Cömert insan parasını sokağa atan değil, yerinde gerektiği kadar harcayan insandır.
Sadece maddi olarak değil, manevi olarak da cömert olmak gerekir. Sevgiyi bir altın yürekle sunmak da cömertliktir. İnsanı insan olduğu için sevmek de cömertliktir.
Yardıma ihtiyacı olana yardım etmek, muhtaç olana el uzatmak da yürek cömertliğidir.
Yardım etmek iyi bir davranıştır. Yardımlaşmak insanı insan yapan değerlerdendir.
Darda kalmışlara, yaslılara, yoksullara, çocuklara Allah rızası için yardım etmemiz gerekir.
Kim bilir yarın ne olacağız? Bana ne elalemden demeden gücümüzün yettiği kadarıyla akarsu gibi durmadan etrafımıza faydalı olmalıyız.
2) Şefkat ve merhamette güneş gibi ol...
Şefkat duymak... Öksüze, yetime, muhtaca merhamet duymak... Kimsenin hakkını yemeden yüreğimizdeki sesin bize söylediğini yerine getirmek... Vicdanlı olmak...
Yoldaki tanımadığınız bir çocuğu bile sevebilir misiniz? Sadece çocuk olduğu için bağrınıza basabilir misiniz? Irkı, dili, dini ne olursa olsun dardaysa yardım edebilir misiniz? İçinde şefkat ve merhamet olan herkes güneş gibi karanlığa aydınlık olur. İşte odur yardımcı, işte odur iyi insan.
3) Başkalarının kusurunu örtmede gece gibi ol...
İnsanoğluyuz, hepimiz hata yaparız. Kimsenin gururunu ve onurunu kırmadan yaşamak gerekir. Şahit olsak bile unutup görmezden gelmeliyiz. Ne biz o kişiyi yargılayacak yetkideyiz, ne de hakkında hüküm verecek... Ne gözümüz gördüğüne şahit olsun, ne kulağımız duyduğumuza, ne dilimiz konuştuğumuza sonradan şahitlik edeceklerini unutmadan yaşamalıyız bu dünyada.
4) Hiddet ve asabiyette ölü gibi ol...
Herkesin sinirlerine hakim olamadığı durumlar mutlaka vardır, ama asabiyet insanin hem çevresine hem kendisine zarar verir. Hiçbir zaman yeniden bakacağınız yüze arkanızı dönmeyin. Güzel ahlak sinirlere hakim olmayı emreder. Ağızdan çıkan bir söz ilerde sizi güç durumlara koymadan engel olun içinizdeki öfkeye. Asla utanmayın, öfkeniz geçtikten sonra söylediklerinizi...
5) Tevazu ve alçak gönüllülükte toprak gibi ol...
Gönüllerin en güzeli alçak gönüllülüktür. Dağlar sizin olsa ne fayda, dönüp dolaşıp gidilecek mekân toprak olunca... Kefene cep bile lazım değil. Bir yığıntı değildir akıllarda kalacak. Kişinin çevresinde bıraktığı izlenimdir. “Ne kadar alçak gönüllü bir insandı, Allah rahmet etsin” denilsin arkamızdan...
6) Hoşgörüde deniz gibi ol...
Hoş görmek insanın kalbinin güzelliğidir. Bir öfke anında iki yol görünür, biri yıkıcılık, biri hoşgörü. Yıkmak ne kadar kolaysa hoş görmek bir o kadar zordur. Öfke geçince tam tersi yıktığınızı tamir etmek bir o kadar zor, hoşgörüyle yaklaştığınız da bir o kadar kolay görünür gözünüze. Hatayı hoş görerek kendinizi yüceltirsiniz.
7)Ya olduğun gibi görün, ya göründüğün gibi ol.
Başkasına benzeyemez hiçbir insan içinde kendi olunca. Aynı ele-yüze sahip değiliz ki aynı huy içimizde bulunsun. Eğer olmak istediğimiz kişiysek sorun yok. Rahatsızsak içimizdeki huyumuzdan çıkarıp o perdeyi olmak istediğimiz kendimizi bulmalıyız ve görünmek istediğimiz gibi kalmalıyız ki yadırganmayalım...
Kebire Kayabaş
****
Biz de Okullu Olduk... Sınıfları Doldurduk...
Bizim zamanımızda özel okul veya kolejler enderdi. Bulunduğumuz çevrede de hiç yoktu. Her şehirde olduğu gibi adı Cumhuriyet, Hürriyet gibi okullarda okuduk. Hani İngilizce falan adları da yoktu. Tamamen devletin okuluydu. Biz de devletin öğretmenlerine teslimdik. İyi de öğreniyorduk.
Hiç unutmam, geçici bir öğretmen çarpım tablosunu bilemediğimiz için parmağımızı büzüp tahta cetvelle şiddetle vurmuştu. Beş buçuk yaşında ilkokula başlamıştım ve 2. sınıftaydım. Daha öğrenemedim diyecek cesaret ne gezer! Yedik o cetvelli sıra dayaklarını. Öğrendik kuzu kuzu...
Bilgisayarın adını yeni duyuyorduk o yıllarda şeklini-şemalini bilmeden bilgiyi sayan bir makine diye canlandırıyorduk kafamızda. Cin Ali’yi okurduk. Gel Ayşe gel... Oku Ömer oku...
Okulumuz sobalıydı. Arada hademe kapıyı çalar, kömür atardı. O girince biraz havası değişirdi sınıfın.
Beslenmemizde peynir, ekmek, patates haşlaması vardı. Bir gün okula muz götürdüğümde öğretmenim bir daha o kokulu meyvelerden getirme diye tembihlemişti beni. Haklıydı. Düşünemeyecek kadar ufaktım.
Bando-trampet takımında o asker rütbeli kıyafetleri giyer, başımıza bize büyük gelen kasketlerle trampet çalarak katılırdık bayramlara. Yavrukurt falan da oldum. İp bağlamayı öğretmişlerdi.
Kümelerle dolu sınıfta 20-30 öğrenci ders görürdük. Her sıraya 3 öğrenci otururduk. Teneffüste simit alır yerdik. Bunlar bizim mutlu olmamız için yeterliydi. Okulluyduk, ama şimdilerde özelleşmiş ülkemizde okullar da özel!...
Aylık parayı yatıran çocuğunu okutuyor. ve siz şanslı çocuk oluyorsunuz. Yetiştiremeyen aileler de çocuklarını devlet okullarında okutuyor. Önemli olan azim ve başarı aslında.
İstedikten sonra da başarı sizin elinizde. Bizim kendimize ait odamız da yoktu. Sokak lambalarının altında ders yapan öğretmenlerimizi dinleyince biz halimize şükrederdik. Defterinin sayfası kalmayınca silip yeniden sayfayı kullananları duyunca kıvrılan defter sayfalarımızı düzeltirdik. Ders almak bu olmalıydı!...
Kitapta yazanlardan ayrı, hayatı da öğreniyorduk öğretmenlerimizden. Okula naylon ayakkabıyla gelenleri görünce, okulun yardım yaptığı eşyalardan sınıfta yoksullara dağılınca utanmasınlar diye yüzümüzü saklıyorduk. Bir de onların o mahcup halleri insan olduğumuzu yüzümüze vuruyordu. Okulda dağıtılan süt ve fındıkları zevkle yiyişleri de gözümden gitmiyor. Hepimiz andımızı, İstiklal Marşımızı coşkuyla okur, sınıflara dağılırdık. Onlar bizim için Ayşe, Fatma, Ömer’di. Hatıralarda hep taptaze kalacak arkadaşlıklardı...
Şimdiki neslin de aynı duyarlılıkta olmasını diliyorum. Ayşe’nin markalı ayakkabısı, Fatma’nın markalı tişörtü çok da önemli değil. Çünkü önemli olan dostluğu ve arkadaşlığı... Bunun bilincinde olmaları dileklerimle...
Kebire KAYABAŞ
***
Haydi Kilis’e Destek
Okumayı seven biri olarak internetin imkanlarından faydalanarak her gün ziyaret edip, Kilis hakkında neler olup bitiyor diye göz gezdirdiğim birkaç güzel Kilis sitesi vardır. Bunlardan biri de değerli hemşehrimiz Adem Canözer Bey’in editörlüğünü yaptığı kilishaberleri.com adresidir. Orada bir yazı dikkatimi çekti.
Haşim Özyurt imzalı bu yazı bakın neden bahsediyor:
“7 Aralık Üniversitesi konusundaki yorumları okuduktan sonra ciddi anlamda düşünmeye başladım, Kilis'e faydalı olacağına inanılarak yapılan ve desteklenen Üniversite şüpheye yer bırakmaz şekilde ifade etmektedir ki şehrimize yararlı olacak. Bu olayın bir de diğer boyutuna yer verelim.
Bizler burayı gelen öğrencileri Kilis'e ekonomik anlamda katkı sağlayacak diye düşünürken acaba onlar nasıl bir Kilis bekliyor? Burada eğitim görerek devletin önemli yerlerinde ileride görev alması muhtemel bu gençler için neler yapıyoruz? Önemli olanın sadece eğitim değil, eğitim alınan şehrin sosyal olanakları ve insanlarıdır.Üniversite okumamış bir birey olarak
acaba üniversite gencliği ne ister diye düşünmekten kendimi alıkoyamadım.
