mutlaka bir rehbere ihtiyacı vardır. İşte bu rehber, Kur’an’dır. Kur’an, İslam dininin temel kitabı olup, ‘Furkan’, ‘Kelam-ı Kadim’, ‘Kur’an-ı Kerim’ ve ‘Mushaf’ gibi isimlerle de söylenir. Kur’an-ı Kerim Allah-u Teala’nın Cebrail Aleyhisselam vasıtasıyla Peygamberimiz Hz. Muhammed’e 23 senede Arapça olarak indirdiği, bize kadar ilk nâzîl olduğu şekilde hiçbir değişikliğe uğramadan bize (zamanımıza) kadar hitap eden, yol gösteren ‘Kelam-ı Kadim’dir. Berat Kandili de Kur’an’ın dünyaya indirildiği gecedir. Kur’an-ı Kerim’deki sureleri meydana getiren cümle veya cümleciklerin her birine ‘ayet’ denir. Kur’an’ın ayrıldığı 114 bölümden her birine de ‘sûre’ denir.
Kur’an’ı öğrenmek inanmakla başlar. Bunun için de iman etmek lazımdır. Miladi 610 senesinde inmeye başlayan Kur’an, 22 yıl, 2 ay, 22 gün sonra 632 senesinde inen Maide suresinin 3’üncü ayeti olan “Bugün sizin dininizi kemale indirdim ve üzerinizdeki nimetimi tamamladım” Ayet-i Kerimesiyle tamamlanmıştır. Vahiy Kâtibi Peygamber Efendimizin son günlerine kadar devam ettiğinden önce parça parça yazıya geçirilmiş, Allah Resulünün sağlığında kitap haline getirilememiştir. Peygamber Efendimizin (SAV) vefatından sonra, ilk halife Hz. Ebubekir bu vahiy ayetleri birleştirip kitap haline getirmek için vahiy kâtiplerinden ve aynı zamanda Hafız Zeyt Bin Sabit’i görevlendirdi. Kur’an Resulullah Efendimizin vefatından bir sene sonra miladi 633 yılında kitap haline geldi.
“İmanı olmayanın gümanı olmaz.” Bu Kilis ve çevresine özgü halk deyimidir ki, inandırıcı olmamakla beraber şaibelidir. Dinin bütününü bir ağaca benzetirsek iman bu ağacın kökleri ve gövdesi İslam dalları ve yaprakları, ahlak ise meyvesidir. İman üzerinde fazla durmuyorum. Zira her konumda geçiyor ve geçecek.
İslam’ın şartları amentü üzerinde geniş ifadeler kullanıyoruz. Din, imanla başlar. Peki İslam nedir? İslam, Allah’a (cc) ibadet edip hiçbir şeyi ona ortak koşmadan namazını kılmak, farzlarını inanarak yerine getirmektir. Bu farzlar nedir? Namaz, oruç, zekât, hac ve kelime-i şahadettir. İhsan, Allah-ı görüyormuş gibi ibadet etmektir ki, her ne kadar biz o yüceler yücesini görmüyorsak o bizi görüyor. O yüceler yücesinin yarattıklarını görüp içimizde ve ruhumuzda hissediyoruz.
Dinimizde dini fiilleri İslam kavramı içinde hissetmeliyiz. İslam’da selam da çok önemlidir. Selamlaşmak Müslümanları daha fazla birbirine yaklaştırır. Kulluk konusunda Allah’ı görür gibi yaşamak, kendini hep Allah’ın huzurunda ve murakabesinde hissetmek büyük bir mutluluk kaynağı olduğu gibi, insanı ahlaklı davranmaya da sevk eder.
***
Zekât, malı temizler
M. Hulûsi ÖZALP
Zekât, bir malın dinde tayin edilen miktarını Müslüman zenginin Müslüman fakir veya fakirleri her yıl ‘temlik etmesi’ demektir. Bu durum, 40’ta birdir (yüzde 2,5), Bu tarifi yaparken verenin alacaklıdan asla ve hiçbir menfaat beklememesi lazımdır. Daha artan mal ve paranın bir yılı doldurması lazımdır. Zekâtın sıfatı; kuvvetli bir farz olmasıdır. İslam’ın beş farzından biri olup, malı temizlemesidir de. Zekât borcunu ödemekte cimrilik edenler için gazap vardır. Kur’an-ı Kerim’de zekât namazla birlikte 37 yerde ve ayrıca 10 yerde zikredilmektedir. Zekâtın farziyetine delalet eden ayet-i celilerinden bazılarının meali: “Namazı dosdoğru kılın” buyruluyor. Hem isteyen hem de iffetinden istemeyen için onların mallarından muayyen bir hak vardır. Zekâtı temiz kazançlı vermeliyiz. Haram katkısıyla zekât verilmemelidir. Peygamber Efendimiz Hz. Muhammed (SAV), “Vücudunda haram lokma bulunan bir insan ancak cehennemde temizlerin” buyurmuşlardır.
“Benim kazancımda fakirin ne hakkı var?” diyen zengin maazallah dinini yıkmakta, farzı inkâr etmekte, Allah’a şirk koşmaktadır. Buğdayını bir çuvala zekât vereceği miktarda doldurup vereceği bir fakirden çok az ve ehven bir fiyatla geri satın almasıyla kimi kandırmak istiyor? İşte ayet-i kerime açıkça meydanda: “Ey müminler! Sizin her birinize ölüm gelmeden evvel size verdiğim rızktan üzerine vacip olan zekâtı veriniz” buyrulmaktadır. Burada farz olan zekât vacip değimiyle kafaları bulandırmasın. Zekâtı yalnız zenginler verir, diğer yandan vacip farz kadar güçlüdür.
