Sayın Rektör Hoş Geldin
M. Cemal ÇİFTÇİGÜZELİ
Kilis 7 Aralık Üniversitesi’ne asaleten bir rektör ataması gerçekleşti. YÖK tarafından seçilen üç aday adayı arasında rektör vekili Prof. Şükrü Karataş yoktu. Kilisli hemşehrimiz, dekanımız sevgili Prof. Dr. Hikmet Celkan’ın da ismine rastlanmadı.
Üç sürpriz isim Prof. İsmail Güvenç, Prof. Ahmet H. Aydın ve Prof. Kâmuran Güçlü aday adayı olarak açıklandı. Prof. Ahmet Hamdi Aydın rektörler açıklanmadan önce Kilis’e teşrif ederek kentimizi tanıdı, insanlarımızı gördü, sivil toplum kuruluşlarımızı ziyaret etti. Biyografisinde 2. Uluslararası Mikrokredi Vasıtasıyla Yoksulluğun Azaltılması Konferansı Yürütme Kurulu Başkanlığı (Kahramanmaraş) dikkat çekti. TVME/E Devlet Projesi araştırması da öyle.
GENÇ REKTÖRLER; VİRA BİSMİLLAH!
Üç genç akademisyenimizden sadece Prof. Aydın’ı tanımış olduk.
Prof. İsmail Güvenç’in dağarcığında neler var bilmiyoruz. Planı, programı nedir henüz meçhul. Elbette gerçekleştirilecek hususların tümü kadro ve kaynağa dayanır, yasal, etik, uygulanabilir, ufuk gösterebilen temalar olması da şart.
Ülkemizde ise maalesef üretim, paylaşma, fedakârlık, gayret, çalışma sorumluluk almış insanlarımızın özelliğine göre değişiyor. Bir yöneticinin eğer çalışmalarına 24 saat bile az geliyorsa, kendisinden gelen bir yansıma ile bir sonrakiler de 25. saatten dakika almaya başlıyor.
KİLİS, KÜÇÜK KAYSERİ OLABİLİR Mİ?
Sayın Hocam Prof. Güvenç, Erciyes Üniversitesi Safiye Çırıkçıoğlu Meslek Yüksek Okulu’ndan geliyorsunuz. Onca birikim, tecrübe, bilgi ve muhiti de birlikte getiriyorsunuz Kilis’e. Dilerim Kilis, küçük bir Kayseri olsun. Üniversitemizin nüfusu 10 binleri aşsın. Cazip bir akademi kampüsü oluşsun. Bu konuda İstanbul Kilis Vakfı hiçbir fedakârlıktan kaçınmadı, kaçınmaz da. Böyle bir avantajınızın olduğunu her zaman hatırlayın. Kilisli hayırsever İstanbul’daki işadamları her zaman yanınızda olacaklar.
Sadece bu mu? Elbette ki hayır. 300’ü aşkın Kilisli akademisyen hemşehrilerimiz de öyle, entelektüel ahlâk sahibi aydın sorumluluğu taşıyan insanlarımız da öyle.
Sizin programınıza girebilecek ve eğer uygun görülür, makûl karşılanırsa dosyanızda bulunmasını istediğim hususları müsaade ederseniz arz edeyim:
SURİYE ve GAZİANTEP ARASINDA SIKIŞMIŞ BİR KENT
1) Gaziantep ve Halep Üniversiteli ile çok iyi ilişkiler geliştirilmeli, sıkı-fıkı olunmalı.
2) Kilis’in komşuları Gaziantep ve Suriye’dir. Kilis insanının geninde ticarete karşı müthiş bir damar var. Dolayısıyla üniversitemizde ticareti kaşıyan fakülte ve yabancı dil okullarının olması faydalıdır. Suriye, Türkoloji bölümü açtığına göre, bunun bir karşılığı olmalı diye düşünüyorum.
3) Üniversitemiz insana endeksli proje üretmelidir. Odak noktası da gençlerimiz olmalıdır. Tek kelime ile gençlere yatırım yapmalıyız.
4) Kilis mutfağı bilimsel araştırmaların hedefi olmalı. Bunu inanç turizmi çalışmaları takip etmelidir.
5) Bölgede çok sayıda kamuoyu araştırması yapılmalı, bazı gerçekler ortaya çıkarılmalıdır. Mesela bölgeni en bariz hastalığı nedir? 27 bin 87 ilköğretim ve lise eğitimi gören çocuklarımızın tercihi nelerdir? vs...
KİLİS’E KİLİS ZİRVESİ YAKIŞIR
6) Sivil toplum kuruluşlarımız ile dirsek teması hiç eksik olmamalıdır. Kilis dışındaki Kilislilerle ve de sivil toplum kuruluşlarımız ile mutlaka ve mutlaka temas kurulmalıdır.
7) Bir Kilis Kurultayı veya Zirvesi yapılmalıdır. Bunun ilkini Ankara’da gerçekleştirdik. İkincisi Kilis’te olmalı.
8) Kilis’in il oluşunun yıldönümleri ve Fransız işgalinden kurtuluşumuzun sene-i devriyesi olan 7 Aralık (üniversitemize de ismini verdi) tarihleri yeni nesillere iyi anlatılmalı, kutlamanın amacı iyi vurgulanmalı, kimlik iyi tespit edilmelidir.
9) Kilis’te kaybolmaya başlayan (köşkerlik, sabunculuk, nacarlık, folklor, ciltçilik, vs.) gibi Türk el zanaatları ve sanatları nostaljik de olsa gün yüzüne yeniden taşınmalıdır. Bu meslekleri istenirse sıralayabiliriz.
10) Ravanda Kalesi, Oylum Höyük kazıları ve restore edilen sokaklarımızın tanıtımı yapılmalıdır.
GENÇLERE YATIRIM PROGRAMI
11) İşsiz üniversite mezunu olunmaması için meslek bilgi merkezleri devreye sokulmalıdır.
12) Üniversiteli gençlerimizin rahatlıkla gidebileceği sosyal tesisler, konukevleri, lokaller hayata geçirilmelidir.
13) Halk Eğitim Merkezleri ile temas kurulmalı, katkı verilmelidir. Halk ile iç içe olunmalıdır. Kilis’in üniversite kenti olduğu kendini belli etmelidir.
14) Yeni açılacak bölümler reel olmalı, bölge gerçeği ile örtüşmemi. İş alanlarına yakın olmalı. Teknokent programına uygun girişimler başlatılmalı. Mikrokredi konusu anlatılmalı ve aktarılmalıdır.
15) Kilis Tarihi, Kilis Ansiklopedisi, Kilis Kültürü ve Mutfağı araştırma konusu olmalı, kitaplaşmalı, internete girmeli. Harika bir internet sitesine sahip olunmalıdır.
16) Halen 2 bin 47 öğrencisi bulunan (bu yılki kayıtlar hariç) ve total 444 mezun veren üniversitemiz gençlerle birebir temas halinde olacak birimleri kurmalı. Mezun olanlar bile bundan nasibini almalı.
ODALAR, SENDİKALAR ve STK’LARLA DİRSEK TEMASI
17) Zeytincilik, fıstıkçılık, bağcılık, yorgancılık vs. konularında son gelişmeler takip edilmeli, pazar arayışlarına yardımcı olunmalıdır.
18) Köyden Kilis’e, Kilis’ten metropollere göçün nedenleri araştırılmalıdır. Çözümü üzerinde araştırma yapılmalıdır.
19) Üreticiler, odalar, sendikalar, STK’ler çeşitli vesilelerle motive edilmeli, sorunları dinlenmeli, üniversite ile işbirliği gerçekleştirmeli.
20) Türkiye-Suriye Bölgelerarası İşbirliği Programında üniversitemiz temsil edilmeli. Hukuki sorunlar varsa en azından gözlemci olabilmelidir. Kararların takibi sağlanmalıdır. Öncüpınar’da kurulacak alışveriş merkezi gibi. Akil adamlarımızı da ihmal etmeyin, sakın.
YENİ SEKTÖRLER GİRMELİ KİLİS’E
21) Kilis’te öne çıkan sektörler araştırılmalı, yeni ve çağdaş sektörlerin de kente girmesi konusunda araştırmalar yapılmalıdır. Çünkü Kilis Üniversitesiyle kalkınacaktır. Üniversitemizin insana ve sektörlere yaptığı projelerle, programlarla atılım gerçekleştirecektir.
Sakın bunlar üniversitenin görevleri içinde değil falan demeyin lütfen. “Kaynağı ve kadroyu nereden bulacağım” diye de sormayın. Bunları ben de biliyorum. Önce aydınlarımızın böyle bir endişe taşıması yeter. Bu sorunların çözümünü araştırmak için rüyasını görmek bile bir adamdır. Siz de bize, yani fikir emekçilerine düşen bir görev varsa hatırlatın. Hatta emredin.
AYDIN SORUMLULUĞU HERKES İÇİN ŞART
Sayın İsmail Güvenç, Sevgili Hocam, Aziz Rektörüm heyecanımı ve gevezeliğimi bağışlayın. Daha aktaracağım çok şey var size. Bir aydın sorumluluğu içinde hareket etmek görevim benim. Ankara’ya de gelirseniz konuğumuz olmanız beni ve arkadaş grubumuzu mutlu eder.
Sayın Rektör hoş geldiniz Kilis’e.
Telaşınız çıksın, yine hatırlatmalarımız devam edecek.
***
Hoş Geldin Evimize
M. Cemal ÇİFTÇİGÜZELİ
Recep, Şaban ve Ramazan ayları bir yılın kutlu zaman diliminde yer alır. Özellikleri ve güzellikleri vardır. Çağrıları mevcuttur. Üstelik mesaj dolu. Dolayısıyla öyle bir gelenek oluşturmuştur ki, bu aylarda doğan insanlarımız, O’nun adını alır.
Kardeşim Ayhan’ın göbek ismi Recep’tir. Çünkü bu ayda doğmuştur. Rahmetli ailem bu geleneği sürdürmüş, günümüze aktarmıştır. Bir başka güzel geleneğimiz de yeni doğan bebeklere atadede ve ninelerinin ismini vermektir. Benim adım dedem merhumdan kaynaklanmaktadır. Kız kardeşim Hatice’nin de öyle. Babaannemin ismiydi.
DUA, NİYAZ ve HAMDÜSENA
Ramazan evlerimize, sokaklarımıza, bulvarlarımıza, kentlerimize ve ülkemize hoş geldi. Bu ayın şivesi ve lehçesi de üç aylarla başlayan ve Ramazan Bayramı’yla noktalanacak özellik taşıyan bir tat ve dildir. Alemlerin Rabbi olan Allah’ımıza karşı dua, niyaz, hamdüsena zirveye bu ayda çıkar. Diller ve gönüller hep şık olandan yanadır. Fotoğraflardaki buğulu ve fluluklar gitmiş, yerini netliğe bırakmıştır.
İnanan için, her şeyin bir muhasebesi olacağı muhakkaktır.
Bir hesap günü akların ve karaların ayrılacağı gerçektir.
Bu derinliği keşfetmek büyük bir haz verir.
Hepimize kolay gelsin.
Sayılı gündür, tez geçer; dün bir, bugün iki derken Ramazan’ın son cuması camilerde bayramın bir müjdecisidir. Artık birkaç adım kalmıştır.
VİCDAN MUHASEBESİ YAPMAK
“Nerede o eski Ramazanlar!” demek için artık çok geç.
Ama bir gerçek var ki; kinle, nefretle, bulantıyla yaşayanlar için bir ışık ve çare daha görünmüştü. Sevgi, şefkat, diyalog, hoşgörü, iletişim kapıları açılmıştır.
Hepimizi görüntüleyen kamerada ekrana yansıdıklarıyla sil baştan bir vicdan muhasebe yapmak, biri otokontrolde bulunmak, bir bakıma yeni bir çekime hazırlanmak için taze bir fırsatı değerlendirmektir Ramazan. İçinde ibadet vardır, şükür vardır, heyecan vardır, yardımı ve katkı vardır. Zaten biz istesek de istemesek de bir müddet sonra bizi terk edecek, bu gufranla tüllenen ay Ramazan.
Örf, gelenek; adet zaten yer etmemişse gidecek. Yok eğer taban bulmuşsa Ramazan; daha da tebessümle odalarımıza kadar girecek. İşte o paylaşılan sofralar, işte o üretme ve yardım yarışları, paylaşma keyifleri, lezzetleri; tatları...