Dersleri bittiğinde kafalarını dağıtmak için şehre çıktıklarında öncelikle yemek yiyebilecekleri nezih bir ortam ararlar var mı? Hafta sonları derslerinden geri kalan zamanda sosyal aktivitelerde bulunmak isterler bir sinemamız var mı? Arkadaşları ile bir kafede oturup canlı müzik dinleyip günün yorgunluğunu atmak isterler var mı? Alışveriş yapmaya çıktıklarında kendilerine yardımcı olan esnaf görmek isterler var mı?
Hadi öğrenci bunlar kısıtlı maddi olanakları var iken bunlara gerek yok diyebiliriz ama güzel bir çay bahçemiz dahi var mı?
Yukarda sıraladıklarımı liste şeklinde uzatmamız mümkün hatta sizinde yorumlarınızla daha da uzatmak mümkün fakat sorunlardan daha çok
çözümleri ile ilgilenmek görüşündeyim.
Belki birer birey olarak bunların hepsini bizler yapamayız, belki de biraz daha ülke doğusunda çok daha kötü koşullarda öğrenim gören insanları da örnek gösterebiliriz, ama amacımız bu insanlar burada eğitimlerini tamamlayıp evlerine, görev yerlerine döndüklerinde hatıralarında hoş bir Kilis yaratmak olmalı...
Küçük bir vilayetten bir anda harikalar çıkarmayı hayal etmek Pollianna'cılık olur. Zaman içerisinde üniversitenin yapımına destek
veren işadamlarımızdan Kilis'te öğrenim gören ve öğrenim görecek genç arkadaşlarım için ve Kilis'te yaşayıp da kahveden başka gidecek
yeri olmayan hemşerilerim için bir çağrı yapmak istiyorum..
Gelin sizin emeklerinizle yükselen bu kurumda eğitim gören gençlerimiz için bir spor kompleksi yaptırın, gelin bu gençler için bir sinema salonu yaptırın, bu gençlerin ve genç hemşerilerimizin ihtiyacı olan şeyleri öğrenip onları da yerine getirin. Bu gençler daha sonra Kilisli yeni nesle seve seve yardımcı olsun. Onlara bu imkânı tanıyın.
Sadece işadamlarımızla da bitmiyor, esnafıyla öğrencisiyle gurbette olduklarını onlara unutturalım ve Kilis'in bu bozuk imajını bir nebze de
olsun düzeltmeye çalışalım... Sen başkasın Kilis...
Ahmet Haşim Özyurt”
Ne kadar gerçekçi bir yazı değil mi sevgili okuyucular? Sadece il olmakla bitmeyen, üniversite açarak atılım yapılan, ama yine de bir şeylerin eksik olduğu ne kadar açık ifade edilmiş. Kilis’e gelen öğrencileri Kilis’te yeteri kadar ağırlayabiliyor muyuz? Eve gittiklerinde birileri sorduğunda Kilis için ne söyleyebilirler?
Yapılmakta olan Kültür Merkezimiz hangi aşamada bilmiyorum, ama Kilisli gençliğin de isyanlarını duyuyor gibiyim. “Kilis’te ne var? Bir sineması bile yok” diyerek Gaziantep’e giden gençliğimiz, alışverişini bile Gaziantep’ten yapan Kilis halkı esnafımızı ne kadar kalkındırabilir?
Herkesi Kilis’e hizmet için el ele vermeye çağırıyorum.
Haydi Kilis!...
Kebire Kayabaş
***
Kilisli Olmak Bir Ayrıcalıktır
Atatürk’ün söylediği “İlk ayak bastığım Türk şehrindeki bu uyanıklığa cidden hayran kaldım... Ve bir daha iman ettim ki bu millet asla ölmeyecektir... Var olun aziz Kilisliler!...” sözleriyle bir kez daha saygıyla anıyorum Atamızı...
Bu vatanin her karış toprağı bizler için değerlidir. İster Kilisli olun, ister Kahramanmaraşlı, ister Şanlıurfalı... Biz bir bütünüz. Çünkü biz Türk’üz.
Geçmişte olduğu gibi bugün de bizleri bölmek isteyen, ayrımcılık çıkaran bir grup yabancılar hain planlarıyla hemen hemen her gün eylem planlıyorlar. Bunların bir kısmı emniyetimiz ve polisimiz tarafından titiz çalışmalarla ortaya çıkarılıyor, bir kısmı maalesef sinsice eylemini gerçekleştiriyor.
Yıllardır bitmek tükenmek bilmeyen kötü düşünceleriyle vatanı parçalamak isterlerken, idrak edemedikleri tek şeyin bir Türk’ün ne kadar vatanına, milletine, devletine bağlı olduğu gerçeğidir. Bu nedenledir ki Türkiye’yi asla hiçbir güç bölemez, parçalayamaz ve askerimizi yıldıramazlar.
Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı her gencimiz askerlik görevini seve seve yerine getirir. Analar, babalar evlatlarının arkasından davul-zurna çaldırarak devlete hizmete yollarlar. Kar, kış, kötü hava koşulları, açlık, uykusuzluk değildir düşüncelerdeki... Vatana hizmettir.
Böyle yetiştirir onları anaları, babaları... Vatan borcu namus borcudur.
İsimleri ne olursa olsun Mehmetçiktir yüreklerdeki ismi ve hepsi bizim evladımız, kardeşimizdir.
Bu kutsal görevlerini yerlerine getirirken hain teröristler tarafından pusuya düşüp şehit olan bütün şehitlerimize Allah’tan rahmet diliyorum.
Bu vatanın ekmeğini yiyerek kötülük düşünen insanlara inat, bizler her gün binlerce Mehmetçik yetiştiriyoruz.
Ve yaşlısı, genci, çocuğu askerlik görevinin kutsallığını içinde taşıyor.
Al yıldızlı bayrağımız, Atatürk’ün kurduğu Cumhuriyetimiz, vatanımız güzel Türkiye’miz ile biz bir bütünüz.
Gazetemizden öğrendiğime göre bir grup orta yaslı insanımız Askerlik Şubesine yazılı başvurarak yeniden silah altına alınmak istediklerini, Doğu Anadolu’daki birliklere sevklerinin yapılmasını istemişler.
“Genç askerlerimiz şehit olacağına biz vatanımız ve bayrağımız için ölmeye hazırız” diyen Kilisli vatandaşlar, Askerlik Şubesinden “Şu an için yeterli orduya ve güce sahibiz” yanıtını aldılar.
Bu gerçekten takdir edilecek bir düşüncedir.
Kilis, Güneydoğu Anadolu bölgesinde olduğu için bana bazen sorarlar:
- Kilis’te de terörist var mı? PKK orada tehlikeli mi, diye.
Büyük bir gururla hep ifade etmişimdir ki onların Kilis sınırına yaklaşmaları bile mümkün değildir diye. Bizim halkımız değil onlara destek vermek, fark etseler hiç düşünmeden teslim eder, şehitlerimizin intikamını alırlar, cevabını veririm.
Kilis’te çok iyi görevini yapan emniyetimiz, titiz görev yapan askeriyemizin de bunda çok büyük payı vardır. Bu nedenledir ki Kilis’in adı hiçbir zaman bu tür terörist haberlerinde yer almaz. Bu nedenledir ki bir kez daha söylemek gerekir ki; Kilisli olmak bir ayrıcalıktır...
Kebire KAYABAŞ
*** Okumuyoruz!...
En son hangi yazarın kitabını okudunuz?
Peki hangi sıklıkla kitap okursunuz?
Hobilerinizin arasında kitap okumak var mı?
Cevabınız evet ise iyi, fakat hiçbiri size uymadıysa sorun var!...
Gelişmiş bütün ülkelerde insanlar boş vakitlerini okuyarak değerlendirirler. Trende, otobüste, parkta, çantalarının bir köşesinde, cüzdanlarının hemen yanında kitapları vardır.
Oturup sohbet ettiğinizde size okuduğu kitaptan öğrendiği bütün bilgileri paylaşma gereği duyarlar. Karşılıklı kültür alışverişi yaparken sohbet yapmak ayrı zevk verir insana. Fakat okumayan insan bomboştur. Oysa ki vakitlerinin az bir kısmini okuyarak değerlendirseler kültür seviyelerinin günden güne ne kadar arttığına şahit olacaklar.
Maalesef ki İlimizde de okuma alışkanlığı en az seviyede. Kütüphanelere gidenler de sadece öğrenciler kaldı sanırım. İnternetin gezgin dünyasında artık her şeyi bulmak mümkün. Haliyle alışkanlıklarımız da değişiyor. Artık internet kafeler çoğalmış ve gençlik zamanının çoğunu internet başında oyun oynayarak, müzik dinleyerek vs geçiriyor.
Oysa sanal alem, kitabın yerini alamaz.
Okumak güzel bir alışkanlıktır.
Her sayfayı çevirişinizde merakla gözleriniz takip ederken, beyninizde canlandırırsınız okuduklarınızı. Kitabin sonuna yaklaşınca tahmin ettiğiniz son mu, yoksa farklı bir son mu merak edersiniz.
Kitap sadece okullarda okutulan bir ders aracı değildir. Hayatımızın her döneminde bilmediğimiz konularda bize yol göstericidir. Aylık çıkan bilim, kültür, sanat gibi dergileri okuduğunuzda da merak ettiğiniz birçok konuyu öğrenme şansınız vardır.
Günlük gazeteler okuyarak da çevremizde olup biten, gelişen yeniliklerden, olaylardan, değişimden haberdar oluruz.