Zekâtı verme fırsatı bulamayan bir mümin, Allah’a şöyle dua etmiş: “Ey Rabbim! Benim ölümümü biraz daha geciktirseydin zekâtımı ödeyip halis kullardan olurdum.”
Zekât imanın disiplinidir. Zekât, fitre ve sadakaların zamanında, yerinde ve arifane verilmesi İslam aleminin sigortası olur. Peygamber Efendimiz (SAV) sahabelerle sohbet ederken, “Zekât malımızı manevi bir kale ile muhafaza eder” buyurmuşlardır. Zekâtı Ramazan’a yakın vermek fakirin iftar ve sahur masasını da şereflendirmektedir.
Zekât vermede önce yakın akraba fakirleri kayırmak lazımdır. Evlat anaya, babaya, baba evlatlarına zekât veremez, ama yoksul gelin ve damadına verebilir.
Zekâtın kimlere verilebileceğini başka bir köşe yazıma alacağım.
***
Namaz, Ahiret Yolculuğunun Azığıdır
M. Hulûsi ÖZALP
Namaz, belli bir yaş üzerindeki kadın ve erkekler farz olan ibadettir. Namaz, İslam dininde imandan sonar gelir, 5 vakitle sınırlı olup, dinin de direğidir. İmandan sonra diyoruz neden? Zira önce kalben ulviyetine iman edip, o ibadetin ilahi değerini idrak etmek lazımdır. Namaz ahiret yolculuğunun da azığıdır. Cenab-ı Hak, insanların uhrevi hayata dönüşümünde kullarına namazı ihsan etmiştir. İhsan ahlakın temelini oluşturmaktadır. İslam’da ve imanda üst dereceyi teşkil eder. Burada İslam’ı tarif etmekte fayda vardır. İslam, Allah’a ibadet edip hiçbir şeyi ona ortak koşmadan o yüceler yücesinin beş esas farzını eksiksiz yerine getirmektir.
Yüce Mevla’nın bahşettiği ihsanlar insanlara (İslam alemine) saadet getirir. Kur’an-ı Kerim’de ayetle, “Miraç gecesinde Resul-i kibriya namaz emrini bilavasıta ecellü aladan almıştır” buyurmaktadır. Namaz Kur’an-ı Kerim’deki emri ilahide 60 yerde, zekâtla birlikte 30 yerde zikredilmektedir. Normal sağlıklı kişiler dışında yaşlı, sakat ve alil kişiler gözle ve imanla namazını huşuyla kılabilir. Bu kolaylıklar mümin için Mevla’nın ihsanı ve kazançtır. Ancak gösteriş için zamanlı-zamansız kılınan namaz abestir. Oruç da dahil, her ibadeti bu düşüncelerle kılmak, değil sevap, münafıklık alametidir. Oysa namaz Yüce Mevla (C.C)’nın huzurunda bulunmak, rızasını kazanmaktır, saadetine ermek için inan ve imanla içten gelerek amel edilen dini bir ibadettir.
Cemaatle beraber kılınan namazın sevabı da çoktur. Vakte göre 2-4-4-3-4 kılına farz namazlarını yanında, Peygamberimiz (S.A.V.) sünneti, sünnetleri, sünnet-i müekkede ve vitir namazlarını da kılmak lazımdır.
Namaz, müminin koruyucusu ve kalkanıdır. Ahiret yolculuğunun da azığıdır. O gün bilerek ve bilmeyerek işlenen hafif günahların tövbeyle affına yol açar. Namaz niyetle kıbleye dönerek kılınır. (Not: Kâbe’nin her tarafı kıbledir) Eğer Kâbe’ye dönme yeri müsait olmayan dağ eteği ve kanal veya düşmanla savaş esnasında sırtını değil, yönüne dönerek, herhangi kıble niyetiyle namazını kılar. (Seferi iki rekat) Bu durumları misallerle aydınlatalım: Bulunduğu yerde yılan, vahşi hayvan, uçurum durumlarına tedbir olarak hayatını korumak için harp anında din ve vatan uğruna savaşan asker, muharip (silahşor) namaz vakti geldiğinde kılıcını mihrap niyetiyle önüne dikerek vakit namazını kılar. Bu konuda yine bir misal: Namaza duran muharibin kulağının yanından, yöresinden vızır vızır kurşunlar ibadet etmeden geçer. Bu durumlarda namazını da eda edip tamamlayan asker, Yüce Mevla (C.C.)’nın hikmet ve kudretiyle korunmuştur.
***
Oruç
M. Hulûsi ÖZALP
Oruç; istisnalar dışında her Müslüman’ın Ramazan başlangıcından itibaren bir aya imsakten iftara dek yeme, içme ve şehveti durumlardan uzak durması gereken ibadettir. İslam’ın beş farzından biri ve ilkidir. Farz ise Yüce Mevla’mızın kesinkes uyulması lazım olan Müslim kullarına ilahi emridir. Oruç Müslümanlara Ramazan ayının en tatlı meyvesidir.
Emri ilahi Ayet-i Kerimede, “Ey müminler! Sizden önceki ümmetlere farz kılındığı gibi, size de oruç farz kılındı. Ta ki Rabbinizden korkup emri ifa edesiniz. Oruç sebebiyle günahlardan sakınınız.” Yine Ayet-i Kerimede devamla, müstesna durumu da birletmektedir; “Kim ki Ramazan başında sıhhatte bulunursa oruç tutsun”, yine devamla, “Kim ki hasta ve zaruri yolcu ise sayısı ile Ramazan’dan sonra tutsun.” Bu yolculuk konusunu (seferi) bir başka köşemde açıklayacağım.