AÇ’IN HALİNDEN ANLAMAK
Ramazan’ın bir sırrı var inanın: Ruhaniyeti ve nuraniyeti!... Manasıyla ihtişamı örtüşür, insanlara yansır. Zengin fakirin, tok aç’ın halinden anlar. 600 bin açlık sınırında olan insanın ülkemizdeki durumuna dikkat çekilir, “israf etmeyin” denir Ramazan’da.
Türkiye’deki israf ile 2 milyon 739 bin derslikli 171 bin adet okul veya 3 milyon 379 bin yataklı 11 bin 236 adet hastane yahut 68 milyon vatandaşımıza yıllık 3147 YTL sürekli “vatandaşlık geliri” verilebilinir. Yeter ki israf edilmesin. Gereksiz, amaçsız, yararsız faaliyetlerde bulunulmasın.
RAMAZAN’IN LEVHALARI
Ramazan’ın böyle hatırlatmaları vardır.
İşaret levhaları mevcuttur; geçilmez, dur, dikkat, yaya yolu, kaygan yol, sürat yapma gibi, girilmez, dönülmez gibi. Bu işaretlere uyulmazsa ne olacağını her gün gazetelerde okuyor, medyada yansımasını görüyoruz.
Ramazan ve oruç ruhi gelişmeyi de sağlıyor. Yaşamakla sabit. Tıbben tespit edilmiş bir hakikat. Vakti bir başka algılamaktır aynı zamanda. Alışılmışın dışında bir değişik duyuştur, duruştur.
Teravihteki saflar ve birliktelikler, ardından yakarışlar, dualar rengine, boyuna, kilosuna, unvanına, makamına bakılmaksızın bir dayanışmanın resmidir. Muhtaç olduğumuz renkli tablodur. Keşke hep tuvallerde böylesi renkler coşsa.
Ramazan insana yatırım yapmak için bir fırsattır. Gönüller rikkatle çarpar, her taraf derin bir büyünün etkisine girer. Vefa, sefaya inat gündeme taşınır.
Kendimizi dinlemek için artık zaman ayırabiliriz.
NEFRETTEN KURTULMAK, ŞEFKATE, SEVGİYE SARILMAK
Gönüllerimizle konuşabilir, sinemizin sesini duyabilir, iliklerimize kadar işlemiş hoşgörü, sevgi, tolerans, şefkati yeniden yakalayabiliriz. Hem de kaybetmemek üzere. Dünyanın malı dünyada kalıyor. Seni kurtaracak bir eserin de yoksa vay haline, vay halimize. Artık ruhlarımızı ramazanlaştırmalıyız.
Gerilimden, kavgadan, hasetlikten, kinden, nefretten, tembellikten, hantallıktan, taassuptan, cimrilikten, geri kalmışlıktan kurtulmak için de bir fırsattır, böyle bir değişim yakalamak için de bir imkândır Ramazan. Gönülleri, kalpleri uyandırmaktır. Işığı ve ufku görmektir. Sabrı yaşamaktır. Düşünceleri yenilemektir, tazeye ulaşmaktır. Vesveseye galip gelmektir.
Oruç ile iktisat arasında ciddi bir bağ vardır. Disiplinli olmayı da sağlar. İstediğin şeyi, istediğin zaman yapamazsın. Sorumluluk almaktır oruç. Meyvesi de bayramdır. Hayır için fırsattır. Helal nimetlerle, emaneti muhafaza etmektir. Kendimizi hazırlamak ve hatırlamaktır. İnsani vicdani etik meseliyeti duymaktır.
İMTİHANA HAZIRLANMA
Yaşamışlığımla sabit, Ramazan düşüncelerim bunlar.
Kendime söylüyorum bunları, hatırlatıyorum. Dikkatimi çekiyorum. “Ala külli hal bil ki öleceksin.” Kendi kendime anahtar soruları veriyorum. Cevabını Ramazan’ın uhreviliğinde, coşkusunda, neticesinde buluyorum.
Ramazan-ı Şerif hoş geldin!...
***
Hop Demek Yerine Hop Hop Demek
M. Cemal ÇİFTÇİGÜZELİ
Bu başlık da nereden aklıma geldi doğrusu hiç düşünmedim. Galiba Aziz Nesin’in hikâyelerinden olsa gerek. O muzip yazarın böylesine öyküleri, kitapları vardır. Mesela “Hoptirininnam”, mesela “Hop Dedik” falan.
“Hop dedik” amiyane tarifiyle “dur bakalım, nereye böyle “ anlamında kullanılıyor. Zaten bene de öyle algılıyorum her seferinde. Dur bakalım nereye?...
SIRTINIZDA KAMBURU OLSUN İSTER MİSİNİZ?
Bazı hususlar vardır ki gönül işidir. Kimse kimseyi zorlayamaz, “Neden böyle yaptın?” diyemez. Hayır işleri gibi, yardımlaşma, dayanışma gibi. Sivil toplum kuruluşlarında görev alma gibi. Sizin aday olmadığınız bir temsilciliğe, sorumluluğa hiçbir mesuliyetiniz de olmaz. Eğer aday olursanız o sorumluluğu yerine getirmeye mecbur ve mahkûmsunuz. Hakkını vermezseniz beceriksizliğiniz, vurdum duymazlığınız, güven vermeyişiniz ömür boyu kambur gibi sırtınızda büyür de büyür. Yahut çocukların anlayışıyla, algılamasıyla Pinokyo’nunki gibi burnunuz büyüdükçe büyür.
İstanbul’un Eminönü, Ankara’nın Altındağ, İzmir’in Konak, Adana’nın Eskisaat, Gaziantep’in Maarif veya Kırkayak, yahut Yabanhane semtleri kentin en eski ve tarihi dokusunu taşıyan yerlerdir. Şimdi bunların çoğu da ya ilçe, ya belediyedir. Ya da SİT alanıdır.
ÖDÜLE DOYMAYANLAR, DUA ve ALKIŞ ALANLAR
Eminönü Belediye Başkanı sevgili dostumu, Malatyalı Nevzat Er ödülü doymuyor. Gerçi Eminönü bu seçimlerde Fatih ilçesine bağlandı, ama Nevzat Er’in hizmetlerinin bir başka ilçeden devam edeceğine inanıyorum. Halen yaşadığım Ankara’da ise Altındağ Belediyesi Tarihi Kentler Birliği’nden ödül aldı. Daha taze, dumanı tüten bir ödül. Değerli dostum eski Vali Yardımcısı Veysel Tiryaki sessiz, ama en önde gidiyor. Her etkinliğini; gerek mektupla, gerek telefon ile ve gerekse cep telefonuma ileti ile mutlaka gönderir.
Altındağ, iki sokak ile (İnci ve Dutlu) Tarihi ve Kültürel Mirası Koruma Proje ve Uygulamalarını Özendirme Yarışması’nda örnek seçildi.
Dr. Asım Güzelbey de törende vardı. Kimler ödül aldı derseniz, sayayım; Amasra, Bursa, Eyüp, Tarsus. Konak, Osmangazi, Odunpazarı, Şehitkâmil, Niksar, Talas, Kars, Bergama, Manisa, Uşak, Malazgirt, Kütahya, Çanakkale, Kadıköy, Şanlıurfa, Birgi, Develi belediyeleri kenetlerin kültürel değerlerinin korunup yaşatılmasına yaptıkları katkılardan dolayı ödüllendirildiler. Kimisi şatoyu, kimisi mevlevihaneyi, kimisi bir medreseyi ihya etmiş, sokağını aslına kavuşturmuş vs...
50 YIL ÖNCE 50 YIL SONRA SORUNLARDA DURUM
Aralarında Kilis’i arıyorum, fotoğrafta Asım Güzelbey’in yanında Abdi Bulut Bey de olsa ve vardı diye aklımdan geçiriyorum.
Adeta biri bana hem de yüksek sesle “hop hop” diyor “dur bakalım, nereye?!”
Bu kadar mı zor böylesine bir ödül almak, yoksa çok daha elzem işler mi var? 50 yıl önce de Kilis’te su sorunu tartışılırdı, üzüm v e zeytin fiyatları sorun edilirdi bugün de!
Biraza da kıyık Başkent’e batsın, İstanbul ve İzmir’de batsın. Kilis amaçlı nerede STK varsa o kentlerde toplu iğne acısı doyulsun.
AT BİNENİN, KILIÇ KUŞANANIN
İngiltere Büyükelçiliği Ankara’da farklı bir organizasyona “merhaba” dedi. İngiltere, ABD, Norveç, Finlandiya, Yunanistan, Etiyopya (Habeşistan), Rusya Büyükelçilikleri diplomatlarının da katıldığı Red Lien Club’daki etkinlikte Elazığ gecesi düzenlendi, yörenin mutfak lezzeti ve müziği tanıtıldı.
Yükümlülük ise iki Elazığlı işadamının üstündeydi: Zafer Çelik ve Zafer Yumru.
Size bir şey hatırlatayım mı, burada sadece tereyağlı pilav, içliköfte, kavurma, üzüm ve Elazığ ekmeği yenmiyor, iş de kotarılıyor, tanıtım da yapılıyor, bağlantılar gerçekleştiriliyor, yabancı sermayeye kapı aralanıyor, Elazığ ürünlerine dış pazar bulunuyor. Dahası ver saymayayım.
DÜŞÜNMEZSEN KAŞINIRSIN
Şık bir şey değil mi? Çok masraflı da değil üstelik. Bütün dünyayı davet etmiyorsunuz. 40-50 kişilik bir grup, üstelik üst bir grup.
Yani şimdi bunu büyük şehirlerde imkânı ve kadrosu, yahut STK’da kaynağı olan Kilisliler yapamaz mı? Bal gibi yapar.
Kilis’i temsil edenler ve yönetenler bir kere daha düşünmeli, neyi nerede teslim aldı, nereye getirdi, grafikteki irtifa neyi gösteriyor. Bunların dışındakiler bin defa düşünmeli. Böyle bir fırsata rıza gösterdiği, imkân tanıdığı için iyi mi etti, kötü mü?
Yeni öğretim yılının ana temasının “israf” olması dolayısıyla bütün valiliklere yazılar gitti. Ekmek israfının Türkiye genelindeki maliyeti 600 milyon YTL. Bu sadece ekmeğin. Türkiye İsrafı Önleme Vakfı sırf ekmek için 25 çeşit proje geliştirdi. Bunlardan üçü de Kilis Mutfağı’ndan: Ekmek aşı, tirit ve çürütme.
TİRİT Mİ, TISKIT MI?
Rahmetli Ahmet Serkant’ın “Annemin Kilis Yemekleri” adlı kitabına göre her üçü için de 6 kişilik bu yemeklere mutlaka 6 adet kuru ekmek gerek. Dolayısıyla ekmekler kurusa bile değerlendirilebilinir.
Nereden nereye geldik. Bütün bunları temsilcilere ve yönetenlere birimizin hatırlatması gerek. Sonrasında ıstıfıl olsun...
***
Şaştım kaldım bu işe!
M. Cemal ÇİFTÇİGÜZELİ
Prof. Aziz Akgül’ü aradım Ankara’da.
Çankaya’daki ofisinde buluştuk.
Topraksız tarım ve topraksız mikrosera yazılarım üzerine Tarım İl Müdürlüğümüz değil de bazı çiftçilerimiz aradı. Bu konuda bilgi ve belgeler istediler. Prof. Akgül Kilis’e gönderdi. Ama ellerine geçmemiş. Yeniden gönderdi Aziz Akgül. Bu defa kargo ile ev adreslerine postaladı bilgi ve belgeleri.
YOKSULLUĞUN AZALTILMASI, REFAHIN YAYGINLAŞMASI
Kilis’teki bir üreteci, daha doğrusu dar gelirli daha iyi beslenmesi için ve kendi kendilerine gelir getirici bir faaliyet olarak topraksız mikroserayı nasıl kurar, nasıl yönetir? Birinci kitapta bu soruların cevabı bulunuyor.
İkinci kitapta ise yoksulluğun azaltılması ve refahın yaygınlaştırılması için alternatif tarımsal üretim tekniği “topraksız tarım” (torbalı açık hidroponik sistem) konusunda bilgiler var.