Kütüphanelerde sizleri bekleyen birbirinden değerli yazarların yazdığı eserleri okuyarak raflarda tozlanmasını engelleyebilirsiniz.
Sadece bir üyelik kartıyla istediğiniz eseri okuma sansınız var. Tamamen ücretsiz.
Kadınlarımızın da kitap okuma alışkanlığı edinmesi gerekir. Bir bardak çayı demleyerek pembe dizi izlemek yerine size çok şey katacak kitabınızın sayfalarını çevirseniz canınız hiç sıkılmayacaktır.
Zamanınız yoksa, yatmadan önce 15 dakikanızı bile okumaya ayırsanız, hem dinlenir hem uykuya daha rahat hazırlanırsınız.
Alışkanlıklarınızın arasına kitap okumayı ekleyin.
Birbirinize hediye alırken kitap almayı seçin.
Arkadaşlarınızla karşılıklı değiştirerek daha fazla kitap okuma şansı elde edin.
Çocuklarınıza her gün kitap okutturun.
Okuduklarınızı değerlendirme fırsatınız da var. Kilometrelerce uzaklarda yokluktan kitap bulamayan insanlara, çocuklara ulaştıran kampanyalara destek verin.
Ve unutmayalım ki:
"Kitap okuyan insanla kitap okumayan insan arasındaki fark, diri insanla ölü insan arasındaki farka benzer.”
Kebire KAYABAŞ
***
Ramazan Geldi Hoş Geldi...
11 ayın sultanı Ramazan geldi, hoş geldi. Her şeye itiraz ettiğimiz şu günlerde, Allah’a şükretmek için, günahlarımızın affı için bir yıl daha sabırla orucumuzu tutmak için hayırlısıyla niyet edeceğiz. Geceleri teravihlerle, tespihlerle, dualarla geçireceğiz. Sahura Ramazan davulcusunun tıkırtılarıyla uyanacağız. Ocakta çayımıza, Kilis’e özgü kahkemiz, peksimetimiz eşlik edecek. Bütün gün sabır ve merhametle iftarın açılacağı saati bekleyeceğiz. İftara yakın herkeste oluşan o telaşı izlemeyi çok severim.
Oruç açılmaya yakın oradan oraya koşuşturan arabalar, sabırsızlanıp çalınan kornalar, sokakta yaşanan hareketlik Ramazan’ın en telaşlı saatleridir. Köşede satılan meyan şerbeti torbalarda hazır bekler. Bir torba alınmadan eve gidilir mi?
Evin hanımları saat iftara yaklaşınca başlarlar yemek telaşına. Mutfağa bir girerler çeşit çeşit yemekler hazırlarlar, Ramazan’ın bereketi mutfağımıza yansır. Çeşit çeşit yemekler hünerli ellerden sofraya taşınır.
Komşulardan gelen 1 tabak komşu hakkı da sofralarımızda yer alır. İftara hurma, zeytin, tuz, su ile başlanılır. Ardından yemekler yenilir, kahve, çay içilir ve üstüne Kilis’e özgü tatlılardan servis yapılır.
İftardan sonra sokaklarda yine bir hareketlenme gözlenir. Kadınlar teravihlere gider, komşu ziyareti yaparlar. Kur’an okurlar. Televizyonda Ramazan’a özel programlardan izlenilir. Hacivat ve Karagöz yine görevdedir.
Ramazan’ın ortalarına doğru ayrı bir telaş yaşanır. Evlerde bayram temizlikleri yapılır, misafir için hazırlıklar tamamlanır.
Kilis’e özgü gerebiç misafirlere bayramda ikram edilmek üzere hanımların birleşmesiyle hazırlanır. Her gece başka bir evde evin sahibinin bayram gerebici ve bayram kahkesi yapılır. Fırıncının çırağının getirdiği büyük siyah tavalar gerebiçlerle doldurulup fırına pişmeye gönderilir. Arada karışmasın diye işaret konulsa da bazen karıştığı da görülür. Baharatçılarda şeker alışverişleri, çerez alışverişleri artmıştır. Taze badem şekerleri, taze çekilmiş kahvenin kokusu mahalleyi kaplar.
Mağazalar sahura kadar müşteri bekler. Bayramlıklar alınmak üzere vitrinlerde sergilenir. Terziler yetiştirmek için uğraşır dururlar giysileri. Esnafta hareketlilik bayramın ilk gününe kadar sürer gider.
Hatimler Kadir Gecesine ayarlanılarak indirilir. Ramazan artık yavaş yavaş biterken bir yıl daha Allah’a ibadet etmenin bedene ve ruha verdiği huzurla bayram kutlanılır.
Bayram namazıyla başlayan, Kilis’e özgü pişen bayram yemeğiyle yapılan kahvaltı ve mezarlıktaki ölmüşler hatırlanılarak bayramın ilk günü başlar.
Büyüklerimizi, dostlarımızı, akrabalarımızı, komşularımızı ziyaret eder, büyüklerin elini öper, hayır dualarını alırız.
Küskünlerin barıştığı, dargınlıkların sona erdiği, hatırlanılmanın verdiği güzelliklerle bayram evlerimize konuk olur.
Küçüklerin bahşiş topladığı, şekerlerden karnı ağrıyana kadar yediği, kolanın, abur cuburun kontrolden çıktığı 3 koca gündür Ramazan Bayramı.
Her şeyin bir bedeli olduğu bu dünyada, yaşamanın da bir bedeli var. Aldığınız her nefes, geçmişle gelecek arasında bir bağdır. Hayatın bize kazandırdıkları, geçmişin bizden aldıkları hayatımızdaki sürprizler de yasamanın bir bedelidir.
Çocukluk günlerinizi bir hatırlayın. Dünyanın derdinden, tasasından çok uzak geçen o masum yıllarınızı... Tek sorumluluğunuzun okuldaki dersler olduğu o günleri aramayanınız var mı?
Gençlik yıllarınızı hatırlayın. Bir tek sigarayı babanızdan gizli içmenin verdiği keyfi şimdi bulabiliyor musunuz?
Babanızın arabasını kaçırdığınız gün yediğiniz bir dolu lafları unuttunuz mu?
Yaşlandıkça hayatın aslında ne kadar zor olduğunu anlıyorsunuz.
Çalışma hayatına başladığınız gün çektiğiniz zorluklar, uzun geçen mesai günleri...
Evlilik ve hayatınızdaki büyük değişim, çocuklarınız...
Elinize alıp eve götürmek üzere yüklendiğiniz poşetleri taşırken, hiç aklınıza geldi mi elinizdeki ağırlığın sizi götürmeye mecbur kılan sorumluluğu?...
Oysa hiç sevmezsiniz ağırlık taşımayı...
Ay sonunda ödenen faturaları düşündünüz mü? Sizi çalıştıran hayat, paranızın harcanması için nasıl da hazır bekliyor.
Ya kaybolan sağlık?...
Ağrıyan kollar, omuzlar, ayaklar?...
“Bugün canım çalışmak istemiyor” diye bir gün işi kırabiliyor musunuz?
Sizi siz yapan kariyer yarışları, hep tepede olma isteği sürükler götürür sizi. Artık sahip olduğunuz ad-soyad yönlendirir sizi. Siz sadece altına imza atarsınız.
Sürüklenip giden hayat bir gün bir yerde sizi durdurana dek o koşturmacada mutlaka bir rol oynarsınız. Adı Ahmet, Mehmet, Ayşe... Fark etmez...
Öyle bir bağ vardır ki hayatla aranızda kavga etseniz de seversiniz. Bir inançtır o bağ. Dünyaya gelmenin, aldığınız nefesin Allah tarafından size gayesiz olarak gelmediğini düşünmenizdir. Kaderdir bir adı, alın yazısıdır.
Ortalama 65-70 yıla sığan üzüntüler, sevinçler...
Bütün bu sayılanlar gerçek olsa da biz yine de mutlu olmayı becerebiliyoruz.
Hayat dolu olmak böyle bir şey sanırım. Hayat bizden aldıklarıyla arada bir bizi yorsa da yine de yasamak için birçok nedenimiz var. Dostlarımız, eşimiz, ailemiz, çocuklarımız, bizi sevenler...
Dört mevsimin bizi sarışı gibi her yıl bir yaş yaşlanmanın verdiği tattır hayat.
Bahçede açan bir çiçek, karın ilk düşüşü, yağmurda ıslanarak koşturmak...
Birilerinin size anne veya baba deyişi gibi güzel... Dede deyişi gibi şirin...
Alıp götürdüklerinin yanında, verdiği bir şeyler de mutlaka vardır...
Kebire KAYABAŞ
*** Doğayı Sevelim, Yeşili Koruyalım
Türkiye’miz her gün daha beter bir çevre haberiyle sarsılıyor.
Doğamız, havamız, suyumuz çiçeğimiz, böceğimiz, sorumsuz kişilerin ve çıkar gruplarının ellerinde hızla yok oluyor.
Antalya’nın Manavgat ilçesine bağlı Karabük köyü yakınlarında geçtiğimiz günlerde facia gibi bir orman yangını yasandı. Kovsanız evlerinden çıkmak istemeyecek köylüler tek tek evlerini boşaltıp evlerinin alevler içinde yok olmasına şahit oldular.