Her şeyin bir usul ve erkânı olduğu gibi oruç tutmanın da bir ortam ve şartları vardır. Oruç tutmak yaş ortamına girmiş bir Müslüman eğer hasta ise iyileştiğinde güne gün tutar. Hastalığı geçmeyecek hasta ve çok yaşlı, dermansız güne gün fitre veya bir fakirin günlük nafaka karnını doyurur. Oruca niyet lazımdır. En iyisi iftar sonu. Unutulmuş ise imsakten önce ve sonra ve hatta oruçlu olduğu gündüz.
Hasta olduğu ve dermansız kaldığı halde “Allah’tan korkarım” diye oruç tutmaya direnenler hiç düşünebildi mi ki, Allah emrine karşı gelip o yücenin verdiği sağlığı daha fazla bozduğunu? Bu bir cehalettir. İlahi emirde açıktır: “Sağlıklıysan oruç tut.” Bazıları da hasta süsü vererek, “Hap kullanıyorum” diye oruç tatmaz.
Oruç tutma yaşına gelmemiş çocuğu alıştırıyorum diye oruç tutturan ebeveynler de var. Hatta örnek bir olayda çocuk “İçim yanıyor, su su...” dedikçe küflü kafalı ebeveyn “Az kaldı oğlum, kızım” diyerek daha öğle vakti dahi dolmamış, çocuğunu oyalayarak biteviye “su... su...” diye inleyip bayılan, komaya giren ve ölen çocuğuna sebep olmuştur.
Bu farzı yerine getirmek için içten gelerek huzur ve huşu içerisinde oruç tatmak Allahu Teala’ya çok yakın olmanın manevi ifadesidir. Tüm ibaretlerin sevabı kendine özgü, ancak oruç, Rabbiteala (C.C.) için olup, ecrini (sevabını) kendi yüceleri değerlendirir. Çocukların dahi tuttuğu Ramazan orucuna rağmen sanal ve uyduruk bahanelerle yiyenler ne menem İslamlığını ispat edebilir? Yeri düştükçe bu konularda açıklama yapacağım.
***
Ramazan Ayının Faziletleri
M. Hulûsi ÖZALP
İşte geldi Ramazan... Şehr-i Ramazan. Recep, Şaban derken mübarek Ramazan, Hazreti Muhammed’in (SAV) ümmeti olarak biz Müslümanlara hemen yetişti. Bizler de bu mübarek ayla kucaklaşmış olduk. Bu kucaklaşmanın da şükrünü yaşayacağız. İnsan olma özünü belirten; namaz, niyaz, oruç, fitre, zekât, sadaka tüm ve çeşitli yardımlaşma ve dayanışmalar bu mübarek ayın içindedir. Hayrı, hasenatı, mağfireti , bereketi boldur, Onun içindir ki, bu mübarek aya ‘saadet ayı’ denmektedir. Ramazanın faziletlerini şöyle özleştirme yerinde olur: Ramazan çok şerefli bir aydır. Farz olan oruç ayıdır. Mükâfatı, ecri Yüce Allah’a (C.C.) ait olup, Yaradan’ımızın uhdesinde kutsi aydır.
Bu mübarek ayı çok iyi severek ve istenç içinde değerlendirmek lazımdır. Bu aylardaki ibadet ecri diğer aylardakinden yetmiş kat fazladır. Ramazan ayında çalışanını gözetmek, emri altındaki işçisi ve çalışanının işlerini hafifletmek, bunların ibadetlerini kolaylaştırmak için fırsat tanımak, yevmiyelerini kısmadan tam vermek, hem veren hem alan için hoşgörü ve helalleşme bakımından insanî ve çok sevaptır. Bu ayda 5 farz ve farz niteliğinde diğer amelleri yerine getirmek, selamlaşmak, hal-hatır sormak, teselli etmek, düşkünün elinden tutmak, desteklemek, Yüce Mevla’yı tespih etmek (zikir) bol bol Kur’an okumak ve okuyanı dinlemek, salavat getirmek mağfiretin kapısını açık tutmaktır.
En büyük ve güçlü mucize olan ve alemlere rehber olan Kur’an-ı Kerim Ramazan ayında inmiştir. Yine bin aydan hayırlı Kadir Gecesi Ramazan ayı içerisindedir. Ramazan ve kandiller dışında ibadete aşinalar dışında hatırlarına dahi gelmeyen Müslümanlar her türlü ibadeti aksatmadan yapanlara Ramazan’da özenerek iftar duası, teravih ve hatim icraatlarıyla temiz amalde bulunur. Gösterişten uzak bu ibadetler ve amellerin sonucu cennet müjdesidir.
Mümin olan kimselerin Ramazan’da özen göstererek teheccüt (gece namazı) kılması ecrini yükseltici mağfiret, hidayet ve nimettir. İlerdeki yazılarımda başlı başına konu edineceğim teheccüt uykuyu terk etmektir. Gecenin üçte iki zamanında kılınır. 2 rekat kılınan bu namaz gündüz kılınandan daha sevaptır.
Bu arada ramazan Başından sonuna kadar dini konularda inşallah Kent Gazetesi köşemde beraber olacağımız okurlarımın ve din kardeşlerimin mübarek Ramazanını kutlar, huzur, barış ve mutluluklar dilerim.