Prof. Aziz Akgül Hoca konuya ilişkin olarak önce ABD’de bir toplantıya katıldı, geçen de Endonezya’nın Bali Adası’nda gerçekleşen konuya ilişkin bilimsel konferansta hazır bulundu. Çok sayıda devlet bu toplantıda temsil edildi, yetkilileri ve uygulamacıları tebliğ sundu.
GAZİANTEP MİLLETVEKİLİ ŞAHİN İLGİLENİYOR
Birkaç üreticimiz, çiftçimiz konuya sıcak alakayla yaklaşıyor.
İnşallah hayırlı netice alır.
Prof. Akgül çok üretken, çalışkan, paylaşan hiperaktif bir akademisyen. Eski İçişleri Bakanı Abdülkadir Aksu’nun anlatımıyla, “Aziz Hoca söz konusu projelerini rahmetli Turgut Özal’a sunsaydı, bunların tümü hayata geçer, kendisine teşekkür ederdi. İmkân sağlardı.”
Gerçekten bu projelerden ikisini ben de milletvekili aday adayı olarak yapacağım 30 maddelik işlerin başında olan ve bütün dar gelirli insanımızın faydalanacağı “damlabank” ile “vatandaşlık geliri” kanun tasarı ve teklifleriyle ilgileneceğimi taahhüt etmiştim. Aziz Hoca da listeye giremedi. Yazık oldu. Ancak Prof. Aziz Akgül’ün bu projelerini Gaziantep Milletvekili Fatma Şahin Hanımefendi takip ediyor, hazırlıklarını tamamladı, incelemesini bitirdi, yeni dönemde devreye sokacak.
EĞİTİMDE ANA KONU: İSRAF
Prof. Akgül birkaç gün önce Başbakan sayın Recep Tayyip Erdoğan ile görüştü. Okulların bu yıl açılışına yetiştirilmek üzere yıl boyunca işlenecek konular arasında mutlaka “israf”ın da bulunmasını arz etti. Başbakan bu öneriden mutlu oldu. Kollarını sıvayarak işe koyuldu. İşte tem bu sırada bon ofise girmişim. İlköğretim seviyesinde “israf” konusunun anlatılması için metin yazarlığını bana verdi. İtiraz, böyle bir hizmete olmaz, mazeretin bile olsa. Hemen oracıkta yazmaya başladım. Geç saate kadar çalıştım. Birim Tasarım’dan Muammer Şengün grafik çalışmalarını yapacak. Hamdi Akın’ını holdingi sponsorluğu üslendi. Şimdi 16 milyon basılacak bu kitapçığın son rötuşları yapılıyor. Animatörler, ressamlar hızla çalışıyor. Baskı ustaları, renk ayırım uzmanları harıl harıl çaba sarf ediyor.
YILDA 214 MİLYAR YTL İSRAF EDİLİYOR
Aziz Akgül Gaziantep’ten de yeni gelmişti. Özellikle Gaziantep Büyükşehir ile Şehitkâmil Belediyesi konuya çok duyarlı. Bütün imkânlarını sarf ediyorlar. Bilbordlara afişler asılmış. Çöp kontinyerlerine de öyle. Dr. Asım Güzelbey sürücülere, “Yolda farlarınız açık, evde ışıklarınız kapalı olsun” diyor. Şehitkâmil Belediye Başkanı Metin Karaslıgil’in gayreti ise insanüstü bir heyecan ve şevkle gerçekleşiyor. Resimlerini ve filmlerini izledim. Sonra da telefon açıp; kutladım.
Türkiye’de yılda 214 milyar YTL israf ediliyor. Bununla 171 bin okul, yahut 11 bin 263 hastane veya 68 milyon vatandaşımız 3 bin 147 YTL sürekli olmak kaydıyla vatandaşlık geliri alabilir (di).
GELECEĞİMİZ İSRAF OLMASIN
İsrafa dikkat çekmek için başlatılan kampanya, İstanbul ve Ankara’da sürüyor. Aziz Hoca yanımda Şehabettin Harput Bey ile görüştü, sayın Vali Bursa’da da başlatıyor.
Her ilin kendi imkânları veya sponsorlar aracılığıyla bastırdığı posterlerde “Zamanınız boşa tükenmesin, geleceğiniz israf olmasın / Paranız boşa harcanmasın, geleceğiniz israf olmasın / Verdiğiniz boşa ödenmesin, geleceğiniz israf olmasın / Türkiye’nin geleceği bizim elimizde israf etmeyelim” deniyor.
İsraf alanları da sıralanmış: Altın, gümüş, bronz, düz alanlar, su (musluk, mutfak, çamaşır, banyo, tuvalet, bahçe, yağmur), gıda, ekmek, enerji, kâğıt, zaman ve akıl...
Ekmek israfı ve tedbiri dikkat çekici. Türkiye’de her gün 6 milyondan fazla ekmek israf ediliyor. Atılmıyor. Bununla Türkiye her yıl yaklaşık 600 milyon YTL fakirleşiyor.
KİLİS’E TEKLİF GELİYOR
Oysa ekmekle tasarruf o kadar kolay ve rahat ki... İşte örnekleri: Yemekler (ekmek kavurması, papara, tirit, ekmek aşı, çürütme, ekmek süpürgesi (Ankara tiridi), ekmek oğaması, yalancı paça, kalaçuş, ekmekli omlet, ekmekli karıştırması, yumurtalı ekmek aşı, ekmekli ezme, bayat ekmek köftesi, peynirli bayat ekmek köftesi, bayat ekmek pizzası, dilim pizzası, sarımsaklı ekmek, bayat ekmek kanapesi, tutmaç) tatlılar (10 çeşit) yapılabiliyor.
Prof. Akgül büyük bir hizmet yapıyor. İsrafa çözüm için gıda bankacılığı önerisi de O’nundur. Kilis bunu yaşıyor. Şimdi Valiliğimize müracaat ederek yeni bir öneri sundu. Sanırım netice alacak. Çünkü her türlü israfa hayır, bu devlet, bu insan; bizim. Geleceğimiz israf olmasın!...
***
Alleben Kilis’in neresine düşer?
M. Cemal ÇİFTÇİGÜZELİ
Bir hafta sonu İstanbul’a gittim. Birkaç gün de kaldım. Bittabi hemşehrilerimi ziyaret etmek programımın gereği. Keyif alıyorum birlikte olmaktan.
İstanbul’un en eski baklavacısı bir hemşehrimizdir. Güllüoğlu’ndan da, Seyitoğlu’dan da önce gelmişti İstanbul’a: Bilgeoğulları.
1960’lı yıllarda üniversitede okurken zaman zaman Kadıköy’e geçer, bu yakadaki hemşehrilerimiz ile birlikte olurdu. Ben, Mehmet Candemir, Abdullah Sadakaoğlu, İsmail İlmi Kıdeyş (rahmetli), Muhtar Kocakerim çıkartma yapardık. Doğru adresimiz de kulakları çınlasın Hüseyin Yedilioğlu’nun yanıydı. Şimdi Birecik’in bir banliyösüne yerleşen Hüseyin Yedilıoğlu hem güzel yemek yapar, hem mükrim, cömert bir insandı. Fatih’e yani bizim eve geldiğinde O’na, “ekşili kebap” yaptırdık. Biz karşıya geçince o bizi hemşehrilerimizin lokantasında, ofisinde ağırlar, tanıştırır, muhabbet ettirirdi.
HEMŞEHRİ DAYANIŞMASI
Kadıköy’deki Bilgeoğulları’nı da Hüseyin Yedilioğlu tanıştırdı. Kadıköy Çarşısı’ndaki Bilgeoğulları’ndan tatlı yer, tatlı konuşurduk. Öylece tanıştık, dostluğumuz çocuklarıyla devam ediyor. Eski Müftüler Ailesi’nden Mehmet Ali’nin torunu Nuri Bilge şimdi 76 yaşında, kendini emekli etmiş, ama her gün dükkânına çalışıyor gibi uğrar, tekmil alır, denetler, emirler yağdırır.
Oğlu Tamer hem usta, hem bir aydın, hem bir Mehmet Akif koleksiyoneri. Dostluğumuz kavidir. Tatlı yedik, tatlı konuştuk Tamer ile.
Bana İstanbul Gaziantepliler Derneği Yayın Organı, nefis baskılı Alleben Dergisi’nin son sayısını verdi. Kapak neredeyse bir asırlık bir “kavaklık” resmiyle dizayn edilmiş.
Başkan Reşit Göğüş pembe yeşil fıstık dallı fotoğrafın yanında ”hoş geldiniz” diyor. Kutlamalara geçilince Gaziantep’in kurtuluş balosu resimlerle çerçeveleniyor. Baloda milletvekilleri, valileri, belediye başkanları, bürokratları, işadamları, akademisyenleri, müteşebbisleri, yatırımcıları, gençleri, sokaktaki hemşehrilerine kadar yer almış. Bir birliktelik fotoğrafı çektirmişler.
ÇAĞDAŞ KİBELE
Folklor ekipleri ve Emel Sayın sahne sonunda bile coşturmayı heyecanı, geç vakte değin eksiltmemiş. Artırmış.
Nesrin Özyazıcı nefis bir yazıyla Çağdaş Kibele’ye vurgu yapmış, Alleben’de Boğulmak’a kadar gitmiş. Bir değer olarak Prof. Osman Barlas gençlere tanıtılmış. Gaziantep amaçlı sivil toplum kuruluşlarının kültür dolu genel kurulları dergiye taşınmış.
Eski Bakanlardan Ali İhsan Göğüş’ün Remzi Kitapevi’nin yayınladığı “Hep İsmet Paşa’nın Yanında” kitabı tanıtılmış. Buharı tüten bir çalışma.
“Azıcık Aşım, Ağrısız Başım” Prof. Murat Aydın sağlık olarak hatırlatmış.
PEÇİC BİLEN VAR MI?
Ali Zavar; tarih, mekân ve meslek olarak “Alleben’in Orta Yeri Tabakhane”ye girmiş.Yıllar önce bendeniz de burada bir konferans vermiştim.
Katmerli bir Gaziantep Kahvaltısı ve sofra başı sohbeti de ihmal edilmemiş dergide. Kadınların “kermesli bahar yemeği”nin de altı çiziliyor.
Gelelim ulusal medyadan Savaş Ay’a... O da “Gaziantep harika bir kent” diye söze başlıyor. “Evrensel bir strateji oyunu” Peçiç, Avukat Ayşegül Kaya tarafından 2008 Peçiç Turnuvasının sonuçlarına kadar duyuruluyor. Peçiç buna göre; Hindistan’da 25 anlam taşıyor. Yeniçerilerin de vazgeçemediği bir oyun, it boncuğu da deniyor.
Tarihi mekânlardan vazgeçmiyor Gaziantepliler... İşte Şıra Han, tarihin tanığı olarak yeniden canlandırılıyor. Ticaret Odası Genel Sekreteri Mesut Ölçal kente ekonomik açıdan bakıyor. İçimizden biri olan udi, kanuni Mehmet İhsan Güvenç’i bir sanatçı olarak tanımamak ve tanıtmamak gerçekten bir eksiklik. O da gerçekleştirilmiş.
KİLİS KEBABI
Babıali’de Nail Güreli “İstanbul’da Gaziantep Zirvesi”ni, Abbas Güçlü “Dünyanın En Eski Yerleşim Merkezi”ni Milliyet’te yazıyor. Ata-Dede Güllüoğlu’nun vasiyeti üzerine baba mesleğini seçen Mustafa Güllü uluslar arası konuma nasıl geldiğini anlatıyor. Marka olmayı aktarıyor. Nuri Bilge ulusal kaldı, ama o da öyle, anlatıyor, aktarıyor.
Ankara Ticaret Odası’nın yemek araştırmasına göre 291 çeşitle Gaziantep ağız tadında da lider. 37. sırada da Kilis kebabı yer alıyor. Tümü Kilis Mutfağı’yla aynı. Birinde sarımsak, ötekinde soğan ağırlıklı. Firik özellikle yer almış. Tümü Alleben Dergisi’nde.
Prof. Osman Barlas’tan sonra, Gaziantep Sanayi Odası kurucusu Naci Topçuoğlu’na da rahmet ve dua isteniyor. Armağan Külekçi ile Sevim Gül’ün aile kurmalarına mutluluk, Duru Çoruhlu bebeğe de sağlık ve uzun ömür dileniyor.