Orman Genel Müdür Yardımcısı Mustafa Kurtulmuşlu, öncelikli amaçlarının can ve mal kaybının önlenmesi olduğunu, bu amaçla mücadele verdiklerini söyledi.
7 uçak, 6 helikopter, 1300 işçi, çok sayıda araç-gereç felaketi söndürmek için caba gösterdi. Köylerdeki 60 ev yandı, 3-4 bin hektarlık bir alan tahrip oldu.
Evlerinden eşyalarını kurtarmak isteyenler alevlere yenik duştu. Bebeği gibi baktığı zeytin bahçesinin gözünün önünde yok olmasına dayanamayan Ali Sari adlı vatandaş çaresiz kalıp söndüremeyince adeta intihar etmek istercesine zeytinliğin içinden çıkmamış. Yarı baygın bulunan bu vatandaş için gözlerim doldu.
Yani ateş düştüğü yeri yakıyor. Kolay değil, Allah sabır versin.
İlk önce akla “Hâlâ ormanlarımızı yeteri kadar koruyamıyor muyuz?” sorusu geliyor.
Kaç yılda yetişen ağaçlarımız bir yangınla yok oluyor. Fidan ekilmektense yerine bilmem kaç yıldızlı lüks oteller dikiliyor.
Bunun önlenmesi için yanan yerlerin yeniden orman haline getirilmesi için bir yasa değişikliği yapılması gerekir. Böylece kimse elini süremeyecek, yeniden yeşerecektir doğamız.
İnşallah bu yangın da kötü emeller için çıkmamıştır. Bakın manzara korkunç!
Yanmış hayvan cesetleri, küle dönmüş ormanlık araziler, yok olan evler, hayatlar...
Yılların en büyük orman yangını ve kayıplar oldukça fazla. Birkaç doğa-çevre dostu insanimiz dışında kimsenin pek fazla bu konuyla ilgilendiği yok.
Bir fidan kaç yılda yeşerip ağaca dönüşüyor bir düşünsenize. İhmallerle yanması ise sadece birkaç dakika. Lütfen biraz daha dikkat edelim!...
Doğayı sevelim, yeşili koruyalım...
Kebire KAYABAŞ
*** Bir Kilis Sevdalısı Nejat Taşkın...
Her gün gazetemizin 2. sayfasında “Bakışlar” adlı köse yazılarıyla beğenerek okuduğumuz bir yazarımız var. Kent gazetesinin olmazsa olmazlarından. Her gün birbirinden güzel yorumlarıyla okuyucularına ulaşır, Kilisli olup da yazmadığı hemşehrisi var mıdır bilmem. Öyle içten ve yaptığı işi takdir ederek yazar ki hemşehrilerini, okuyucuları bile o gururu paylaşır.
Kilis’in ve Kilislinin bulunduğu her toplantı, dernek ve kurulda adı yer alır.
Çünkü gönüllü Kilis elçisidir.
Kaleme dökmesi gereken fikirleri Kilisli hemşehrilerinin olduğu ortamda yakalar ve bizlerle paylaşır.
Bunlarla kalmaz, örneğin bir bankaya gider, oradaki memurun ona davranışındaki naziklikten etkilenir, kaleme alır. Memnuniyetini yazar.
Okuyup örnek olsun diğerlerine diye takdirlerini sunar.
Ya da otobüste giderken yaşadıklarını dile getirir. Yaşlılara yer vermeyen günümüz gençliğinin saygısızlığını üzülerek paylaşır.
Hayati üç-beş kelimeyle değil, geçmişin verdiği tecrübeyle paylaşır.
Torunlarının “Dedeciğim herkesi yazıyorsun, bizi neden yazmıyorsun” sözlerini düşünerek torunlarını da yazar, hatta babasının çok özel hayatından örnekler de verir yazılarında.
O bizden biridir. Yazılarındaki içtenlik Nejat Taşkın büyüğümü işte bu satırlara taşımama nedendir.
Kilis için kalem tüketen birkaç kişiden biridir Nejat Taşkın.
Tarafsız görüşlerinde herkes yer alır.
Ben sizin yazılarınızla büyüdüm. Bitmek bilmeyen Kilis çabalarınızı okudum ve hep takdir ettim. Birilerinin elinden geldiğince Kilis’in sorunlarını yazması, Kilis’i konuşması, derneklere, kişilere önerilerde bulunması, memleketini düşünmesi çok güzel bir katkıdır.
Sizin gibi Kilis sevdalısı birini burada yazmak, satırlara sığdırmak çok zor.
Daha nice yıllar “Bakışlarınızı” okumak dileğiyle...
Elinize, yüreğinize, kaleminize sağlık...
İyi ki varsınız...
Kebire KAYABAŞ
***
Hayat ve İnsan…
HAYAT
Hayat farklıdır herkesin zihninde,
Bir dert yumağıdır kimisinde,
Bir tatlı rüyadır kimisinde.
Hayat kırmızı güldür, bir aşığın yüreğinde.
Hayat iki mısradan ibarettir, bir şairin dilinde,
Hayat sadece şöhrettir, bir zenginin elinde.
Hayat bitmeyen çiledir, bir fakirin gözünde,
Hayat hamallıktır, bir işçinin her sözünde,
Hayat biraz gülmektir, bir hastanın yüzünde.
Hayat uzanıp yatmaktır, bir ağacın gölgesinde,
Hayat özgürlüktür, bir tutsağın hücresinde,
Hayat sürekli ölümdür, bir kaçakçının ensesinde.
Hayat ağıt yakmaktır, bir annenin sesinde,
Hayat geçmişe dönmektir, bir yaşlının penceresinde,
Hayat akıp giden bir sudur, kendi deresinde.
Hayat, şair Selami Utkan’ın yazdığı bu şiirde olduğu gibi farklı farklı görünür insanlara...
Bazen neşeleniriz, bazen kederleniriz...
Kimse kimseye benzemez. Nasıl ki yüzü, eli, saçı farklıysa kaderi de farklıdır her kişinin.
İnsan olmanın da bir bedeli var. Hiçbir canlı sebepsiz yere yaratılmamış bu evrende. Acılar tadıp neşeyi, hastalık tadıp sağlıklı olmayı, kaybederek bulmayı ve daha birçok adını sayamayacağımız hayat dersini yaşayarak öğreniriz. Yaşımız kaç olursa olsun her gün yeni bir tecrübe öğrenip yeni bir güne başlarız. Seneler sonra yaşadığımız üzüntülerin bile aslında ne kadar boş olduğunu düşünürüz. Bize kalan sadece hatıralardır.
Önemli olan elinizde ne olduğu değil, onu nasıl kullandığınızdır.
Ne yazık ki herkese göre değişiyor yaşamak...
Kimi hastane hastane dolaşıp derdine çare arıyor, yaşamak için mücadele veriyor. Kimi ölmek için yöntem arıyor, yok olmak istiyor.
Gelelim yok olma fikrinin neden bu kadar hızla fazlalaştığına... Gazetemizin hemen hemen her gün yer verdiği intihar olaylarına dikkatinizi çekmek istiyorum. Genelde 14-30 yaşları arasında okuduğumuz gençlerin “İntihar etti, fare zehri içti, kendini astı, kolunu kesti...” haberlerini okuyunca düşünüyorum, hayatlarının henüz baharındaki bu gençleri intihara sürükleyen neden nedir?
Hayat bu kadar ucuz mu görünüyor gözlerine? Kilis’te artan bu intihar olayları gerçekten de çok üzücü.
Ya çareyi ölümde arayan 4 çocuğuyla beraber eşini ve kendisini de vurarak öldüren kişiye ne denir? Böyle bir sonla bir ailenin yok oluşu ne kadar üzücü!
Bir insanın bir anlık cinneti nelere mal oluyor? Henüz uykularında anne ve babasının tartışmasını duyan çocuklar birkaç dakika sonra baba dedikleri kişi tarafından vurularak öldürülüyorlar!
Çareyi ölümde aramak çözüm müdür? Geride bırakacakları kırık, yıkık hikâyeleri ve en önemlisi onları çok seven aileleri, dostları...
Lütfen hayati tüm zorluklarına rağmen sevin. Hallolmayacak hiçbir sorun yoktur.
Ailelere seslenmek istiyorum:
Lütfen çocuklarınızı dinleyin. Yaşı kaç olursa olsun anne ve babasının başını okşayıp sorunlarını dinlemesi, yanında olduğunu göstermesi, onları doğru olana yönlendirmesi onlara güven verecektir. Onları tek başlarına karanlığa terk etmeyin. Yanında olun. Sorunlarını hissettiğinizde gençliktir diyerek geçmeyin. Öğrenin. Çare arayın. Hepimiz hata yapabiliriz. Önemli olan çareyi ölümde değil, yaşayarak mücadelede bulmaktır.
Kim olduğunuz, ne iş yaptığınız, sevaplarınız, günahlarınız çok önemli değil.
İnsansınız ve bence yaşamayı hak ediyorsunuz.
Azim ve iradenizi kullanarak hayatla baş edebilecek güce sahipsiniz.
Güzel günlerin sizlerin olması temennisiyle...
Kebire KAYABAŞ
Kilis’in de artık bir müzesi olacak!...
Gazetemizin 8 Ağustos’lu haberinden öğrendiğime göre, Kilis’in tarihi konaklarından Neşet Efendi Konağı artık halk kütüphanesinden müzeye dönüştürülüyor. Bu haberi sevinçle karşıladım. Nihayet Kilis’te kültür ve sanat adına bir şeylere imza atılmaya başlanıyor.