***
30 Ağustos Zafer Bayramı
M. Hulûsi ÖZALP
30 Ağustos, kötü niyetli ve saldırgan devletlerin kötü niyetlerine son noktayı koyan savaşlar sonucu parlak bir zaferdir. (30 Ağustos 1922) Bu şanlı zaferin 86’ıncı yıldönümünü de kutluyoruz. Yüce Türk Milletine, TSK ve ordumuza kutlu olsun. Yüce Önder Mustafa Kemal Atatürk’ün Türk Milletine armağanı ve şanlı ordumuza rehber olduğu sürenin ilanihaye devam edeceği akıldan çıkmaz ve çıkmayacaktır. Türk Ordusu bu zaferin ışığı altında düşmanın siyasi emelleri, kötü niyetleri ve kötü niyetlerine karşı muzaffer olacak ve bu zafer şiar edinilecektir.
Ağustos ayı Türk Milleti’nin zaferlerle süslü , 10 Temmuz itibariyle de Aydın, Nazilli, Uşak, Demistiklal ve istikbal ayıdır. İnönü’de, Sakarya’da daha birçok cephelerde hezimete yaklaşan Yunan ve hempaları 30 Ağustos 1922’deki Büyük Taarruzla tek Yunanlı kalmamacasına yenilgiye uğramış, zafer kazanılmıştır. Bu zaferle 15 Mayıs 1919’da İzmir’i işgali; 30 Haziran’da Balıkesir’i, 8 Temmuz’da Bursa’yıirci’yi işgalle Anadolu içlerine sızarak katliam yaratmasının öcü de alınmıştır.
30 Ağustos Zaferi, zaferler zincirlerimizin cihana örnek, Bizans hayalini hâlâ ruhunda taşıyan Yunanlıya ikaz ve unutamayacağı derstir. Hangi devlet, kim olursa olsun kötü niyetle yaklaşanlara şunu katiyetle söylüyoruz ki; savaşta Atatürk yolunu hâlâ izliyoruz. Yeter ki bize sataşmayın! Çanakkale’yi, Anafartalar’ı, Büyük Taarruzu yeniden hatırlayın.
Atalarımız tarih boyunca vatan savunmasında, din için, devlet için, şanlı bayrağımız için “Ölürsem şehit, kalırsam gazi olurum” düsturunu şiar edinip cenge pervasızca koşmuşlardır. Aziz şehitlerimizin mübarek kanlarıyla yoğrulan bu cennet vatanımız gazilerimizin cansiperane gayretleriyle kazanılmıştır. Biz de o mübareklerin ahfadıyız.
Anafartalar örneğinin zarureti karşısında yine tecelli edeceği hatırlardan çıkarılmaması lazımdır. O zaman az bir ordu, fakat imanlı, şuurlu bir ordu vardı, ama şimdi yine azim ve iradeyle taşıyoruz. Bu, 30 Ağustos zafer iradesidir. Cumhuriyetimizin bani ve hamisi, Çanakkale gazisi, Anafartalar Yüce Atatürk aynı çaba ve şuurla Fatihlerin, Yavuzların, Kanunilerin yaptıkları fetih ve zafer iradesini ortaya koymuştur. Rahmetli Ecevit’in onlara örnek iradesiyle 1’inci ve 2’inci Barış Hareketiyle KKTC’nin kurulma önünü açması ve sonuçta KKTC’nin kurulması aynı fetih amaçlı yol olmuştur. Bu dahi Yunanlıya bir derstir. Daha çok olmadı, Batı Trakya Türklerinin bayraklaşmış önderi Sadık Ahmed’e reva görülen azil ve ölümüne sebep Yunanlının silinmez, yüz karasıdır.
30 Ağustos Zaferi, Türk Milletine, halkına, ordusuna kutlu ve mutlu olsun. Ne mutlu Türk’üm diyene!...
***
Alparslan ve Malazgirt Zaferi
M. Hulûsi ÖZALP
Türklere ruhen saldırgan değil sakin, hoşgörülü, soğukkanlı haletiruhiyesine rağmen tedbiri de elden bırakmayan, saldırgana da aman vermeyen cihangir yaradılışa sahip bir millettir. Savaşa pervasızca düğüne gider gibi giderler, “aman” diyene de kılıç sallamazlar. Bu hal Türklerin fıtratıyla kaynaşır. “Yurtta sulh, cihanda sulh” iradesi sembolleşmiş bir özveridir.
Gelelim esas konumuza. 26 Ağustos 1071 Türklere Anadolu kapılarını açan Malazgirt Zaferi’dir. Alparslan’ın çok önemli ve parlak zaferidir de. Konuya başlamadan önce zaferin mimarı Alparslan’ın kimlik ve kişiliğine bir göz atalım.
Alparslan, Oğuz Türklerinin Kınık Boyundan olup, Çağrı Bey’in oğludur. 1033 yılında doğmuştur. Savaşçı bir yaradılışa sahiptir. Birinci Selçuklu Devlet Sultanı acası Tuğrul Bey’n vefatıyla 1063’te Selçuklu Devleti Sultanı olmuştur. Asıl adı Muhammed bin Davut olup, “Alparslan” lakabını almıştır. Anadolu’da birçok yerleri fetheden Alparslan’ın oğulları Melikşah ve Nizamülmülk Van ve çevresini de ele geçirmişlerdir. Bu fetihleri çekemeyen içte Mısır’daki Fatimiler, dışta da Bizanslılar vardı. Alparslan önce çevirmeyle Fatimilere yöneldiyse de Bizans ordusu (200 bin) başında İmparator Romen Diyojen’in gelmekte olduğunu duyunca Fatimilerden muhasarayı kaldırdı.