Çok sevdim Alleben Dergisini. Dilerim adı ne olursa olsun bir Akpınar, bir Mercidabık, bir Leylit, bir Karataş Kilis’te kardeş olarak “merhaba” desin Alleben’e, ZeytinDalı’na. Sıcaklığı herkesin yüzüne vursun.
BU SEL BİZİ SÜRÜKLEYECEK
Gaziantep ve Gaziantepliler öyle sanıyorum ki kabına sığmıyor, o elbise ona artık dar geliyor. Nitekim bir vakıf üniversitesiyle de İstanbul, Ankara, İzmir ve Mersin’den sonra Kayseri ile birlikte sırayla giriyor. Okan Üniversitesi de Gaziantepli işadamı Bekir Okan’ın.
İstesek de istemesek de, yöneticilerimize, temsilcilerimize ve de sorumluluk almış insanlarımıza rağmen bu sel bizi de içine alarak Halep’e kadar bizi sürükleyecek. Güzellikler ve yapılanları üslenmede üzerimize yoktur ya işte o zaman biri çıkıp denizde boğulmak üzere olanı kurtarınca “Beni suya kim itti?” diyecek...
***
Tilhabeş’te lahmacun yemek
M. Cemal ÇİFTÇİGÜZELİ
Mercidabık törenlerinin tarihi çok eskidir.
1950’li yıllardan bu yana sürekli Tilhabeş’te kutlanır.
Senelerce şimdiki adıyla Yavuzlu, Mercidabık törenleri yaklaşınca yolu tamir edilir, çakıl dökülür, merasim günü toz kalkmasın diye sulanır. Araç sayısı az olduğundan kelli felli adamlar özel arabalarla, halk ise kamyonlarla, zaman zaman da otobüslerle tören yerine giderlerdi. Hep Reşit Hoca nutuk atardı. Selamları askerceydi. Askerlik Şubesi Başkanı’ndan sonra kaymakamımız konuşur, sonra yemeğe geçilirdi. Çadırlara girenler şanslıydı. Güneşten korunur, tabakta yemek yerlerdi. Yer bulamayanlar ise bunlar genelde ya çok mütevazı insanlar, ya da çocuklardı. Onlara da lahmacun ikram edilirdi.
BİR KAYMAKAMIN HATIRLATTIKLARI
Bazen folklor ekibi gelirdi Gaziantep’ten. Ankara’dan vekiller. Devlet ricali telgraf çekmişse okunur ve alkışlanırdı. Eğer Anadolu Ajansı muhabiri törene gelmişse iki satır haberini geçer, az da olsa Babıâli medyasında tek sütuna yer alırdı. Aman ne sevinirdik Kilis’in adı geçiyor diye. Çünkü günün gazetelerinde kiraz, kavun, mişmiş, karpuz, ayçiçeği festivallerinin haberini imrenip dururduk.
Metin Dirimtekin Kilis Kaymakamıydı. Bir grup genç ziyaretine gittik. Mercidabık’ın cazibe merkezi haline getirilmesini istedik. “Bir dernek kurun” dedi. “Dergi çıkarın” diye salık verdi. Katkı verebileceğini söyledi. Mercidabık amaçlı bir sivil toplum kuruluşu örgütledik. Rahmetli Hocamız Diş Hekimi Mehmet Münip Münipoğlu başkan oldu. Yönetim kurulunda ise ben, Dr. Hasan Altınbaş, Celal Varış, Mustafa Hûlusi Özalp, İhsan Cabioğlu, Fuat Aşıkalioğlu, Hüseyin Toprak vardı. Ancak bunları hatırlayabiliyorum.
DAMARDAN GİRMEK
Mercidabık’ın 450. yıldönümü dolayısıyla “Mercidabık” ismiyle bir dergi yayınladık. Reşit Koltuk; Münip Münipoğlu, Hüseyin Toprak, Necip Asım Toprak, R. Ziya Bolayır, Yusuf Okatan, Ahmet Çetkin yazı, şiir, resim, anlatı ile katkıda bulundular.
O yıl ilk defa Gaziantep Valisi Cezmi Kartay da katıldı. Spor etkinlikleri düzenlendi. Folklor ekibi yine vardı. Mehter ekibi geldi. Mahalli sanatçılar mini konserler verdiler. Siyah Örümcekler ve solistleri Edip Akbayram şölene katıldı. Havai fişekler atıldı. “Kilis nasıl kalkınır” konulu Halk Kütüphanesinde panel düzenlendi. Akşam Çağlayan Lokantası’nda Kaymakam Dirimtekin konuklara mükellef bir ziyafet çekti. Yılın çiftçileri seçilen üreticiler ödüllendirildi
ATIN SAHİBİ ve KİŞNEMESİ
Bir değişik kan ve can gelmişti törenlere, heyecan vermişti.
Törenle katılmayanlar kaybettikleriyle kaldı,üzüldüler.
Demek at, sahibine göre kişniyormuş, sonraki yöneticiler zamanında Kazım Bölükbaşı, Ali Altıntaş, Turgut Kaya, Tekin Alp, Raif Erlibol yenilik değil, tekrarı bile zor ettiler.
Bu seneki Mercidabık törenlerinde bir yenilik var mı, atılım yapılacak mı, Kilis’e katkısı olacak mı dilerim olsun, ama sanmıyorum. Oysa Yavuzlu sinesinden üç milletvekili (Bahri Zengin, Mehmet Nacar ve Hasan Kara) ve çok önemli bir aydın yazar Avukat Hüseyin Rahmi Yananlı ile çok sayıda yönetimlerde sorumluluk almış entelektüel ahlak sahibi aydın yetiştirmiş. Onların sahiplenmesi, sorumluluk alması bile önemli.
VATANDAŞ NE DİYOR, YÖNETİCİ NE YAPIYOR?
Kilis’te Mercidabık temalı bir araştırma yaptırdık. “Birinci benim, ikinci kim olsun?” gibilerinden değil kesinlikle. İstatistik ilmine, değerlendirme bilincine sahip olarak yapıldı. Yıllar öncekin cevapların aynısı alındı.
1) Mercidabık’ı bütün ülke ve medyaya yöneticiler duyurmalı. 2) Törenler şanına layık kutlanmalı, mesajı olmalı. 3) Ankara bu sesi duymalı, önemini algılamalı. 4) Bir festival, bir şenlik, bir şölen yapılmalı. 5) Yavuz Sultan Selim Ham Anıtı dikilmeli, tarihi kitabelere yazılmalı, 6) Yavuz’un bölgemize yerleştirdiği Türk aşiretleri ve Mısır’dan getirdiği fellahlarla ilgili bilimsel araştırmalar yapılmalı. 7) Dergiler, kitaplar, yıllıklar, almanaklar yayınlanmalı.8)Görsel, sesli ve yazılı medya ile temasa geçilerek Mercidabık haberlerine programlarda yer verilmeli. 9) Yavuzlu modern hale getirilmeli. 10) Tören alanı çağdaş standartlar kavuşturulmalı. 11) At yarışları tertip edilmeli. 12) Törenlere bölge illeri ve Suriye yetkililerinin temsilcilerinin katılmaları sağlanmalı, 13) Üreticiler bugünde ödüllendirilmeli. 14) Kilis Üniversitesi Mercidabık ile ilgili bilimsel araştırmalar yaptırmalı. 15) Yavuzlu, Kilis ve Gaziantep arasında ulaşım ve iletişim hızlandırılmalı. 16) Mercidabık ile ilgili İngilizce ve Arapça başta yabancı dillerde Kilis’i de içine alan tanıtım kitapçıkları basılmalı. 17) Mercidabık, Devlet Tiyatrolarında sahnelenmeli.
18)Yöneticiler, sorumlular ve temsilciler önce Mercidabık’ı anlamaya çalışmalı, sonra halka anlatmalı. 19) Bilal-i Habeş’in bir makamının da Mercidabık’ta olduğu dikkate alınarak inanç turizmini dikkat çekilmeli.
“ER KİŞİ ARKAMDAN GELSİN”
Yirmincisi de şöyle: Water Loo Savaşı Mercidabık’a benziyor. Muzaffer Kumandan Napolyon, Water Leo Ovası’nda Belçikalılara yeniliyor. Şimdi bu köyde bir silindir şeklinde yükselen ses, görüntü, resim, müzik ve heyecan ile bütünleyen bir müze var. Her gün kuyruk oluyor. İzleyenler bu savaşı yaşamış gibi etkileniyor. Mercidabık’a işte böyle bir şey yakışır. İzleyenler büyülensin. “Er olan arkamdan gelsin” diyen, “fitne ve ayrılıklar beni mezarımda bile rahatsız eder” diye diziler yazan Yavuz’a, Yavuzlu’ya yakışanı yapmak gerek. Lahmacun yemek yetmez!...
***
Mercidabık’ta ısıt ısıt ye miceddere
M. Cemal ÇİFTÇİGÜZELİ
24 Ağustos 2008 Mercidabık Zaferi’nin 492. yıldönümü.
Ne olmuş bugünde, hangi vaka yaşanmış, nasıl gelişmelere şahit olunmuş?
İsmail Hami Danişment’in İzahlı Osmanlı Tarihi (6 cilt) ile Büyük Türkiye Tarihi’ni (12 cilt), Avukat Kadri ile İbrahim Hakkı Konyalı’nın Kilis Tarihi adlı eserlerini yeniden bilgilerimi tazelemek üzere okudum, not aldım, araştırdım.
Mercidabık eşittir Yavuz Sultan Selim Han.
Yavuz sultan Selim Han da eşittir Osmanlı’nın Mısır ile Afrika’ya açılması ve Halifeliğin İstanbul’a taşınması, gelmesi.
YAVUZLU DİLE GELSE KONUŞSA
Mercidabık Ovası Kilis’te. Kentin bir beldesi. Eski adı Tilhabeş iken, sonradan Sultan Selim’den mülhem Yavuzlu denildi. Rahmetli Turgut Özal zamanında köy statüsü beldeye dönüştürülerek belediye oluşturuldu. Belediye Başkanı da iki ayrı dönem halinde İsmail Hakkı Cannacar’dır.
Yavuz Sultan Selim Han Mısır Seferi’ne çıktığında Kölemenlerin Devlet Başkanı 86 yaşındaki Kansu Kavri ile karşılaşıyor. Kölemenler (Memluklar) sayıca Osmanlı’dan çok fazla. Teknik donanımları da öyle.
O günlerde, yani binbeşyüzlü yılın ilk çeyreğinde Yavuz Sultan Selim, Şah İsmail ile Çaldıran’da savaştı. Galip geldi. Osmanlı’nın doğu sınırlarını güvenlik altına aldı. Güneyde ise bir Türk imparatorluğu vardı: Kölemenler. Ancak aynı topraklar üzerinde otorite paylaşımı ikilem ortaya çıkarabilirdi. Güney’in tek ve güçlü hakimi de Kölemen Sultanı Kansu Kavri’ydi.
ANADOLU’DA TÜRK BİRLİĞİ’NİN KURULMASI
Yavuz, Kansu Kavri’yi Karaca Paşa ve Kadı Asker Zeyrekoğlu Rükneddin’i barış elçisi olarak Halep’e gönderdi. Gücüne dayanan bir şımarıklıkla Kansu Kavri, milletlerarası hukuka ve anlaşmalara aykırı biçimde Osmanlı elçilerini tahkir etti, tutuklattı.
Kölemenler de Sünni idi. Ancak Şii İran ile de araları çok iyiydi. Dolayısıyla bu da bir başka güvence veriyordu. Çünkü İran ve Şiiler Osmanlı karşıtıydı.
Osmanlılar Anadolu Türk Birliği’ni kurabilmeleri için KölemeKronolojisi adlı 6 ciltlik eserini, Yılmaz Öztuna’nın Devletler ve Hanedanlar Tarihi nleri de devre dışı bırakmaları gerekiyordu. Güney sınırlarını hem güvende kalması, hem Afrika yolu için bu şarttı. Ki bunlardan sonra ancak Suriye, Lübnan ve Filistin’e girilebilinirdi.
Kölemenlerin vurucu gücü Türk ve Türkleşmiş Çerkezlerden bir ordu kurması dolayısıyla yüksekti. Hazineleri zengindi. Akarı fazlaydı. Üstelik Abbasi Halifelerine de koruyuculuk yapacak bir dini referansları vardı.
İşte o günkü fotoğraf böyleydi ve iki ordu savaşmaya hazır duruma gelmişti.