İl Kültür ve Turizm Müdürlüğü’nün halk kütüphanesi olarak kullanılmasını uygun bulduğu bu tarihi mekân, artık Kilis’in tarihini ve geçmişini yerli ve yabancı turistlerimize tanıtmak acısından büyük bir fırsat olacaktır.
Kilis’te müze kurulmasına Kültür ve Turizm Bakanlığı’nın onay verdiğini belirten İl Kültür ve Turizm Müdür vekili Celal Kara projenin “Kilis Müzesi olarak yapının zemin katında ‘Yöresel El Sanatları İşlikleri’, ‘Yöresel El Sanatı Ürünleri Teşhir ve Satış Stantları’, diğer katlarda; yönetim birimleri, internet erişim merkezi, Kilis ile ilgili yazılı ve görsel materyallerden oluşan arşiv ve dokümantasyon ünitesi, geleneksel Kilis konutuna ait folklorik, etnografik nitelikli araç ve gereçler ile tarihsel ve kültürel değeri olan arkeolojik seksiyonlar olacaktır. Bahçe de yörede çıkan, tarihsel ve kültürel değeri olan arkeolojik eserlerle donatılarak ‘Açık Hava Müzesi’ biçiminde dizayn edileceğini belirtmiş.
Müzemiz olmadığı için Kilis’in sınırları içerisinde bulunan tarihi eserler, mozaik, madeni paralar, takılar, heykeller Gaziantep’te bulunan müzede korunuyordu.
Umarım Kilis’e ait olan bu tarihi eserler yeniden Kilis’e itinayla getirilir ve asıl bulunması gereken yerde yine özen ve itinayla sergilenir.
Neşet Efendi Konağı’nın, müzesi bulunmayan İlimizde nihayet müze olarak seçilmesi tarihi konağın da görünümü ve korunması acısından önem taşıyor.
Müze haline getirilecek olan binada daha önce hizmet veren Halk Kütüphanemiz de yine halkımızın faydalanması için İl Özel İdare Müdürlüğü hizmet binasında hizmet verecek.
Kilis’in daha nice böyle güzel kültür ve turizm haberlerini köşemde yazmak umuduyla, bu güzel çalışmada emeği geçecek herkese şimdiden başarılar diliyorum...
Kebire KAYABAŞ
***
En hayırlı vakıf
Merhaba sevgili okuyucular; olumsuz haberlerle karsılaştığımız şu günlerde beni sevindiren bir haberi sizlerle paylaşmak istedim.
Kilis Sosyal Yardımlaşma ve Dayanışma Vakfı tarafından yardım talebinde bulunan bir vatandaşa kasap dükkanı acilmiş.
Vakıf daha önce de birçok yardım talebini değerlendirmeye alarak destek vermiş. Bu gerçekten sevindirici bir haber.
Hani bir söz vardır: “Bana pirinç verme, pirinci nasıl ekip biçeceğimi öğret!" diye...
Bu vakıf da hazırı vermek yerine emeğe destek veriyor. Şanslı vatandaş başvuru yaparak destek istiyor. Mesleğini icra edebileceği ortamı hazırlıyor, işyeri açarak çalışıyor ve vakıftan aldığını tekrar vakıfa ödeyerek diğer ihtiyaç sahiplerine dönüşümlü hizmet verilmesini sağlıyor.
Bu tembelliği, çaresizliği inatla çalışkanlığa dönüştüren bir projedir.
"Ne yapalım iş yok, güç yok” diyerek elini-kolunu sallamaktansa yardım başvuruları yaparak destek istemek, “Ben de bir şeyler yapmak istiyorum” diyerek sesinizin duyulmasını sağlamak daha mantıklı bir düşünce değil midir?
Bu tür derneklere her zaman destek vermek gerekir. vakıfların çalışmasına destek vermek demek, emeğe saygı duymak anlamını da taşır.
Sadece bununla da bitmiyor bu derneğin çalışmaları... İhtiyacı olanlara gıda, giyim, nakit, ev eşyası, yakacak, sağlık gibi yardımlar da veriyorlar.
Unutmayalım; varlık da, yokluk da insanlar için. Var olanın sadakası, yok olanın umududur. Hepimiz bu tür vakıflara destek vererek güçlenmelerini sağlamalıyız. Ayrıca bu hayırlı vakfı yaptıkları işlerden ötürü kutlamak gerek.
Bizlerin bilmediği çoğu yardıma muhtaç insan var çevremizde. Bizler bu derneklere destek vererek yardımlarımızın muhtaç olanlara gittiğinden emin olabiliriz.
İstanbul’da yaşamını sürdüren birçok hayırseverimizin doğdukları-büyüdükleri şehri unutmayarak yoksullar ve yardıma muhtaçlar için gönderdikleri yardımları da takdirle izlemekteyiz. “Kilis’im için seve seve” sloganlarıyla ihtiyaç sahiplerine yardım etmenin gururunu duyuyorlar.
Bu da “İnsanlık artık ölüyor mu?” sorularının, “Hayır, birileri bir yerlere hâlâ çaba gösteriyor” şeklindeki bir açıklamasıdır.
Kebire KAYABAŞ
Kilis Kültür Merkezine ödenek neden yok?!
Gecen gün gazetemizde “Kilis Kültür Merkezine ödenek yok” diye devam eden bir haber okudum.
Kilis’te yapılmakta olan Kültür Merkezine 2008 yılında tek kuruş bile ödenek ayrılmaması üzerine inşaat durdurulmuş.
Oysa yapımına 2006 yılında başlanılan Kilis Kültür Merkezi inşaatına bugüne kadar yüzde 55 fiziki, yüzde 23 nakdi gerçekleşme sağlanmış.
Aslında bu yıl bitirilmesi gereken bu inşaata ödenek neden gelmemişti?
Projenin ödenek ihtiyacı için yapılan girişimlerden de hiçbir sonuç alınmayınca müteahhit inşaatı durdurmak zorunda kalmıştır.
Oysa Kilis’te bir kültür merkezine ne kadar ihtiyaç olduğunu hepimiz çok iyi biliyoruz.
Kent Gazetemizin internet sayfasında bulunan “Sizce Kilis’in en önemli sorunu nedir?” anketimizde halkımızın yüzde 40’lık oranı kültür faaliyetlerinin olmaması şıkkını seçmişlerdir.
Bunun üzerine bir araştırma yaptım ve ortaya çıkan sonuç beni çok şaşırttı.
Buyurun inceleyim:
Diyanet İşleri Başkanlığı’nın yıllık bütçesi Kültür Bakanlığı bütçesinin 2 katı!!!
Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanlığı’nın 4 katı!!!
Sanayi Bakanlığı’nın 5,5 katı!!!
Türkiye’de Diyanet İşleri Başkanlığı’nın yıllık bütçesi 8 Bakanlığın bütçesinden fazla.(4 bakanlık ve 22 üniversitenin toplam bütçesine eşit)
Türkiye’deki cami şayisi 77.000 iken,inşaatı devam eden 1340 cami var.Bu camilerde görev yapan din görevlisi şayisi 87.000 ve BUNLAR KADROLU İMAM.
Bununla birlikte ülkemizdeki okul şayisi 67.000.
Hastane 1220.
Sağlık ocağı 6300.
Ülkemizde kütüphane sayısı 1435 iken, 82 ilde toplam 3852 adet Kuran Kursu var.
Türkiye’de sadece 1 opera, 11 bale, 10 heykel, 18 resim, 18 sinema, 38 tiyatro derneği bulunuyor.
Sadece 13 şehrimizde devlet tiyatrosu mevcut!!!
Cami yaptırma-yaşatma derneği sayısı 14.403 iken,ülkemizdeki güzel sanatlar derneklerinin sayısı sadece 96!...
Diyanet diyor ki; bütçemiz artırılmalı!
Her 60 kişiye 1 hastane düşerken, 350 kişiye 1 cami düşüyor.
Türkiye’de kaç doktor var?77 bin!
Peki kaç din görevlisi var? 90 bin!...
Medeni olmanın gereklerini yerine getirelim.
Bu rakamlara bakıldığında yıllardır kültür faaliyetlerinden yoksun Kilis için bir ümit olarak gördüğümüz Kültür Merkezimiz daha uzun yıllar inşaat halinde kalacağa benziyor.
Kilis Güneydoğu’da unutulmuş bir ilimiz olarak kalmamalıdır!...
KEBİRE KAYABAŞ
*** Türk Birliği
Güzel memleketim, Türkiye’m ve tabi ki Türk olmak...
‘Ne mutlu Türküm diyene’ sözleriyle bir kez daha andığımız Atatürk’ümüz...
Eminim yaşasaydı Türkiye için yapacağı daha birçok yenilik olacaktı.
Geçmişte olduğu gibi, günümüzde de bizleri parçalamak isteyen düşmanlarımız var.
Dost gibi görünen düşmanlarımız da cabası.
Peki bütün Türkler bir araya gelip Türk Birliğini kursalar nasıl olur?
Tabi ki güç oluşur.
Neden olmasın ki?
Örnekler:
* 13 sömürge devletinin birleşmesiyle atılan Amerika Birleşik Devletleri...Şu an bütün dünyaya hükmedebilecek kadar güçlü.
* 7 ülkenin birleşmesiyle kurulan Arap Birliğinin şimdilerde 23 üyesi bulunuyor.Petrol zenginlikleriyle güçlerine güç kattılar.