Romanso Diogenos (Diyojen)’in 200 binlik ordusunu karşılamak ve Bizans’a haddini bildirmek için hemen tedbir ve harekete geçti. Alparslan orduyu savaşa hazırladığı gibi kendisini de hazırlamıştı. Beyaz elbiseleri içinde atına binerek, “Yarabbi! Seni kendime vekil yapıyor, azametini karşısında, yüzümü yere sürüyor, uğrunda savaşıyorum. Yarabbi bana yardım et” diyerek duasını tamamlayıp huzur ve manevi azimle savaşa girdi.
İmanlı ve ihlaslı duasıyla da az bir kuvvetler muazzam Bizans ordusunun karşısına dikildi (26 Ağustos 1071 cuma günü). Malazgirt Ovasında yapılan çetin savaş, Alparslan’ın zaferiyle sonuçlandı. İmparator Romen Diyojen esir edildi. Esir ve zindan hayatına alışamayan Diyojen’in zor bir hayat yaşayışını Türk’ün vicdanına ve iradesine bıraktı. Hoşgörü ve alicenap ruh haletiyle bu yaşlı ihtiyarı affeden Alparslan, ona yaşama fırsat verip affettiği gibi. Memleketine gönderdi. Bizans’a giden İmparator Diyojen, imparatorluktan azledilerek gözlerine de mil çekildi.
Malazgirt Zaferi kutlu olsun...
***
Mercidabık Zaferi (Yavuz Sultan Selim)
M. Hulûsi ÖZALP
Türk tarihi zaferlerle süslüdür. Bilhassa Ağustos ayının sonları zaferlerin harman olduğu hafta ve günlerdir.
24 Ağustos 1516 Yavuz Sultan Selim Han’ın Mercidabık Zaferi günü olup, 492’inci yıldönümünü kutluyoruz. Bu zafer günü ayın zamanda şirin Kilis’imizin Türk topraklarına katıldığı gündür. Savaşın başladığı yer ve sultanın ‘otağ-ı hümayun’unu kurduğu Kilis yakını ve Kilis’e bağlı Tilhabeş (Yananköy)’in başlangıç noktası olduğu Mercidabık Ovası’dır.
Yükselme devri’nin genç ve enerjik padişahı Yavuz Sultan Selim; saldırgan durumlara pabuç bırakan bir kişiliğe değil, fetihçi bir yaradılışa sahipti. Safevi Devletinin İran’da hükümsür başkanı Şah İsmail’i Çaldıran Savaşıyla yenmiş, zafer kazanmış, gözünü kışkırtıcı ve izzeti nefis meselesiyle sataşan Memluk Sultanı Gansu Gavri’ye dikmişti.
Mısır Kölemen Sultanı Gansu Gavri, yaşlı olmakla beraber, tamah (aç gözlü) sataşır haller ortaya koyuyor, aşağılayıcı göndermelerde bulunuyordu. Yavuzu Selim, 5 Haziran 1516’da İstanbul’dan hareket ederek 25 günlük çetin bir yürüyüşle Konya’ya, 3 gün dinlendikten sonra 23 temmuz 1516’de Elbistan’a yetişen Hünkâr’ı Veziri Âzam Sinan Paşa karşıladı. Bir savaş hazırlığı toplantısı yaparak Mısır’ı Karaca Paşa ve Rumeli Kazaskeri Zeyrekzâde Mevlana Rüknettin’in başkanlığında elçi gönderildi. Elçi heyeti Halep’te tahkir edildi. Yaşlı ve mağrur Sultan Gansu Gavri, “Bize düşmanca hareketlerinden haberim var. Hele bizi Safevi Hükümdarı Şah İsmail’e, ordumuzu da onun ordusuna benzetiyorsa (karşılaştırıyorsa) fena halde aldanıyor” sözleri, Hünkâr’ın hazmedemeyeceği sözlerdi.
Ordusuyla Antep’e yetişen Yavuz Sultan Selim’e, Antep Hâkimi Yunus Bey kan dökülmeden Antep’in anahtarını teslim etti. Yavuz Sultan Selim Han, Antep’ten hareket ederek Kilis sınırı Tilhabeş’e yetişti. Mercidabık Ovası’nın başladığı meydan muharebesi için ordusunu savaş nizamına geçirdi. Yavuz’un ordusu karşısında daha çok kalabalık Gansu Gavri ordusuyla çok çetin savaş ve mücadeleye giren Osmanlı ordusu, 4 saat içerisinde zafere erişti. (24 Ağustos 1516)
Yavuz Sultan Selim, buradan Mısır’a geçerek 1517’de Ridaniye Zaferi’ne de imza attı. Bu zaferden sonra da tüm Arabistan Yarımadası Hicaz’a kadar Osmanlı topraklarına katıldı. Yavuz Selim buradaki kutsal emanetleri beraberinde İstanbul’a götürerek ilk halife unvanını aldı. Mercidabık Zaferi Yananköy (Tilhabeş/Yananköy) beldesinde parlak törenlerle kutlanmaktadır.