Kansu Kavri sayısal ve teknolojik açıdan üstündü ya, ümerasından (formalı subay) Moğolbay’ı modern ve çağdaş silahlarla mücehhez 10 kişilik bir grubun başına getirdi ve Yavuz’a gönderdi. Bu “teslim olun” yahut “geri dönün” çağrısıydı.
Kansu Kavri’nin heyeti şımarık, tutarsız, haylaz bir tavırla Yavuz’un huzuruna çıktı. Moğolbay silahlarını ve güçlerini de ima etti.
ESİRLERİN EN KIYMETLİSİ
Yavuz Sultan Selim ne yaptı diyeceksiniz?
Hemen söyleyeyim. Mısır Sefiri Moğolbay’ın sakalını kesti, bıyığını tıraş etti, bir uyuz eşeğe de bindirerek geri gönderdi.
Bu savaş ilânı demekti.
İşte bugünkü Yavuzlu beldemizde iki Türk ordusu karşılaştı.
Savaş 9 saat sürdü. Sultan Kansu Kavri yaşına rağmen savaştı, ancak perişan oldu, ordusu dağıldı. Abbasilerden Halife 3. Mütevekkil de esirler arasındaydı. En kıymetli esir de buydu. Kölemenlerin paha biçilmez hazinesi Osmanlıların eline geçti. İrat kaydedildi.
TARIM USTALARINI GETİRİYOR, TÜRKMENLERİ ORTADOĞU’YA YERLEŞTİRİYOR
Mercidabık Savaşı’nın sonucu ve önemli getirisi, Osmanlının önünü açmasıdır. Ufkunu genişletmesidir. Anadolu Türk Birliği ikilemden kurtulmuş, otorite sağlanmış, Mısır seferiyle de Halifelik Yavuz Sultan Selim’e, yani Osmanlılara geçmiştir.
Yavuz, Mısır’da görüyor ki ziraat had safhada gelişmiş. Bölge mamur ve müreffeh. Bu iş bilen usta tarımcıları, çiftçileri Anadolu’ya taşıyor. İşte “fellah” kelimesi de buradan geliyor. Bu Arapça isim;ekinci, çiftçi, eken ve biçen, zenci, siyah Arap manasındadır. Çukurova’nın mümbit topraklarını daha fazla ürün alabilmek için Mısır’dan getirdiği fellahların önemli bir bölümünü Adana ve çevresine yerleştirir.
Mısır’a kadar götürdüğü Türk askerlerini de dönüşte belli merkezlere yerleştirerek, Osmanlı’nın yaşamasını, çoğalmasını, otorite kurmasını sağlamıştır. Kilis’teki Çekmecelizade sülalesi Yavuz’un Mısır Seferi’ne katılan İstanbul Büyük ve Küçük Çekmece’den orduya dahil olmuş askerlerdir. Dönüşte Kilis’e yerleşmişlerdir. Sanatta, mantıkta, felsefede, dini ilimlerde örnek olmuşlardır.
HAKLIYA ve BARIŞA YENİLMESİ
İşte bugün yani Mercidabık Savaşı’nın yıldönümünde tekrarlara düşmeden “tarih şuuru”muzu yenilemeli, genç nesillere aktarmalıyız. Kilis’teki Çekmeceli Ailesini ziyaret etmeliyiz. Mercidabık; güçlünün, çağdaş donanmış ordunun; haklıya ve barışa yenilmesidir.
Eğer Mercidabık’ın ruhuna ve şuuruna varılmazsa hamasetten öteye gidilmez, miceddereyi ısıtıp ısıtıp sofraya getiririz. Yazık olur!...
***
Türk Tarih Kurumunda Kilis sohbeti
M. Cemal ÇİFTÇİGÜZELİ
Prof. Muhtar Kocakerim gelmişti Erzurum’dan. TÜBİTAK’ta bilimsel çalışmaları var. Dolayısıyla zaman zaman Ankara’ya gelerek çalışmalarını takip ediyor. Bor madeni üzerine de sadece Türkiye’de değil, batıda da hatırı sayılan bir akademisyen hemşehrimiz.
Birçok projesi de Bor Enstitüsü’nden geçti. Dolayısıyla usanmak bilmeyen bir gayretle çalışmalarını sürdürüyor. Telefon etti, Kızılay’da buluştuk. Birlikte ortak dostlarımız olan bazı arkadaşlarımızın ziyaretine gittik. Saat 16.00’ya da Cumhurbaşkanlığı’ndan randevu almıştık. Bir koşu oraya, çıktık.
SEUL TELEVİZYONU’NDA BİR TÜRK
Çıktık, ama o gün yoğun bir trafik vardı 864 rakımlı tepede. Rektör atamaları imzadan çıkmayı bekliyordu. Randevular sarkmıştı. Saat 18.00’de de Türk Tarih Kurumu Başkanı Prof. Ali Birinci’yle buluşacaktık. Yetişemeyeceğimizi anlayınca, ikinci güne tehir ettik TTK ziyaretimizi. Köşk’te beklerken daha sonra bir arkadaşımızın oğlu, bir başka arkadaşımızın da damadı olduğunu öğrendiğimiz Veyis Toprak ile tanıştık. Bu gencimiz Güney Kore’de 12 yıldır yaşıyor ve Seul Televizyonu’nun hem spikeri, hem programcısı. Ne kadar şık değil mi? Ancak ailesi artık Türkiye’ye dönmesini istiyor. Bugünlerde de G. Kore’den bir grup üniversite rektörü Türkiye’ye gelerek, temaslarda bulunacaklar. Onlara G. Kore dilini bilen olmadığından rehberlik yapacak. Daha sonra kendisiyle bir yemekte buluşacağız.
ÇİÇEK GÖNDERME, KİTAP AL
Cumhurbaşkanlığı’ndaki ziyaretimizi tamamladıktan sonra Kilis Kültür Derneği’ni ziyaret ettik. Tarafları tanıştırdım. Sayın Selahattin Çolakoğlu, Şerif Meşhur, Lüfer Tahmisci ve Ali Yapıcıoğlu ile bir müddet sohbet ettik.
İkinci gün, Türk Tarih Kurumu Başkanlığı’na atanan değerli dostum Prof. Ali Birinci’yi kutlamaya gittik. Ben iki defa kutladım. Birincisi başkanlığını, ikincisi de “Beni kutlamak için çiçek göndermeyin, kitaplarımızı, yayınlarımızı alın” diyerek güzel bir uygulamaya geçmesiydi. Gerçekten odasında çiçek azdı. Biz de kitap aldık Türk Tarih Kurumu yayınlarından. Daha da alacağım. Hem faydalı, hem ucuz, hem okunabilecek eserler.
KİLİSLİ MUALLİM RIFAT
Prof. Birinci, karşısında iki Kilisliyi görünce hemen Kilisli Muallim Rıfat Bilge’den söz açtı:
- Çok önemli bir isim. Çalışmaları da öyle. Gerek Gülistan ve Bostan’ı dilimize kazandırması, gerekse Kaşgarlı Mahmut’un Divan-ı Lügat-ü Türk tercümesi. Harika çalışmalar Muallim Rıfat Bilge’nin.
- Sadece e mu? Kitab-ı Dede Korkut, Katip Çelebi’nin Keşfi Zunun’u Bağdatlı İsmail Paşa’nın Esmaül Müellifin’i, Kutbi Mekki’nin İstanbul Seyahatnamesi’ni dilimize kazandırdı. Daha devam edebilirim.
İKİ KİLİSLİ, İKİ YAZAR AYNI İSİMLİ
- Kilisli Muallim Rıfat Bilge’nin Arapça, Farsça, Fransızca dillerini bilmesinden kaynaklanan 100 bine yakın kitabı incelediği bilinir. Fakat Kilisli Rıfat Kardam ile karıştırılır.
- Çok doğru. İsimleri ve memleketleri aynı olunca karıştırılıyor. Sonra ikisi de yazar. Yalnız Rıfat Kardam hekim. Yazıları tıbbi alanda.
- Fransızcadan Tıp Istılahlarını tercüme etti. Ama bu eser basılmadı. Verem Kabili şifadır, Sari Hastalıklardan Tevakki, Gençlerde Tenasül Terbiyesi, Genç kalınız, Tabakat-ül Arz, Mülkiye Mektebi Hıfsı Sıhha Notları hatırladıklarım. Maruf bir insan.
- Kilis çok velut yermiş bir zamanlar. Sanatçı, şair, asker, yazar, yönetici fazla sayıda. Ülke yönetiminde söz sahibi olmuşlar.
KİLİS TARİHİ YENİDEN YAZILMALI
Prof. Ali Birinci çok önemli bir noktaya değinmez mi?
- Kilis Tarihi yok piyasada. Avukat Kadri’nin Kilis Tarihi çok önemli. Keşke yeniden basılsa. Biliyor musunuz bu kitabın mevcudu çok az. Çünkü Kilis tarihi basıldığında depoyu su basmış. Kurtulan birkaç eser ancak istifadeye sunulmuş. O sayı da çok küçük. Sizin kültür dernekleriniz yok mu? İlgilerini çekmez mi?
- Var, olmaz mı? Bu temenninizi onlara iletirim.
- Bir ara Kilis ile ilgili çok güzel eserler basılıyordu. Kilisli şairlerden, deyimlerine, mutfağına, çeşmelerine, geleneklerine kadar. Birden bire kesildi bıçak ile kesilmiş gibi.
- Aynen öyle. Şinasi Çolakoğlu vefat edince. Yeri henüz doldurulamadı.
AVUKAT KADRİ’DEN SONRA KONYALI’NIN KİLİS TARİHİ
- Bir de İbrahim Hakkı Konyalı merhumun Kilis Tarihi mevcuttu.
- O da eksik sayılır. Onun da mevcudu yok. Bu çalışmaya bir ara ben asistanlık yapmıştın. Rahmetlinin İstanbul Harem’deki pembe köşkünde epeyi bir süre birlikte çalıştık.
- Bunları gündemde tutmalısınız. Ben size bu konuda konferans da verebilirim. Kilisli Muallim Rifat Bilge’nin mesela ölüm yıldönümünde falan da olabilir. Yahut bir başka vesileyle...
- Neden olmasın?
Sohbetimiz derinleşiyor. Önemli bir bölümü Kilis üzerine. Kilis Tarihi üzerine. Israrla yeni bir tarih yasılmasına, olmazsa Avukat Kadri Bey’in Kilis Tarihi’nin basılmasını salık veriyor.
Sonra üniversiteleriniz ve rektörler üzerine sohbeti sürdürdük.
GÖREVE ve HİZMETE ÖZEL
Kilis Üniversitesi’ni sordu. Anlattık. Yeni rektör kim olacaktı? İşte orası meçhul? Prof. Hikmet Celkan arkadaşımızdan bahsettik. Keşke atansa. Kilis’e de, üniversiteye de emeği çok. Üstelik önemli bir tecrübe ve birikim sahibi. Siyasiler söz geçirebileceği kişileri değil, faydalı olabilecekleri bulabilseler ne var. Hatta onlara rica etseler bu tür görevleri kabulü konusunda. Belki o zaman iki yakamız bir araya gelir. Bürokraside de göreve kişi atanmalı; kişiye görev olmamalı. Prof. Birinci ile yeniden buluşacağız...
***
Oy müze!... Oy Kilis!... Oy Halep!
M. Cemal ÇİFTÇİGÜZELİ
İki defa okudum, üçüncü defa da okuyabilirim “Şu Çılgın Türkler” ile “Diriliş”i. Turgut Özakman’ın muhteşem çalışması. Hedef kitlesi de genel okuyucu olmakla birlikte özellikle dip notlardan anlıyorum ki odak nokta gençler.
Önce Diriliş’i, ardından ‘Şu Çılgın Türkler’i okumak gerek. Her biri yaklaşık 700 sahifeden 1400 toplam. Su gibi okunuyor. Bol resimli. Zaten başlayınca bitirebiliyorsunuz. Sımsıcak sarıyor sizi. İkisinin toplam 400 baskı yapması gösteriyor ki, yaş grubu, meslek grubu, kültürel donanım ve birikim hiç fark etmiyor, sizi sarsıp duruyor her iki kitap da. Kabiliyetiniz nispetinde de etkileniyorsunuz.