* Irkları, dilleri, kültürü ayrı olmasına rağmen ve hatta birbirleriyle çakışan o kadar fikirleri olmasına rağmen buğun Türkiye’nin bile girmek için çaba verdiği Avrupa Birliği, siyasi ve iktisadi manada sözü geçer bir birliktir.
* Afrika ülkeleri bile yasadıkları o kadar sömürge, yokluk ve açlığa rağmen 53 ülkenin katılımıyla kurdukları Afrika Birliği...
Peki, Türk Birliği kurulamaz mi?
Tarihimiz, dilimiz, özümüzün bir olmasına rağmen biz neden bu birliği kuramıyoruz?
Birlik kurarak güçlenen bütün bu ülkelere rağmen biz bu konuda neden bir girişimde bulunmuyoruz?
Birçok ülke birleşerek birlik kurarken, bizden topraklarımızın parçalanıp bu birliklerin parçası olmamız istenmektedir.
Oysa biz de birleşerek bir Türk Birliğini kursak eminim ki daha güçlü olacağız. Dünyada 250 milyon Türk’ün yaşadığı bilinmektedir. Bu bir birlik kurulması için büyük bir rakamdır.
Ayrıca Türk Birliği dünya barışı için de önemli bir rol oynayacaktır.
Türkiye konumu bakımından, bütün bu birliklerin ortak noktası olma özelliğini taşımaktadır.
Bu birliği kurmak için 7 güçlü Türk devletinin gönül birliği yapması gerekmektedir.
Mecliste bu konuya geniş yer verilmelidir.
Devlet Başkanlarının bir araya gelerek gelecek için güçlü planlar yapması gerekmektedir.
Bu birlik için ciddi bir atılım yapılması gerekmektedir..
Türk devletleri arasında vize kaldırılarak halkın birbiriyle iç içe olması sağlanmalıdır.
İşsizlik, eğitim, dış borçların bu projeyle birlikte çözüm bulabileceğine de inanıyorum.
Tarım, ulaşım, deniz, taşımacılık, uzay araştırma, enerji, su, siyaseti de canlanacaktır.
Ordu güçlenecektir.
Türk Birliği Merkez Bankası kurulacaktır vs...
Unutmayalım ki, tek baslarına mücadele eden bütün ülkeler sömürülürken birlik olanlar hep güçlü kalmışlardır. Bu konuda girişimlerde bulunan derneklere destek olmalıyız.
Hayatta hiçbir şey imkânsız değildir.
Kebire KAYABAŞ
***
Melekleri rahat bırakın!…
Gazete ve televizyonlarda hemen hemen her gün okuduğum ve her seferinde çileden çıktığım bir haber var.
Çocuklara tecavüz, cinsel istismar, taciz... Adı ne olursa ne konulursa koyulsun benim için adı VAHŞET!...
Bu haberleri okuduğumda beni ikinci kere şok eden, bu vahşeti yapan insanların en yakın çevrelerinin olması... Daha da beteri Anne ve baba saydıkları kişilerin bu durumdan haberdar olmaları. Türkiye’de bu tür vahşetler çoğalmaya başladı. Ahlak çöküntüsünün en son durağı bu olsa gerek. Peki nedir bu toplumu bu ahlaksızlığı yapmaya süren neden? Hangi insanoğlu diye geçinenler, neden özellikle masum bedenlerde arıyor bu vicdansız mutluluğu? Gün öyle bir gün ki artık çocuklarımızı hiç kimseye emanet edemeyecek hale geldik maalesef. Toplum öyle çok korkar oldu ki çevreden, artık mecburen şüphelenir olduk insanlardan ve bu çirkinlikleri okudukça insan olduğumuzdan utanır olduk.
Vah diyerek geçmek yerine bu toplumu düzeltme yoluna gidilmelidir. En önemlisi de cezaların en şiddetlisine çarptırılmaları gerekir. Birkaç ay sonra delil yetersizliğinden ellerini-kollarını sallayarak dışarıda gezdirirseniz bu vicdansızları, toplumda daha çok okuruz bu haberleri.
Sadece bu konuda bile idamı getirseniz kimse buna hayır diyemez.
Çünkü bu sokaklarda işlenen o kadar olaylardan en vahim olanı bu olsa gerek.
Ve bugünün çocukları yarının geleceğiyse onları en savunmasız oldukları çocukluk dönemlerinde yeteri kadar koruyamıyorsak bu hepimizin ayıbıdır.
Suçu işleyen en çok 5 yıl yer çıkar, ama ya geride devletin korumasında büyümek zorunda kalan yüreği yaralı çocuklar nasıl içinden çıkaracak bu vahşeti?
Bedenlerindeki yaralar iyileşse bile içinden kolay atabilir mı yaşadıklarını?...
Ömrünün her döneminde hissetmeyecek mi acılarını? Ne kadar topluma adapte olabilecek? Kime ne kadar güvenebilecek? İleride bir gün karşısında gördüğünde nasıl tepki verecek? Suç islerse nasıl cezalandırılacak?
Birilerinin bu konuda daha duyarlı olması gerekiyor. Bu çocukların kimi 6 aylık, kimi 18 aylık, kimi 7 yaşında ve henüz Allah’ın melekleri...
Yaşıtları gibi sevgiyle büyümek yerine, hayatı böyle mi karşılamaları haklarına düşen...
Her türlü ahlak dişi olayları duymaya alıştığımız gibi, gittikçe artışı görünen bu tür vahşetleri daha fazla görmek istemiyoruz.
Türkiye Avrupa Birliği’ne hazırlanırken sadece göze girebilmek uğruna yaptığı bir takım yasa değişikliklerini bir kere daha gözden geçirmelidir.
Bazı suçlar ne olursa olsun affedilmemeli. Denetimler iyi yapılmalı.
Bu işlerden para kazanan, bu işlere yardım eden, gizleyen, yapan herkes cezalandırılmalı.
Bir çocuğun hayalini, hayatını yıkmaya çalışan herkes hak ettiği cezayı bulmalı.
Kebire KAYABAŞ
***
Yaşlanmak
Hayatın en gerçekçi yüzüdür yaslanmak...
Yüzünüze bakıldığında ortalama kaç yaşınızda olduğunuz tahmin edilebilir.
Yaşamak hayatı her haliyle tanımaktır ve her yeni gün bir şeyler öğrenmektir.
Yüzümüzdeki her iz, hayatin bize verdiği tecrübelerdir.
Yazar Ahmet Haşim, ömrü bir merdivene benzeterek şöyle demişti:
“Ağır ağır çıkacaksın bu merdivenlerden,
Eteklerinde güneş rengi bir yığın yaprak,
Ve bir zaman bakacaksın semaya ağlayarak...”
Peki yaşlılık nedir? Yaşlılığın çaresi var mıdır?
Az buçuk yaşlanmaya başladığımızda sorduğumuz ilk soru budur.
Gerçekten var mıdır böyle bir çare? Hangi krem sizin yaslılık belirtilerinizi gizler?
Hangi diyet sizi gençleştirir?
Kimi yapılacak hiçbir şeyin olmadığını söyler, kimi bunun önemli ölçüde yavaşlayacağını savunur.
Gerçekte kim olduğumuzu değil, nasıl göründüğümüzü düşünürüz hep.
Oysa en büyük gerçek, bizim hakkını vererek o yaşa kadar geldiğimizdir.
Acılar vardır, sevinçler vardır, öğrenilen değerler vardır, kayıplar vardır...
çok hüzünlendiğimizde artık dünyada hiçbir şeyin bizi mutlu etmediğini düşündüren şeylerin bile zamana yenilgisi vardır yaşlılıkta...
Her kıvrımında yüzünüzün, gözlerinizin altlarında yaşamın izleri vardır.
Artık ağrıyan ayaklar vardır. Hani yorulmak bilmeden koştuğunuz günleri aratan...
Her çeşit hastalıktan vardır. Gençken yediğiniz bol kalorili yiyecekleri özleten...
Belinizdeki hafif kamburluk, içinizde eski heyecanını korumayan dünya işleri...
Birçok yaşadıklarınızın size verdiği tecrübeyle etrafa verdiğiniz tavsiyeler...
Yaslanmak böyle bir şeydir işte.
Kabul etsek de etmesek de dünya döndükçe, aylar geçtikçe, yıllar bittikçe yaşlanırız.
Arkamızı döndüğümüzde hayata gülümseyebiliyorsak, her doğum günümüzde 1 mum fazla olsa ne çıkar?
Önemli olan rakamlar mı?
Hayatı dört dörtlük yaşamaktır rakamlar.
Doyasıya sevdiklerimizle birlikte olmaktır.
Dünya fanidir. Bize kalan yasadığımız anılarımız.
Yaslanmak güzeldir.
Yılları yaşatmanın aynaya yansıyan yüzüdür yaslılık.
O yüz ki nine, dede, teyze, amca, dayı dedirttiren.
O yüz ki torunlarla geçen her an.
Ve o yüz ki albümlerde hayata başka yerlerden bakan...
Kebire KAYABAŞ
***
Kadına Şiddet
Bir yürek var karşınızda "Kadın yüreği" sevgi dolu, o öyle bir yürek ki diğer adı ana yüreği, o öyle bir yürek ki adı eş, arkadaş, hayat yoldaşı.