***
Berâet Kandili
M. Hulûsi ÖZALP
Mübarek üç aylarını ulvi ve kalplerimizi nurlandıran feyizli gecelerini sırasıyla yaşıyoruz. Ve oldukça bu ulvi gecelerini hürmetine günahlarımızın affı için Mevla’mıza daha fazla yaklaşıp yalvararak günahlarımızın affını niyazla dua ediyoruz. Re cep ayı içerisinde Regaip ve Miraç Kandillerini idrak ettik. Eğer ettikse de Allah’ın rızasını ve iyi amellerimizin ecrini kazandıysak ne mutlu. Üç ayların ikincisi Şaban ayı içerisinde çok feyizli kalplerimizi mavi ışıklarıyla aydınlatan mübarek Berâet Kandili vardır. Bu mübarek gece aynı zamanda ‘on bir ayın sultanı Ramazan’ın yaklaştığını da müjdeler. Ayın 16’sını 17’sine (cumartesini pazara) bağlayan gece mübarek Berâet Kandili’dir. Kutlu olsun!
Tüm kâinatı, alemleri, nebatatı, hayvanatı yaratan Yüce Allah (C.C.) af ve mağfiret çağrısının daha da yoğunlaştığı bu gecede Kur’an-ı Kerim’inde, “Ey kendilerine kötülük edip aşırı giden kullarım! Allah’ın rahmetinden ümidinizi kesmeyin. Şüphesiz Allah bütün günahları affeder. Çünkü O, çok bağışlayıcıdır, çok merhamet edicidir” buyrulmaktadır. O halde, o yüceler yücesi Cenabı Hakk’ın kulları olarak biz, yakınlarımız, bütün Müslüman alemi Yüce Rabbimizin tüm emirlerine daha da yaklaşıp icabet etmeliyiz. Mübarek Berâet Gecesinde önemli oluşumlar vuku bulmuştur.
El Kerim, El Rahim ve Rahman (merhametli) sıfatlarını taşıyan Rabbıteâla (C.C.) Hazretleri, El Âlim sıfatını da diğer sıfatlarıyla birleştirerek kulunun akıbetini kendi yüce keremiyle değerlendirir, af ve merhametini esirgemez. O halde biz Yüce Tanrı’nın kulu ve peygamberimiz Hz. Muhammed (S.A.V.)’in ümmeti olarak her zaman ve hiç olmazsa bu mübarek geceleri yetişip yaşamanın şükrüyle ibadet, dua ve teatimizi çoğaltmalı, niyaz etmeli, yalvarıp-yakarmalı, tövbe etmeli, geceyi huşu içerisinde geçirmelidir.
Yüce Peygamberimiz Hz. Muhammed (s.A.V.) ümmeti için şefaatçidir. Bu özelliği Yüce Mevla’mız (C.,C) Peygamberimize vermiştir. Peygamber efendimiz buyuruyorlar ki: Şaban ayının 12. gecesi Cebrail Aleyhisselam bana geldi ve “Ya Muhammed! Kalk ümmetin için istediğini iste” dedi. Peygamberimiz de ümmeti için affedilmesi için ilticada bulundu. Sabaha yakın (C.A.) tekrar gelerek, “Ya Muhammed! Cenabı Hak (C.C.) ümmetinin 3’te birini sana bağışladı” buyurdu. Bunu üzerine “Ya Cebrail geri kalanın 3’te ikisi ne olacak?” buyurarak ağladı. Sabahlara dek gözyaşı döktü, ilticada bulundu. 14. gece C.A. tekrar gelerek peygamberimizi kaldırdı, “Müjde ya Muhammed! Cenabı Hak ümmetinin 3’te 2’sini bağışladı.” Peygamberimiz “Ey Cebrail ya 3’te 1’inin hali ne olacak?” deyip gözyaşı dökünce Cenabı Hak (C.C.) Cebrail Aleyhisselam vasıtasıyla şu müjdeyi buyurdular: “Müjdeler olsun ya Muhammed! Rabbiteala Allah’a şirk koymayan hariç, ümmetinin tamamını bağışladı.”
Mübarek kandilin tüm İslam alemine kutlu ve mutlu olması dileğiyle gözyaşının dinmesi, huzur ve barışın teminini temenni ve niyaz ederim.
***
Miraç Kandili
M. Hulûsi ÖZALP
Din ve inançlarımızca kıymetli mübarek şerefli geceler vardır. Bu mübarek geceler ‘3 Aylar’ adı verilen Recep, Şaban ve Ramazan ayları içerisinde bulunmaktadır.
Recep ayı içerisinde ilki Regaip Kandili’ni, aynı gecede özellikleriyle yazmış, anlatmıştık. Recep ayı içerisinde ikinci kutsal gece de mübarek Miraç Kandili’dir ki, 29 Temmuz’u 30’a bağlayan çarşamba gecesi Miraç Kandili’ne erişme mutluluğunu taşıyoruz.
Rahmet ve bereketlerle dopdolu bu aylarda nefis mücadelesi ve muhasebesi yapmalıyız. Miraç kelime anlamı itibariyle, merdiven yükselecek yer demektir. En yüksek makam manalarını da taşımaktadır. Bu gecede Peygamberimiz (S.A.V.) bir mucize olarak Mekke’deki Mescid-i Haram’dan Kudüs’teki Mescid-i Aksa’ya ‘Burak’ adı verilen çok hızlı araca binerek tüm kainatı dolaşıp Kudüs’e varmıştır. Oradan da Huzur-u İlahiye ‘Refref’ adındaki bintiyle arş’ın yedi katını geçip Mevla’ya ulaşmıştır.