BİR KİTABE ve BİR ANIT GEREK
Dipnotların hep dikkat çektiği bir husus var. Bir kahramanlık destanını anlatıyor ve diyor ki: “Maalesef burada bir Türk Anıtı yok!” Ciddi ciddi düşünüyorsunuz. Hele bir yerde hatırlatıyor: “Çanakkale’deki Anzak Anıtı heyula gibi, yanındaki Atatürk Anıtı aşırı küçük. Avustralya’dan gelip böyle bir anıt dikmişler, biz kendi topraklarımızda duyarsız kalmışız.”
Çok kahramanımızı, şehidimizi hatırlatan bir kitabe de yok.
ATV’deki “Hatırla Sevgili” dizisinde gördük ki, Askeri Müdahale’nin yapıldığı 1980’de doğan gençlerimiz maalesef 12 Eylül’ü bile 28 yaşına girmelerine rağmen bilmiyorlar. Oysa ağabeyleri yani 1968 kuşağı ciddi bir mücadeleden gelmiş. “Sağcı olsun, solcu olsun” ciddi ciddi seslerini duyurmuşlardı. Tarihe ilgileri vardı, emperyalizme tavır almışlardı. El’e karşı dik duruyorlardı, okuyor, araştırıyor ve gayret içindeydiler.
KİLİS MÜZESİ TAMAM GİBİ (Mİ?)
Tam bunların derin düşüncesi içinde iken Zonguldak’tan Kilis Kültür ve Turizm Müdürümüz Raif Tokel aradı. Bir müjdeli haber vardı:
- Sayın Valimiz Neşet Efendi Konağını boşalttırmış. Bu tarihi binamız artık Kilis Müzesi olarak hizmet verecek. Bilginize ve ilginize sunarım.
Piyangodan mükâfat çıkmış gibi sevindim. Dedim ki:
- Ben de müzemize atadedemden kalmış, İstiklâl Savaşımıza katılmış bir tarihi hançer hediye edeceğim.
Kilis Müzesi’nin kurulması önemli bir gelişme. Emeği geçenler minnet ve şükran borçluyum. Raif Tokel de bugüne kadar Kilis’e gelmiş en gayretli, üretken kültür müdürümüz. Kamu hizmetlerinde ek gösterge alarak maaşını ve emekliliğini yükseltmek yetmiyor. Kalıcı bir şeyler bırakmak gerek. İster tarım, sağlık, bayındırlık; ister çevre, kültür, turizm, eğitim ve müdür ol, hatırlanan acaba kaç kişidir? Hangi tarım temsilcisi zeytinimize, üzümümüze, toprak ürünlerimize ne gibi yenilik getirdi, kaç çiftçi ile dostluk kurdu, bunu sektöre aktardı, girdi yansıttı. Üstelik bu kadrolar hiç de boş değil, dolu.
KAMU HİZMETİ YARIŞ DEMEK
İş yapılan yerde, eksik ve hata olur. Bunların telafisi mümkündür. Tembel tembel oturursan hata da yapmazsın, eleştirilmezisin de. Oysa kamu hizmetleri yarış biçiminde gerçekleştirilmeli. Bir temsilci, teslim aldığı hizmeti ileri götürmeli ki etkisiyle kıyas ederek karar verelim. “Bravo, falan daha çalışkandı, gayretliydi.”
Raif Tokel ilk defa Kilis Kültür Envanteri yayınladı. Böyle bir endişe taşıdı. Buna rağmen eleştirildi. Yanlışsa eleştiri, iftara der geçilir, değerlendirme doğru ise ikincisinde düzeltilir, hatada ısrar olmaz. Aristo böyle diyor.
ANTİKALAR KAYBOLMAMALI
Raf Tokel benden Kilisli hemşehrilerimizden kültür ile alakalı birkaç hemşehrimizin telefonunu istedi. Daha sonra onlarla da konuştum. Tümüne ulaşmış, bilgilendirmiş, katkı istemiş.
Şimdi herkes evinde Kilis’e ait antika eşya neler varsa buraya teslim etmeli, Kilis Müzesi’nde teşhire fırsat verilmeli. Bu kap-kacak olabilir, süs eşyası, işlemeler, silahlar (savaş görmüş) olabilir vs. Bir müzede olması gereken; bölgemize has her şeyi sergileyebilmeliyiz.
Ankara’daki Kilis Kurultayı sırasında 4 hemşehrimizin eserleri sergilendi (2002). Resim, tezhip, ebru, minyatür ve el işi. Kifayet Hanım 100 yıllık Kilis El İşleri Koleksiyonu’nu sağ olsun sergiledi. O günde Kilis Müzesi kurulsun bir şeyler düşünebileceğini anlatmıştı. Şimdi yetkililer bu yaşlı saygın hanıma ulaşıp; koleksiyonunu müzemize hibe etmeye iknaya çalışmalılar. ABD’lilerin bile ilgisini çeken bir çalışma. Kaç neslin göz nuru, el emeği.
HALEP YOLU BULVAR ARTIK
Türkiye-Suriye sınırındaki 780 kilometrelik mayınlı bölgenin temizlenerek organik tarıma açılmasını beklemek farklı bir şey. Kilis Müzesi farklı bir şey. Şimdi avucumuzun içinde.
Kent’ten öğreniyorum ki Kilisli ve Halepli gazeteciler güzel bir dayanışmaya girmişler. Birbirlerini ziyaret ediyor, hatta Türkçe ve Arapça ortak bir yayın organı bile planlıyorlarmış. Harika bir iletişim. Birbirimizi daha yakından tanımak için müzeler birer fırsat. Birer imkân. Genelde ise insanımız müzelere mesafeli. Bunun için Kültür Bakanlığı; Türkiye’deki bütün müzeleri insanımızın gezmesi için 20 YTL’ye satılan kartlar düzenledi. Oysa sadece Topkapı Müzesi bu fiyataydı. Şimdi bütün müzeler bu fiyatın içinde.
İstanbul Boğaziçi’ndeki Sabancı Müzesi son bir atılımla “Sabah Kahvaltıda Caz Müziği” diye bir program başlatmış. Yaşlı insanlar, yeni evliler, kundaktaki bebeler bile böyle bir programa katılıyormuş. Ekranda izledim. Çok şık ve ilgi doluydu.
KİLİS MÜZESİ’NDE BÖLGE MÜZİKLİ, KAYMAKLI, EKMEKLİ KAHVALTI
Kili Müzesi’ni yakını komşumuz Halep’e de cazibe merkezi yapabiliriz. Gidip gelmeler artar. Hatta bir hafta sonu izin alınabilirse Kilis ve Halepli Gazetecileri Kilis Müzemizde bir kaymaklı ekmek kahvaltısına davet edeyim. Bölge müziği de iki tarafın sanatçıları icra etisin. Bahçesinde muhabbet olsun. Ben varım, ya siz?
Gençlerimize tarihi dokumuzu, kimliğimizi, duruşumuzu anlatalım...
***
Kilis İnsani Yardım Derneği’nin hatırlattıkları
M. Cemal ÇİFTÇİGÜZELİ
Yıl 1979’du.
SSCB sıcak denizlere inmek için Afganistan’ı işgal etmişti.
Kukla Babrak Karmal da ülkesinin kapılarını sonuna kadar SSCB’nin işgal güçlerine açmış, onlarca Afganlı hunharca öldürülerek şehit edilmişti. Afganlı yurtseverlerin önemli bir bölümü “İstiklal Savaşı” için örgütlenerek dağlara çıktı, bir kısmı hapishanelere, bir kısmı da hastanelere düştü. Halk fakirleşti, bitkin vaziyette bir bardak suya muhtaç duruma geldi. İnsanlar ilaçsızlıktan ve gıdasızlıktan hayatlarını kaybetti. Mazlum halka zulüm had safhadaydı.
ÖZAL’DAN SİVİL TOPLUM KURULUŞU ÖNERİSİ
Ta Ankara’dan içimiz sızladı. Türkiye’yi bilgilendirmek üzere bir grup yazar, akademisyen, gazeteci Afganlıyı ülkemize davet ettik. O günlerde Ankara Hukuk’ta okuyan Muhammed Hayırhah ismindeki ülkesini ve insanını canı gibi seven Afganlı genç aracılık etti. Prof Mustafa Tavana, Prof Nurullah Nur, Üstad Sadık Ankara’ya geldiler. Türkiye Yazarlar Birliği’ni kuralı da bir yıl olmuş, ben genel sekreterim. Başbakanlık Müsteşarı Turgut Özal’dan randevu istedik, hemen verdi. Yardımcısı Hasan Celal Güzel de bizimle birlikte.
Afgan heyeti Turgut Özal’a durumu özetledi. Afganistan’daki acil durumu anlattı. Özal rahmetli yardımda örnek oldu. Katkıda bulundu. Önce Kızılay’ı aradı, sonra bizlere döndü:
“Görüyorsunuz sorumluluğumuz artıyor. Sadece Türkiye ile de ilgili değil. Bütün dünyada insanlık dramı yaşanıyor, haklar ve halklar ayaklar altında. Açlıktan ölen insan sayısı dünyada bir milyonu geçti. Sadece Kızılay yetmiyor artık, onlarca Kızılay’ımız olmalı.. sivil toplum kuruluşları bu amaçla kurulmalı. Vakıf medeniyetimizi yeniden gündeme taşımalıyız” dedi.
CANSUYU VE KİMSE YOK MU?
Görüşmemizi yansıttık. Arka planını anılarımda yazıyorum.
Hatırlarsanız Afganistan’dan çok sayıda soydaşımız sonra Türkiye’ye geldi, yerleşti. Hala da hayatlarını idame ettiriyorlar. Onlar için STK’lar yeşerdi. Mağdurlar, mazlumlar, insan hakları için vakıflar kuruldu, uluslar arası boyutları oldu. Yoksular, fakirler, muhtaçlar için de öyle. İşte en son örnekleri Cansuyu, Kimse Yok Mu Derneği (TBMM Onur Ödülü aldı 2008)
Necmettin Şekeroğlu’nun (0533 619 20 47) iletisiyle aldığım Kilis İnsani Yardım Derneği kuruluşu ve etkinliğine çok sevindim. Mehmet Yandak (0535 977 63 74), Avukat Hüseyin Levent Külekçioğlu’nun (0542 637 66 53), Dr Ahmet Bulut (0536 524 83 11), Metin Şentiryaki (0505 554 01 75), dostlarımız da referans ve bilgi için hatırlatılmış, böyle bir oluşum için kendilerine medyunu şükranım.
Yüreğinize sağlık, kesenize ve bilginize bereket.
AMAÇLAR ve ARAÇLAR
“Vakıf bilinci kaybolmasın, bir ev de siz vakfedin” sloganıyla yola çıkmışlar. Kilis’te 100 yoksul aileyi ev sahibi yapmak istiyorlar. Vakıf Evler Projesi’nin ilk adamını atmış, temeline ilk harç Çengel’de konulmuş. Sorumluluk sahibi hayırseverlerin katkısı ile tapuları da verilecekmiş. Bu girişim hiç geliri olmayan kimsesiz yoksul ailelerin umlt kaynağı olmuş. İletide deniyor ki özetle “Onlara bir ev kazandırmak Rabbimizi memnun edecek. Yetime sığınak, evi barksıza barınak sosyal bir sorumluluğumuz. Onların yüzü de gülsün. İstenirse bağışlanan eve, hayırseverin adı da yazılabilecek. Bir vakıf evine tek başına yahut çok otaklı olarak katkı verilebilecek hayırseverler.”
Dini öğeler çok kullanılmış iletide. Deniyor ki: “Yakınlarımıza gösterdiğimiz fedakârlık, yoksullar için de gösterilmeli. Allah katında de en değerli olanıdır, bu. Acıları paylaşmak gerektir. İnfak ahlakı yeniden hayata geçirilmeli. Duyarlılıklarımızı yeniden kazanmalıyız. İyilik para değil, yürek işidir.”
ÜNİVERSİTEYE GÖREV DÜŞÜYOR
İnfak, nafakadan gelir. Geçinecek kadar imkân sağlamak.
Keşke biri çıkıp da Kilis’teki vakıflar üzerine master veya doktora yapsa. Ne var Kilis Üniversitemiz bu konuda bir mezuniyet tezi bile hazırlatsa razıyım. Şahıs vakıfları var, cami, çarşı, ürün, tarla için kurulmuş Kilis vakıfları var. Bugün ayakta kalan camilerimizin çoğu müfreşatındaki gelir getiren vakıf malları dolayısıyladır.