Bir çiçek gibi düşünün kadınları, hayatınızın rengidir onlar. Onlarsız hayatın ne anlamı vardır?
Ama her ne kadar hayatın anlamı diyorsak da kadına şiddet günümüzde maalesef ki hâlâ uygulanıyor. Sebebi ne olursa olsun kadınlar şiddete maruz kalıyor.
Örnek vermek gerekirse:
Eve içkili gelen eş hele de morali de bozuksa hanımından çıkarıyor bütün hırsını.
Suçunu bastırmak ve kendi acizliğini kabul edemediğinden de hanımına şiddet uyguluyor.
Kıskançlıktan bazen de gözünü korkutmak için şiddet uyguluyor.
Ve daha sayamayacağımız nedenli veya nedensiz sebeplerden toplumumuzda şiddet görüyor kadınlarımız.
Maddi açıdan evin erkeğine bağımlı olan birçok kadınımız da bu şiddeti çekmek zorunda kalıyor. Bugün medyadan takip ettiğimizde kadınların gördüğü şiddetin boyutlarının da ne kadar büyük boyutlara geldiğini görüyoruz.
Kocası tarafından fuhşa sürüklenen kadının bunu istememesi üzerine çocuklarının gözünün önünde burnunu kesilmesi gibi...
Sırtına ateşle yazı yazılması gibi, vücudunda sigara söndürülmesi gibi...
Bu affedilemeyecek kadar büyük bir ayıp ve suçtur.
Bu tür şiddete maruz kalan kadınlarımızı devletimiz sığınma evlerine almaktadır.
Bugün "mor çatı" olarak adlandırılan yerlerde kalan birçok kadınımız gördüğü şiddet ve işkenceden kaçıp devlete sığınmışlardır.
Maalesef bu tür yerlerin de ne kadar az sayıda olduğunu görmekteyiz. Her ilimizde birden fazla kadın sığınma evlerine ihtiyaç vardır. Bu tür yerler çoğaltılarak kadınlara hem çalışıp hem hayatlarını yeniden kazanmanın yolları gösterilmelidir.
Bu tür şiddet olayları Kilis’te de görülüyor. Koca dayağından biran kadınlarımız karakola sığınıyor.
Gidecek hiçbir yerleri olmadığı için yeniden eve dönmek zorunda kalınca yeniden şiddete maruz kalıyorlar. Bu gerçekten kabul edilemez bir durumdur.
Bunun için halkımızın bu konuda duyarlı olması gerekmektedir. Eğitim çok önemlidir.
Kız çocuklarınızı mutlaka okutun. Asıl okuması gereken sizlerin kız çocuklarınızdır. Meslek sahibi olmuş aydın fikirli birey olarak yetişmeleri için buna ihtiyaç vardır.
Bu tür şiddet gören kadınlar maddi acıdan serbest olsalar, geçimlerini sağlayabilecek çocuklarına bakabilecek seviyede olsalar eminim ki eşlerinin şiddetine sessiz kalmayacaklardır. Okumasına izin verilmeyen, genç yasta evlendirilen, evden çıkarken de "Ölüm kapın artik, dönüm kapın değil!" diye gönderilen kızlarımız da mecburen bu şiddetlere boyun eğmek zorunda kalıyorlar. Dayak karsıdaki insanı sadece acıtmaz, yürekte bıraktığı izler çok daha derindir. Esas unutulmaması gereken kirik bir vazonun parçalarının birleşse de asla eskisi gibi durmayacağı gerçeğidir.
Kebire Kayabaş
****
Gurbette yaşamak…
Gurbet…. Ancak yaşayan bilir. İnsanın doğduğu yeri özlemesi, sevdiklerinden uzakta yaşaması gerçekten zordur.
Herkesin bir hikâyesi vardır. Kader herkesi bir nedenden dolayı gurbette ekmek arama peşine düşürmüştür.
“İnsanın doğduğu değil, doyduğu yer vatanıdır” deseler de hep insan doğduğu yerin izlemiyle yaşar.
Özellikle de özel günlerde...
Kimi otobüste bir yer bulup bayramda sevdikleriyle ailesiyle bir arada olmak için çabalar. Sayılı günler tez geçer ya...
Doyamadan yine yollara düşersiniz.
Yaz tatillerinde gurbetten sılaya dönüş vardır. Bir yaz ne çabuk bitmiştir. Okullar açılacak diye yine yollara düşersiniz.
Kimi askerden ailesini görmek için izine gelir. Ne güzel adetlerimizdendir. Yemek yapar, davet ederiz özlem duyduğumuz kişileri sofralarımıza... Selametle yollarız geriye.
Gurbete gelin giden gelinler ağıt yakarmış “Allı turnam bizim ele varırsan...” diye. Gözyaşları dökermiş.
Hele yolda bir tanımadığı kişiyle hemşeri çıksanız... Oturur, konuşacak o kadar şey bulursunuz ki...
Gurbet böyledir işte.
Kendinizi hep yalnız hissettirir. “Şimdi orada olmak vardı” diyerek baslarsınız özlemlerinize...
Birçok sevdiğinizden uzakta bir yaşam sürmek size çok zor gelir. Hayat her ne kadar sizi oyalasa da işleriyle insan hep doğduğu şehrin özlemiyle yaşar.
“Gidek şu Kilis’e de balcan, acur kurutmalık yapak, salçamızı, toz biberimizi çektirek, kahvaltılık zahter alak, katmer yiyek, gerebiç yapak, yaprak basak, sucuk, bastık yapak, şerbet içek doya doya, kıza çeyizlik yorgan alak, yemeni diktirek... Kalk hele şu Kilis’e gidek...”
Kebire KAYABAŞ
***
Dünyadaki ve Türkiye’deki ahlak çöküntüsü
Gazeteyi açıp okumaya başladığınızda veya internetten takip ettiğinizde o büyük gazetelerin bahsettiği haberler dikkatinizi çekiyor mu?
Peki ya saatini hiç kaçırmadan her hafta acaba ne olacak diye kanaldan kanala dolandığınız o pembe dizilerde yaşananlar dikkatinizi çekiyor mu?
Dünyada ve Türkiye’de yaşanan o kadar çok ahlak dışı haber okuyoruz ki, bazen hayretler içinde kalmamak elde değil. İnsan olduğumdan bile utanıyorum bazen... Her geçen gün bazı şeylere alışmaya başladık iyice. “Ya duydun mu şurada şu yazıyordu” diye anlatırken bile bir insanoğlunun ne kadar vahşi, ne kadar cani, ne kadar korkusuz, ne kadar bencil, ne kadar ahlaksız olabileceğini de görmekteyiz.
Bir Türk gazetesini elinize alıp okumaya başladığınızda arka sayfada kim olduğunu bile bilmediğiniz yabancı bir mankenin bikinili pozuyla karsınızdaki insanların yanında ne kadar mahcup düştüğümüzü de bir duşunun. Derdinize derman bulmak amalli yazı köşelerindedertli insanların gönderdiği mektupları görünce de hayrete düşüyorsunuz.
Toplumun genel ahlak düzeyinin altlara düştüğü şu günlerde, her yeni gün kötü bir haber. Ve soruyorum: “Sizce neden bu hale geldik?” Bir yerlerde namus cinayetleri işleniyor, bir yerlerde “Bırakın herkes dilediği gibi yaşasın” deniliyor.
Televizyondaki dizileri izlerken konulara bakacak olursanız yine aynı şeyleri görüyoruz.
Dizilerde işlenen konular bile sıra dışı. Halkın karşısına koydukları TV programları toplumun ahlak seviyesini bozuyor. Oradaki yaşanan bir senaryoyu gerçek hayatta duymaya başlıyorsunuz.
Hiçbir eğitici ve öğretici program onların reytingini geçemiyor. Neden? Çünkü halk haftanın her günü bir şekilde bu dizilerin esiri oluyor. Kaçırdığına üzülüyor ve bütün işini-gücünü bırakıp dizinin başlama saatini bekliyor heyecanla... Konular Brezilya dizilerinden daha da karışık ve çarpık ilişkiler...
Sabah programları ve programları sunanlar hiç çekinmeden ekranda kavga ediyorlar.
Programın konukları istediği gibi programı terk edip istediği gibi küfürler edebiliyor.
Ve günün her saati çocuklarınızı ekranın başında takip edemiyorsunuz. Lütfen dizilerdeki konularınızı iyi düşünerek yazın. Türk toplumunun ahlak, örf, adet ve geleneklerine uygun bir şekilde seçin. Bir yerlerde sizi izleyen kişilerin bundan rahatsızlık duyabileceğini de göz önünde bulundurun.
Eğitici ve öğretici konular seçin. Reyting uğruna ekrana taşınan kavgalar, tartışmaların yerine halkın ve özellikle çocuklarımızın kültür seviyelerini arttıracak faydalı programlar koyun. İnsanlar bunları izlesin.
Vurdulu-kırdılı diziler yerine kahkaha atabileceğimiz komedi programları koyun, bir şeyler verin bizlere, bir şeyler almayın!...
Dünyadaki ve Türkiye’deki AHLAK ÇÖKÜŞÜNE DUR DİYELİM. Çocuk yetiştiren bireyler olarak yeni neslin bu tür programlardan etkilenmesine karşıyız. Sizin kazancınız geleceğiniz olsun. Geleceğimiz için temiz programlar izlemek istiyoruz.