Ayet-i Kerime’de Allah-u Teala (C.C.) “Her şeyi yapmaktan aciz olmadığını beyanla sevdiği has kulu peygamberimiz Hazreti Muhammed’i (S.A.V.) bir gecenin bir kısmında Mescid-i Aksa’ya Kudüs’tesi eski kıble mescidine götürerek zatı ecelü alasını tespih edilmesini emrediyor.
Yine Ayet-i Kerime’de belirttiğine göre, “Mescid-i Aksa’nın muhitini mübarek kıldım ve resulümü nihayetsiz kudretimin alametlerinden bazılarını kendisine göstermek için götürdüm” buyurmaktadır. Mübarek Yüce Peygamberimiz (S.A.V.), Hz. Muhammed ‘Refref” adıyla söylenen binti ile sitre-i müntehadan yukarda huzur-u manevi ilahiye uruç edip yedi kat arşta peygamberlerle de görüşüp son kata eriştiğinde Cebrail Aleyhisselam’dan ayrılarak Yüce Yaradan’ın makamına erişerek ve görerek, konuşarak zatı ecellü ala arşın fevkinde tecelli etmiştir.
Bu mübarek gecede Yüce Peygamberimiz Hz. Muhammed’e Yaradan’ımız Hz. Allah (C.C.) Bakara Suresi’nin son iki ayeti 5 vakit namaz ve ümmetinden hiçbir şeyi Allah’a şirk koymayanların cennete gireceği müjdesi olmak üzere üç şey hediye etmiştir. Bu mübarek gece yüzü hürmetine tüm Müslüman din kardeşlerimize huzur ve saadet dilerken, tüm İslam aleminin kandilini kutlar, cihanda huzurun ve barışın tesisini temenni ederim.
***
Kıbrıs Barış Harekâtı niçin yapıldı?
M. Hulûsi ÖZALP
Türkiye Cumhuriyeti onlarca yıldır tüm devletlere sulh-barış mesajı iletirken, Yunanistan ve Kıbrıs Rumları bu insanca iletişimlere gözleri kör, kulakları sağır olumsuz bir perspektif ve vurdumduymaz bakıyor. Bu durum yıllardır böyledir. Fırsat buldukça canavarca saldırı ve katliamdan bir nebze geri kalmamaktadırlar. 6-11 Şubat 1959 Zürih Anlaşmaları, 19 Şubat Londra görüşmeleri Türkiye Başbakanı Adnan Menderes, İngiltere Başbakanı Mc Millan, Yunanistan Başbakanı Karamanlis’in bu antlaşmalara imza koymasına ve garantör olarak bu üç devletin Kıbrıs’ta ordu birlikleri bırakmasına rağmen değişimli olarak Başpiskopos Makaryos Cumhurbaşkanı, Türk Dr. Fazıl Küçük Cumhurbaşkanı yardımcısı olmuş, buna rağmen Rumlar EOKA teşkilatı marifetiyle terör ve katliamı devam ettirmişlerdir.
Aralık 23-24 1963 ve sonrası silahsız ve kendilerini koruyamayan çocuk, kadın ve yaşlılara menfur canavarca saldırarak çok feci, şeni katliam manzaralar oluşturdular. Ve hatta Türk Dr. albayın evine saldırıp çoluk-çocuğunu küvette boğarak, pilot üsteğmen Cengiz Topel’in uçağını düşürerek sağ olduğu halde işkence yaparak şehit etmişlerdir. Köylerde evleri başlarına yıkılanlar, eşya ve malları talan edilenler toplu halde katledilmiştir.
Bütün bu cinayetleri Rumlar yalnız mı işledi? Tabii ki arkalarında ve yanlarında Avrupa’nın medeni ve süper devlet olarak geçinen Yunanlılar da vardı. Nitekim o zamanki ve elan durumlarında fark görülmeyen Yunanistan, Kıbrıs konulu her şeyde kalleşliğini gösteriyor. Başlığa verdiğim “Kıbrıs Barış Hareketi niçin yapıldı?” Yunanistan cuntası (albaylar) Albay Şampson başkanlığında cumhurbaşkanı Başpiskopos Makarios’u devirip karışıklık ve katliamlara giriştiler. Tabii ki zamanın Erbakan’la koalisyon hükümeti Başbakanı rahmetli Bülent Ecevit diğer devletlerin engelini kahramanca aşarak 20 Temmuz 1974’te başlattığı Birinci ve İkinci Barış Harekâtını yaparak Rum ve Yunanlıları sindirip KKTC’nin yolunu açmıştır. 15 Kasım 1983’te kurulan KKTC’yi ne yazık ki bizden başka tanıyan olmayıp, üstelik ambargolarla eli-ayağı bağlanmaya tabi tutulmuştur.
***
Olaylar ve yankıları
M. Hulûsi ÖZALP
5-6 günlük Kent Gazetesini yalnız baş sayfasına bir göz atın perspektif olarak amaç toplumu bilgilendirmek, tedbir almak, uyarmak ve huzura yöneltme niteliği taşımaktadır. Olay ve yankılarından ve okuduğundan ders almak prensip ve sağduyuyu çağrıştırır. Olayların sonuçları ibret de saadette, huzur ve huzursuzluk, her halükârda pişman olmayı da öne çeker. “Hırsızlar soyup soğana çevirdi”. Ne cesaret ve vurdumduymazlık ki, gözü kara hırsız veya hırsızlar adamın gece sessiz sedasız evine giriyor, gecenin derini uykusuna dalmış ev sakinlerinin ruhu bile duymuyor. Evinden çalınan para, eşya ve hatta şalvarın sabahleyin uyandıktan sonra farkına varıyor.