Sadece kuşlar için değil, hastalar için de, gelinlik yaşına gelmiş kimsesiz, fakir kızların çeyizleri için de kurulan vakıflar mevcut. Çekmeceli Camii etrafında, Şıh Efendi Tekkesi müştemilatında gelen talebelerin, konukların ikame ve ibateleri için de kurulan vakıflar var. Hastaları ziyaret ve motive amaçlı vakıflarımız bugün ABD bizden kopyalıyor.
Ata dedelerimiz insana yatırım yapmış. İstiklal Savaşımızı onun için bu ruhla verebilmişiz. Yedi düvele karşı bütün imkânsızlığımıza rağmen dik durabilmişiz.
SAĞ EL, SOL ELİN YARDIMINI GÖRMÜYOR
Yardımlarda hep omurlu davranmışlar uygulamada. Sağ elin verdiğini sol el görmemiş. Yardımlar geceleri olmuş. Kimse bilgilenmesin, onurları kırılmasın diye. Öyle ki bir evde pişen yemeğin kokusu eğer komşuya gitmişse, yahut biri görmüş ise umsuruk olmasın diye mutlaka söz konusu aştan o eve veya kişiye gönderilirdi.
Ne güzel bir dayanışma, sektörel bazda da öyleydi. Şerbetçilerin de, bahçecilerin de vakfı vardı. Kasaplarını ve zürranın da...
KİLİS’TE BİR STK KURULTAYI
Kilis İnsanı Yardım Derneği’ni kutlarım, böyle bir endişe taşıdığı ve uygulamaya başladığı için. Keşke Kilis’te; kentimiz ve insanımız amaçlı bir STK kurultayı toplansa. Valilik ve Belediye öncülük etse. Mesaj sağır sultana kadar ulaşabilse...
Ne dersiniz?...
****
Kilis 4. dönem milletvekili Eczacı Orhan Tokuz
M. Cemal ÇİFTÇİGÜZELİ
Yüksek Seçim Kurulu illere göre yeni milletvekili sayısını açıkladığında dikkatle izledim. Hep misâl veriyorum ya; Ahlat bir zamanlar Selçukluların Başkenti 300 bin nüfuslu bir cazibe merkezi şehirdi. Bugün Bitlis’e bağlı bir ilçemiz. Nüfusu da çok azaldı. Hâlâ göç veriyor. Şehirler de insanlar gibi. Yönetenler, temsil edenler, sorumluluk alanlar ilgilenmez ise hastalanır. Eğer tedavi de edilmez ise erken yaşlanır, takatten düşer, bir müddet sonra ister istemez kendini bırakır, hayatın akışı içinde yön bulmaya çalışır. Rüzgârın etkisi onu sallar durur.
BAYBURT BİR MİLLETVEKİLİNE DÜŞTÜ
Çok ilimizin milletvekili sayısı YSK tebliğine göre azaldı. İstanbul’unki ise arttı ve 86 milletvekiline çıktı. 15 milletvekili daha parlamentoya fazla gönderecek İstanbul, eski başkent. Hakeza Ankara da, İzmir de ve de Gaziantep...
Hele hele Bayburt henüz il olmuştu ve iki milletvekili ile temsil ediliyordu ki şimdi bir milletvekiliyle temsil edilecek!
Dileğimiz Kilis’in böyle bir kaderi olmaması.
Olunması için de, kentimizle ciddi ciddi ilgilenmek, projeler üretmek, sorunlarına ivedi çözümler bulmak, insanımızı heyecanlandırmak, bölgeyi bir cazibe merkezi haline getirmek gerek. Yoksa görünen köy fotoğrafı kesinlikle Kadıköy gib iolmayacak.
KİLLİSFELD KARDEŞ BÖLGE OLSA!
Son Avrupa seyahatimde uğradığım Almanya’da gördüğüm bir bölge olan Killisfeld için hatırlatmalarda bulunmuştum. Burası Avrupa’nın gözbebeği mesabesinde çok gelişmiş, sanayisiyle öne çıkmış bir bölge. “Keşke” demiştim Kilis ile isim çağrıştırması da bahane edilerek “kardeş bölge” için temaslar yapılsa, adımlar atılsa diye düşünmüştüm. Bir aydın sorumluluğu içinde hareket ettim. Gerisi sorumluluk alanların bileceği iş!
Üstelik sen yapmazsan bir yapan bulunur.
Nitekim Almanya’nın Duisburg kentinde dev bir bulvara marka şehrimizin adı verildi: Gaziantep Bulvarı. Çiçeği burunda bir gelişme.
DUİSBURG’TA GAZİANTEP BULVARI
Gaziantep Büyükşehir Belediye Başkanı değerli dostum Dr. Asım Güzelbey bulvar tabelasının ismini Duisburg kenti yetkililerinin yaptırdığını, kendilerinin ise açılışa “Antep Baklavası” götüreceklerini anlattı.
Almanya, Avrupa Birliği’nin lideridir. Hep başa oynuyor. Çünkü nüfus, gelişmişlik, kadro potansiyeli bunlara müsait. Bir müddet sonra başta Duisburg olmak üzere Almanya’nın çoğu yatırımcıları soluğu Gaziantep’te alacak. Doğrusu Gaziantep’e de yakışır.
Kilis ise bugün için balayı yaşadığımız Ankara-Şam diyalogundan yansımaları kentimize yığamıyor. Oysa bu bir şans. Bu bir imkân. Bittabi değerlendiren için. Buna zaman, kadro ve kaynak ayıran yönetimler için. Projeler üreten, çağı yakalamaya çalışanlar için.
Esas bu konuyu analiz etmek istiyordum.
Bir haber beni üzdü, yordu ve sabırla dua etmemi gerektirdi.
ŞİŞLİ’DE BİR HASTANEDEKİ KİLİSLİ
Kilis’in 4. dönem milletvekilimiz Eczacı İbrahim Orhan Tokuz, İstanbul Şişli’deki Osmanoğlu Polikliniği’nde (0.212 296 20 60) ciddi bir beyin ameliyatı geçirdi. Cerrahi müdahale sırasında hekimlerin yanlış bir operasyonla hastanın rizikoya sokulduğunu öğrendim. Oğlu Umut (0.532 336 04 67) dolayısıyla çok üzgün. Annesi ile birlikte sürekli hastanın başında bekliyorlar. 21 gün komadan çıkmasını beklemişler. Birkaç gün önce Orhan Bey kıpırdamaya başlayınca sevinç çığlıkları atmış ve hastayı özel odasına taşımışlar. Tedavi hâlâ sürüyor. Benim de dua etmekten başka elimden bir şey gelmiyor.
İ. Orhan Tokuz, İstanbul Eczacılık Fakültesi’ni bitirdikten sonra Kilis’e yerleşti. Cumhuriyet Caddesi üzerinde, eski Vakıflar Bankası’nın yerinde eczane açtı. Burası aynı zamanda Kilis aydınlarının buluştuğu bir entelektüel lokaldi.
MANTIĞA ÖRNEK HOCAZEDE AİLESİ’NDEN ORHAN BEY
Evleri Ulu Camii’nin büyük kapısının hemen bitişiğindeydi. Bizim komşumuzdu. Hasan Şahmaran’ın çalışmasına göre Kilis’te mantık ilminin yükselmesine önderlik eden “Hocazade” ailesine mensup. “Buğday Venüsü ve Kubbeler”, “Doğa ve İnsan” adında iki yayınlanmış şiir kitabı vardır.
1999’de Ankara’ya geldiğinde buluştuk. Bana bu eserlerin “Buğday Venüsü”, “Kubbeler, Doğa ve İnsan” ismiyle yeniden neşrini imzalayıp vermişti. Mayıs sonu yurtdışına çıkmadan önce telefonla konuşmuştum. Dönüşte binlikte olacaktık. Daha evvel de hemşehrilerimiz avukat Abdullah Baytaz, avukat Faruk sanlı dahil öteki hemşehrimizle birlikte Fatih’te Kilisli Çolak Mehmet’in restoranında Kilis mutfağı özlemimizi gidermiştik.
Orhan Tokuz 1927 doğumlu idi. Avukat Baytaz da öyle. O gün; Kilis ve hemşehrileri hatırına perhizi bozmuşlardı.
ENTELEKTÜEL AHLAKLI BİR SANATÇI AKSAKAL
Orhan Tokuz Parlamentoda Kilis’i en iyi biçimde temsil etti. Daha sonra da emekli olunca İstanbul’a yerleşti. Entelektüel çalışmalara ve sanat hayatına, şiire, düşlere, tortulara ağırlık vererek çalıştı. St. Mallarme, Ch. Baudelaire, Heinrich Heine’den tercümeler yaptı. Türkmen Kızı bir muhteşem dizeler yığını. “Elektrik, Su Parası, Gazete”yi okumanın tam zamanı. Gül Şarksıları tümümüzü rahatladır. Arkasına “Bu Keman”ı da ekleyebilirsiniz. Her şeyi musiki ile örtüşmüş. Derviş ile Kısra da yok değil. Uygarlık ve kültür sağı-solu. Cami Kitaplığı’nda buluyor kendisini ve bizleri.
AH İLE, OF İLE GELMEK-GİTMEK
“Her tarlardan bir kesek” diye bir bölüm var “Kubbeler, Doğa ve İnsan” isimli kitabında. Diyor ki: “Bizimle göçer paldır kültür / Bütün çabalar, bütün kültür / Sil baştan çocuklar / yeniden başlar.” Bir başka dizesinde: “Ne yediklerimiz yedik / Ne içtiklerimiz içtik / Ah’la geldik, of’la gittik / Böyle geldik, böyle gittik” demez mi?
‘Ulusum’, “İyiliğin toprakça / Doğruluğun kitapça / Güzelliğin doğaca” diyerek başlar ve ilk kıtasında mümtaz milletini şöyle anlatır: “Ulusum güçlüdür, ulusum yüce / Atalarım yiğit, yiğitlerim alp / Ulusum bilinçli, ulusum ince / Göğüslerindeki duygulu bir kalp”.
YILDIZDÖKEN’İN DOĞDUĞU ŞEHİR
Güncel değişlerinden örnek vermiyorum yalnız, sanat endişeli çalışmaları kitabın temeli, esası, kültür endeksli öğeleri. Her iki eserinde de mini bir sözlük yer almış. Arasa, çimdik, cercer, çelet, çirtik, dulda, daraba, hedik, kenger, kesmelik, köz, lotus, süğük, umsuruk, yıldızdöken açıklamalarıyla her iki eserde mevcut.
Doğduğum Şehir’i de şöyle anlatır İ. Orhan Tokuz:
“Dağların altında doğdudum şehir,
Gülpembe şafaklar, bağlar içinde!
Doruklara kadar bağ, zeytin, incir.
Doruklarda kekik, melengiç, çalı...
Ufukta mavi-mor Gavur Dağları,
Nar gibi akşamlar, tül’ler içinde.
Güneyde ova, gömgöğ bir deniz,
Tarlalar, bahçeler, uçsuz bucaksız,
Pınarlar, dereler çağlar içinde.
Çoğumuz denizi hiç görmemişiz,
Düşlerimizde yaşıyor deniz,
Yelkenler, direkler, ağlar içinde.”
Dizeler İlkbahar der, Yaz Doğru gider, Yaz ve Üzümler’i hatırlar, Kesmelik ve Dağlar’a varır, Güz’e imrenir, Bağlara Dönmek ile sonuçlanır.
ŞAFİ İSMİNE YARAŞIR
Milletvekilimiz, aydınımız, eczacımız, sanatçımız, hemşerimiz, canımız, ağabeyimiz İ. Orhan Tokuz’a acil şifalar diliyorum. İstanbul Kilis Vakfı’nın alakası da her türlü takdirin fevkindedir.
Orhan Ağabey’e Cenab-ı Allah’tan “Şafi” ismiyle şifa versin dilerim. Ailesine de sabır...
***
Osmanlı Mutfağı’nda Lebeniye!
M. Cemal ÇİFTÇİGÜZELİ
Geçtiğimiz hafta sonu birkaç günlüğüne Antalya’ya kaçtım.
Ankara aşırı sıcak diye bir deniz havası alsak istedim.
Sen misin böyle arzu izhar eden? Antalya Ankara’dan da sıcak ve üstelik nemli.
Geceleri de hiç farkı yok dersem inanın.
Gerçekten Türkiye aşırı sıcakların etkisinde.