Kebire KAYABAŞ
***
Azim ve başarı
Her insanin bir hayali vardır ve o hayali gerçeklestirmesi için de zamana ihtiyacı vardır.
Azimdir sizi başarıya adım adım yaklaştıran...
Bir bir ağır ağır, ama öğreterek...
Her şey istediğimiz gibi olmuyor hayatımızda. Doğar doğmaz şanslı olamıyoruz. Hayatı öğrenmenin en gerçekçi yönüdür yaşamak ve mücadele vermek.
Birçok isteklerimiz sıra sıra dizilir önümüzde ve biz en gerekli olanından başlayarak tek tek gerçekleştirmek isteriz hayallerimizi.
Umutlar tükenmek bilmeyen dünya zevkleri...
Ve bu istekler karşısında sürekli çalışması gereken insanoğlu...
Belki de hayatin gerçekliğidir azim. Mücadele... Hep bir şeylerin devamı için umut beslemek...
Çok insan biliyorum yoktan var olmuş. Hani hayata sıfırdan başlamak derler ya aynen öyle.
Sokaklarda hayatı tanırsınız. Yokluğu bildiğiniz için çaba gösterirsiniz ve öğrendiğiniz her aşama sizi daha bilgili, daha usta, daha başarılı kılar.
Sorumluluğu öğrenirsiniz ve pembe gözlüğü çıkarıp hayata daha şeffaf bakarsınız, daha gerçekçi...
Her adımı dikkatli atmak istersiniz. Nokta değil, virgül koyarsınız her işinize. Ağır ağır ilerleseniz de sonucu az-çok gözünüzde kestirirsiniz.
Ve bir gün gelir fidan ağaca dönüşür, dalları olur. Kimi kiminden büyük, kimi kiminden kuvvetli, kimi kiminden faydalı...
Başarılarınızdır o dallar. Ve siz artık bir yere gelmişsinizdir.
En güzel hayatı bu şekilde yaşamak olsa gerek. Yoksa hazır para emeksiz paradır.
Ve sizin olmayan hiçbir şey sizin değildir. Esas sahibinindir. Çünkü onun gösterdiği çaba ve azimdir.
Nice engeller vardır insanoğlunun önünde, nice zorluklar, nice imkansızlıklar, ama yine de azim varsa yüreğimizde ne olursa olsun başarı hep yolumuza çıkacak, hak ve adaletin doğrultusunda bizi bulacaktır.
Bir gül bile ne kadar güzeldir, ama dikenleri elimize batar, güzel bir çiçektir, lakin size zarar verebilir. Önemsemediğimiz şeylerde bile engeller hep vardır.
Başarı öyle bir anda gelir ki siz bile şaşırırsınız ve tek tek tırmandığınız başarı merdiveninin belki de çıkılacak daha çok basamağı vardır, ama geriye baktığınızda yine de çok yol kat etmiş olmanın haklı gururunu duyarsınız benliğinizde.
Ve her gün yeni bir azimle, yeni bir başarıyla yaşamaktır hayat. Umutlar ve istekler tükenmedikçe onlar da asla yok olmazlar.
Kebire KAYABAŞ
****
Yerin dibindeyiz!...
Dün gündemdeki haberlerden birisi de Ankara’da, bankada yapılan son yılların en planlı hırsızlık olayıydı.
Rögar kapaklarından giren hırsızlar, 300 metre tünel kazarak bankaya girip kasadan değerli eşya, para ve bazı belgeleri alarak yok olmuşlardı.
Tünelin bu kadar ustaca kazılması da gerçekten ilginçti.
Peki, Türkiye’nin çoğunluğu Müslümanlardan oluşuyorsa bu gittikçe artan hırsızlık olaylarına ne demeliyiz?
Artık bırakın eve girmeyi, işyerini soymayı yolda dolmuş beklerken bile çantanızı çalıyorlar.
Adı değişik değişik... Kimi kapkaççı, kimi tinerci, kimi hırsız, kimi yankesici...
Her gün birbirinden ilginç hırsızlık olaylarını okuyoruz.
Yokluk öyle bir hale gelmiş ki insanlar marketlerden 1 paket şeker çalar olmuş.
Suçüstü yakalayınca “Neden çaldın?” diye sorduğunuzda, “Çocuklarım aç oldukları için mecbur kaldım. Çayı şekersiz içmesinler diye çaldım” diyorlar. Bu gerçekten yürek sızlatan bir durum.
Bu seviyeye gelmiş insan sayısı gün geçtikçe de çoğalıyor.
Hani enflasyon düşmüştü, hani Türkiye refaha kavuşmuştu?
Bütün bu yaşananlar bir tarafta, hükümet başka meselelerle uğraşıyor.
Bir söz vardır, tok açın halinden anlamaz diye.
Siz nasılsa size bir ömür yetecek servete kavuştunuz. Yalnız siz değil çocuklarınız, damatlarınız bile bir ömür boyu artık rahat.
Ama şöyle bir bakin çevreye. İnsanlar bir bir işyerlerine kilit vuruyor. Emek emek biriktirdiklerini tüketiyorlar, hırsızlık artmış, insanlar çaresiz, kredi kartlarının hileli kurtarıcılığı faizlere dönüşmüş, insanlar perişan, babalar çocukları için hırsız olmuş...
Benzin fiyatları artmış, pirinç bile mutfakta lüks olmuş.
Siz çıkıp da “Bu ülkede her şey yolunda” diyemezsiniz.
Çünkü hiçbir şey normal değil. İnsanlar bile artık hayal gücünü zorlamaya başlamış.
Utanç yerini cesarete bırakmış. Yokluğun içinde çırpınan çıkış yolu arayanlar artık yerin dibinde arıyor umutlarını.
Filmlere bile taş çıkarır planlar yapılıyor. Film gibi millet olduk zaten.s
Günah dediklerimiz çoğalırken, günahsızlar neden hâlâ sessiz kalıyor?
Hep sessiz mi kalacak, kendince çareler mi arayacak?
Dipteyiz. Hem de yerin en dibinde...
Kebire KAYABAŞ
***
SOKAK çocukları
Onları bazen kaldırım köşelerinde, bazen köprü altlarında, bazen parklarda yatarken görürsünüz.
Onların bir adı vardır aslında, ama dışlandıklarından mıdır nedir sokak çocuğu deriz.
Her insan şanslı doğamıyor maalesef. Onların hayati hep acı, yokluk ve hüzündür aslında.
Yeni adı ‘tinerci’ olmuş bu çocukların. Mutluluğu onda bulmadığı kesin, ama ucuz mutluluk adına avuntu belki hissettikleri. Onlar sokak çocuğu. Aileleri yok. Evleri yok. Nüfus cüzdanları yok.
Kim olduğunu bile bilmiyor bazısı. Acaba anne ve baba nasıl bir şey?
Öyle süslü odaları yok onların. Kaldırımlar, apartman girişleri, inşaat halindeki binalardır meskenleri.
Nereye gidecekler ki? Sıcak bir kucak yok onları bağrına basacak. Yavrum diye başını okşayacak.
Vebali gibi kaçar onlardan insanlar. Yüzlerini buruştururlar. Hor bakışlar hep aynıdır. Defol! benden uzak dur, diye itelerler. Aslında ortada iki insan vardır: Biri şanslı, biri şanssız.
Selpak mendil satarlar. Islanmış gözyaşlarını iyi bilirler çünkü.
Otomobillerin camını silerler. Hayatlarını temizlemek istercesine.
Dilenirler cami avlularında. Aslında sevgidir asıl ihtiyacı olan. Onu dilenmektedir. Bilir ki Allah’a yakın olan merhametli olur, verir eline üç-beş kuruş.
Okulları yoktur. Hayata erken başlamaktır, hiç kolejde okuyanlara özenmezler. Çünkü hayali bile imkânsızdır onlar için. Onlar soğuk kış günlerinde eski bir paltoya sarılırlar. Isıtsın yüreklerini diye.
Aslında her çocuk masum değil midir? Eski yırtık üstleri mi onları diğerlerinden ayırt eden?
Bayramları bilmezler. Her bayram geldiğinde etraftaki değişikliklerden anlarlar. Harçlık isteseler kim verir ki? Karşılıksız sevgilere yüreğini kapatmış o kadar insan varken...
onların rüyaları da hayalleri de hep karmakarışıktır. Bir anne dediği ikinci kere girer mi rüyasına? Ya baba dediği, beraber araba oynadığı adam. Yolda gördüğü iyi bir yaşlı amcadır o aslında.
Ondan girmiştir babası olarak düşlerine...
Ama kocaman yüreği vardır. Kuru ekmeğini ikiye böler. Zeytinin 3 tanesini kendi yer, diğerlerini Ali’ye verir. Hayat paylaşmaktır. O bunu 6 yaşındayken Öğrenir. Oysa 60 yaşında bunu anlayamayan amcalar vardır çevrede. Herkes bir şeyler için kavga eder durur. O hayat için savaş verir. Lunapark önlerinde gülüşen çocuklara dalar... Boynu bükük... Onlar güldükçe kendini onların yerine koyar. Oysa bir simit satması lazımdır... Sıcak sıcak, diye bağırması gerektir.
Onların tek babası Devlet Baba’dır. İhtiyacı olan bu çocuklara yardım elini uzatalım... Hep birlikte. Yapacak bir şeyler mutlaka vardır. Sokaklarda onlardan çok var. Söyler misiniz kimin seçimi kendi elindedir ki doğarken?