Emniyet Müdürü Süleyman Nuri Özhan, bu konuda tatilcileri uyarıyor: “Değerli eşyalar yatak odasında saklanmamalı...” Ve birçok tedbirler... Polis olağanüstü tedbir alıyor, ancak hırsızlığın önü-arkası alınamıyor. Çoğu hırsızlık olayı ev sahibini ve evi tanıyan yakınların aracılığıyla da gerçekleşmekte olduğu gözdene kaçmamaktadır. Çok değerli ve hassas deneyimleriyle aktif görev yapan Emniyet Müdürü Özhan, trafikte de öğütlerini sıralamakta, ancak sürücünün bir kulağından girip öbüründen çıkmaktadır. Bir atasözünde, “Hırsıza beyler borçlu” derken, trafikte bilhassa gençlerin motosiklet sevdasının hırs ve hızının önü alınamıyor. Ben ve yakınların da hırsızın şerrinden mağdur olup, nasibimizi aldık. Her gün trafik teröründen birkaç yaralı ve ölüm vakası var.
Ne güzel haber; Kilis Halk Eğitim Müdürlüğü (HEM) Folklor dalında Türkiye 3’sü oldu... Antalya’da düzenlenen ve 14 ilin katıldığı folklor yarışmasında Kilis’in 3’üncülüğü kazanması kıvanç verici bir olaydır. Folklor Türk’e has gelenek ve göreneklerin göze ve sevgiye, dostluğa hitap eden hareketli bir oyun sergilemesidir. Bu 3.’lük derecesini ve ekibimizi iftiharla kutluyoruz.
Dönüp dolaşıp yine Kilisspor’a dokunmak isterim. İlimiz için çok önemli bir spor konusu. Birinci devrede 2’inci sırayı işgal eden Kilisspor, nasıl olur da bir süre sonra 2. devrede yüreğimizi ağzımıza getirircesine son 4’ün içinde kalacakken kılıç ucunda yok olmaktan kurtulmuştur. As Başkan Atilla Topalömer istifa ederken, “Yeni sezona iyi bir transferle gidilmesinin gereğini...” vurgularken, cidden ilin spor temsilciliğini temsil den Kilis Belediyespor’un emin ellere bırakılması ve istekli olağanüstü ellere bırakılması lazımdır.
*****
Üç aylar
M. Hulûsi ÖZALP
Cenabı Hakkın biz Müslümanlara bahşettiği mübarek aç ayları yine idrak etmiş oluyoruz. Üç aylar; insanoğlu ve mümin olarak bizler için bereketlerle dopdolu diğer aylara özgü mübarek aylardır. Bu ayların temel hedeflerine yönlendiğimizde dünya ahiretin kazançları da elde edilmiş olur. Özetle; üç aylar öyle bir hazindir ki, Cenabı Hak bu ay içerisindeki günlerde Müslüman kullarının önüne altın hazine değerinden de fazla fırsatlar koyuyor, ancak bu fırsatları değerlendirmek için akıl ve izanı değerlendirme hassasiyet ve fırsatları ihmal etmemek kendi elimizde olduğunu da idrak etmeliyiz. Yön ve amelimizi iyi doğrultuya tevcih etmeliyiz. Buna sahici ve ilahi gündem de diyebiliyoruz. İçinde bulunan Recep, Şaban ve Ramazan aylarının gün ve geceleri sürpriz, feyiz ve bereketleriyle dopdolu hazinelerdir.
Bu aylar öyle feyizli aylardır ki, Cenabı Hak bu aylarda af ve mağfiretini, nimetlerini tabiri caiz olarak sağanak sağanak yağdırıyor. Bu aylarda nefis muhasebesi yapıp, kendimize tefekkür iklimine açılarak hayatımızın artı ve eksilerini muhasebeyle doğruya yön vermeliyiz. Akıl şuur ve idrak denilen nesneleri yerinde kullanıp gidişatımızı iyi yönlendirmeyi tercih etmeliyiz. Kur’an okumalıyız, namaz kılmalıyız, hayır ve hasenattan, yol gösterme yardımından uzak kalmamalıyız. Yüce Mevla’yı tespih ve zikirden geri kalmamalıyız. Dua etmeliyiz dua! Her ne zaman ve durumda günah işlediysek tövbe etmeli, pişmanlığımızı ortaya komalıyız. Zira tövbe kulun Allah’a yönelmesidir, af dilemesidir.
İşte tövbeye özgü bir dua: “Ey rahmet gazabının önünde bulunan kullarının tövbelerini kabul bulunan ve dua dua yalvaranların nidalarına icabet eden Yüce Rabbimiz! Sen affetmeyi seven kerem sahibisin. İşte kapına geldik ve günahlarımız için tövbeler tövbesi diyoruz, Dualarımızı kabul buyur ve içine düştüğümüz günah ve hatalardan dolayı bizi bağışla.”
Üç ayların mana ve önemini de şöyle değerlendirelim: Üç ayların ilki Recep ayıdır. Recep; yüceltilmiş, içine ikramlar konmuş ve hazırlanmak manasına gelir. İçerisinde mübarek Regaip ve Miraç kandilleri vardır. Bu aydaki tüm sevaplar insan ve müminindir. Şaban ayı üç ayların ikinci ayıdır. Hayır ayı olup, peygamberimize tevcihtir. Berat Kandili vardır. Ramazan üçüncü ay olup, oruç ayıdır. Farz olan orucun tüm ecir ve muhasebesi Cenabı Hak’ça takdir edilerek Allah’ın ayı olarak değerlendirilmektedir.
|