HEMŞEHRİLERİMİZ BODRUM’A TAŞINIYOR
Bir akşam hemşehrimizin, Atatürk Parkı içindeki restoranına gittik. Park bir baştan öteki ucuna kadar bir eğlence ve dinlenme merkezi olmuş. Her şey var. En güzeli park yerinin olması. Fakat tatil akşamı almasına rağmen hiçbir yer dolu değil! Üçte bir doluluk yaşıyorlar. Sayın Başbakan “2008’in ilk altı ayında 167 bin otomobil satılmış” diye iyi temennilerini belirtiyor, ama arka planda şık olmayan gelişmeler var. Çoğu bankanın verdiği kredi ile araba alanlar, borçlarını ödeyemediği için sıkıntıda. Bankaların park yerleri böylesi arabalarla dolu.
Yılın ilk patlıcan kebabını burada yedim. Gerçekten nefisti.
KİLİSLİ DÜRÜMCÜ ANTALYA’DA KALMIŞ
Patron ile muhabbet edelim dedim. İştahım kursağımda kaldı. Aynı İzmir’deki hemşehrimiz gibi satmış, Bodrum’a yerleşmiş. Şimdi Karslılar işletiyor. Canlı müzik de vardı. Türk Sanat Müziği icra ediyorlar. Tam isteyecektim ki, bir de baktım benim arzum yerine geliyor “Yıldızlı semalardaki haşmet ne güzel şey”. Sadi Hoşses rahmetlinin bu eserine bayılıyorum. Sonunda da uzun çıkışlı bir havası var ki, mest olmamak elde değil.
Antalya delik deşik. Metro yapılacak bir türlü bitmiyor. Dolayısıyla trafik de felç. Valiliğin hemen yanı başında bir Kilisli dürümcü var. Geçen geldiğimde konuk olmuş; “Öteki geldiğinizde bizi bulamazsınız” demişti, ama Kıbrıs’a gidememişler. Yola devam ediyorlar. Sabaha kadar da hizmet veriyorlar. Antalyalılar adına sevindim. Kilis Mutfağı’nı yaşatanlar sağ olsun. Dilerim markalaşsınlar. Aynı İstanbul Kadıköy’deki Kilisli Fiko gibi.
ÇIRALI ve OLİMPOS’A ZİYARET
Bir sonraki gün Çıralı ‘ya gittik. Burada deniz çok güzel. Her taraf pansiyon, otel, lokanta. Odalar kahvaltı dahil 40 TL’den başlıyor. Pek ucuz değil. Dolayısıyla baş yer çok. Olimpos’a gittik. Ülkemiz tarihi dokusuyla müstesna. Buna bir de tabii güzellikleri eklenmiş. Ama kıymetini bilen için. Bazı hemşehrilerimizi burada tatil yaparken gördük. Selamlaştık. Nerede insan vara, orada bir Kilisli mutlaka yaşıyor. Suların bir şelale gibi aktığı, yeşilin her tonunun yaşandığı Ulupınar’da alabalık yedik. Sivrisinekler de bizi...
Taraflara afiyet olsun. Sivriler benimkini adeta kuzu eti keyfiyle bitiriyor. Kaşıntım halen sürüyor. Tatil yapan bu rizikoya girecek!
TOĞLU HAMAMI KEYFİ
Bunun intikamını ben de yedi yıldızlı Rixos Oteli’nde aldım. Müthiş bir turistik tesis. Sadece denizi girilecek gibi değil. Havuz ile bu ihtiyaç karşılanıyor. Daha çok Rus turistler konuk. Günlük 600 dolar. Her şey dahil.
Toğlu Hamamı’mızın bir benzeri, pırıl pırıl bu otelde var. Bir nostalji yaşadım yazın bu sıcağında. Kırgızistanlı tellak öyle bir kese yaptı ki, tüy gibi. Havuz başında bir neyzen neyini üflüyor. Gittim kutladım. Çayımı içtim. Rahatladım.
MANAVGAT’TA KİLİSLİ İŞADAMI
Akşam bir hemşehrimizle tanıştım. Manavgat’ta ofisi varmış, üretim yapıyorlarmış. Neredeyse Akdeniz’in alkollü ve alkolsüz bütün içeceklerini karşılıyorlarmış. Çoğu kuruluşun da sektör temsilcisi imiş. Böylesi işadamı hemşehrilerimizin mesleklerinde otorite olmaları önemli. Kendisi Side’ye döndü, biz Rixos’un Osmanlı Mutfağı’na girdik.
Garson üniversite mezunu, birkaç dil biliyor. Yanımızdaki masada Ürdünlüler, onlara Arapça ve İngilizce konuşuyor, karşımızda bir Rus aile Rusça hitap ediyor, çoğu masaya da İngilizce dil döküyor. Bittabi bize kendi dilimizde. Soruyor, “Ne ikram edeyim?” Listeye bakıyorum daha ilk sırada “lebeniye” ve “kellepaça”. İstanbul’da Bahattin Aykut’un, Kilis’te Bacımoğlu ile Hılfan Usta’nın kulaklarını çınlattım.
KEL Mİ, ETLİ Mİ LEBENİYE?
Acaba kel lebeniye mi, yoksa etli lebeniye mi? Kel lebeniye geliyor. Belli ki süzme yoğurt ile yapılmış. Yoksa tutmaz. Önceden kaynatılmış ve yıkanmış pirinç yoğurda ilave ediliyor. Ocaktan alınırken üzerine nane ekleniyor. Kıyma kavrulur. Lebeneyi’nin üzerine dökülerek karıştırılır. Afiyet olsun. Ama Rixos’unki modernleşmiş.
Ahmet Serkant rahmetlinin “Annemin Kilis Yemekleri”ni ant olsun Ankara’ya döndüğümde yeniden gözden geçireceğim. Haydi gel de Hasan Şahmaran’ı anma, kulaklarını çınlatma? Kilis dili değil sadece Saray’dan çıkma. Baksana mutfağımız da öyle: Saray mutfağı.
EHLİ KEYF SERVİSİ
Sordum garsona: Aşçıbaşınız nereli? Bilmiyor, ama tek bildiği şey İstanbul Çırağan Oteli’nden transfer edilmiş. Bu daha da harika. Çırağan kralların, cumhurbaşkanlarının oteli. Bölgede marka.
Bir ara baktım “ehli keyf” servisi yapılıyor. Belli ki Gaziantep işi bu bakır işlemeler. Peki başka ne yediniz diye sorarsanız, hemen merakınızı gidereyim. Kırmızı biber ve patlıcan dolması. Bir de bunun yanında Kerkük’ün meşhur soğan dolması. Her Türkmen aile bunu bilir. Yıllar önce Türkmen Özkam Ailesi’nin Bağdat’daki evinde böyle bir sofraya oturmuştum. Ve gavurdağı salatası, ardından soframızda.
DEĞİŞMEYEN YALNIZLIĞIMIZ
Artık turist profili de, mutfak profili de değişiyor. At binenin kılıç kuşananın. Yemeğimizi yerken otelin sanatçıları sandalla müzik ziyafeti veriyorlardı bize. Gece yarısı da Ankara’ya döneceğim. Peki nasıl?
***
Topraksız tarım yapılıyor haberiniz olsun!
M. Cemal ÇİFTÇİGÜZELİ
26 Temmuz 2008 Cumartesi günü de Endonozya’nın turistik Bali kentinde de “Uluslararası Topraksız Tarım Toplantısı” gerçekleştiriliyor.
Türkiye’yi de Türkiye İsrafı Önleme Vakfı Başkanı sayın Prof. Aziz Akgül temsil ediyor.
Sevgili dostum Aziz Hoca, 25 Temmuz günü on bininci mikrokredi alan insanımıza çekini verecek. Çek ise yeni başbakanlık binasında (DPT bitişiği) bizzat sayın Başbakan Recep Tayyip Erdoğan tarafından ilgili kişiye kutlayarak sunulacak.
ANKARA-JAKARTA ARASI
Aziz Akgül, hemen o akşam 10 bin kilometreyi kat ederek Bali’ye gidecek, toplantıya katılacak. Tahmin ediyorum en az 10 saat falan sürecek. Arada da 4 saat kadar zaman farkı var. 1980 yılında ben de Endonezya’nın başkenti Jakarta’ya gitmiştim. Öyle direkt uçak yoktu. Önce aktarmalı Roma yaptık. 12 saat bekledik. Sonra Bahreyn’e uçtuk. Ardından Hindistan’ın Bombay kentine. Bahreyn’de kaldık üç saat kadar, ama Bombay’da sadece indi-bindilerle, akaryakıt takviyesi ve yiyecek depolanması gerçekleşti.
Bununla bitmedi, Bombay-Bankong arasını kat ettik. Singapur bir ada devlet, yine bekledik. Singapur’dan da Jakarta’ya 12 saat uçtuk. Toplam Roma-Jakarta arasında 26 saat uçtuktan sonra Otel Jaya’ya yerleştik. Artık öyle değil, hem direkt uçuşlar var, hem çok daha rahat ve konforlu.
DÜNYAYI DEĞİŞTİREN UYGULAMA
Aziz Akgül’le bir kere daha konuştum: Mikrokredi’de hedeflerinin 16 milyon yoksula çek vermek olduğunu anlattı. Halen 175 ülkede uygulanıyor. Amaç da yoksul insanların bir başkasına el avuç açmadan, onurlu bir şekilde kendilerine gelir elde etmelerini, iş kurmalarını sağlamak.
Zaten Birleymiş Milletler de 2005 yılını mikrokredi yılı ilan etmişti. Kurucusu Bangladeşli Prof. Muhammet Yunus da Nobel Barış Ödülü’nü almıştı (2006). Çünkü mikrokredi TİME göre; dünyayı değiştiren 10 fikir ve uygulamadan biri. Türkiye’de ise Diyarbakır’da beş, Gaziantep’te 2, Adana, Amasya, Ankara, Aydın, Bursa, Çankırı, Çorum, Erzincan, Eskişehir, Kayseri, Kahramanmaraş, Mardin, Niğde, Rize, Sivas, Tokat, Yozgat ve Batman’da olmak üzere 21 ilde 25 şubede mikrokredi uygulaması yapılıyor.
Mikrokredilerin de geri dönüşü yüzde yüz. Teminat, kefalet istenmiyor; üstelik icra ve mahkeme süreci de uygulanabiliyor.
TOPRAKSIZ MİKROSERA
Yoksullara yönelik “topraksız mikrosera” uygulaması da yine mikrokredi yöneticilerinin bu atılımı, çalışması, gayreti.
Artık çiftçiler çapa, tırmık, yaba falan kullanmayacak. Mikrokredi kaynakları israf ettirmeden mümkünse yıl boyunca topraksız tarım yaptıracak ve sebze yetiştirecek. Hem yinecek bu sebzeler, hem fazlası olursa satılacak.
Mikrosera da mikrokredi ile hayata geçiriliyor. Eller toprağa sürülmeden sebze yetiştirilebilinecek. Nasıl olacağı da şöyle izah ediliyor:
NE OLACAK, NASIL OLACAK!
“Bütün canlılar gibi bitki organlarını da büyük bir kısmını su oluşturur. Bitkiler ihtiyaçları olan gıda maddelerini sudan çözülmüş olarak alırlar. Bitki yetiştirilirken toprağın, besin kaynağı olması, suyu tutması ve kökleriyle kendisine tutunan bitkiye destek vermesi görevleri vardır.
Toprağın bu üç görevi bir başka şekilde karşılanırsa topraksız bitki yetiştirmek mümkün. Bitkilerin ihtiyacı olan elementler, belli tuzlar halinde ve belirli oranda karıştırılarak sulu besin çözeltisi hazırlanırsa, topraksız ortamda normal gelişmiş bitkiler elde etmem mümkün.” Tarım müdürlerinin kulakları çınlasın!...
Orta mektepte iken ev ve el işleri dersi vardı. Öğretmenimiz. “Bir parça pamuğa bir nohut veya fasulye sarın, sonra ona su verin, bir müddet sonra o bitkinin yeşerdiğini göreceksiniz” derdi. Biz de böyle bir ödev yapardık. Herhalde bu usul, teknolojinin de devreye girmesiyle netice alınan bir uygulama.
7 KAT DAHA FAZLA MAHSUL
Mikrosera’da torba kültürü, ülkemizde özellikle kırsal kesimdeki dar gelirli çiftçilerin uygulayabilme şansı en yüksek olan topraksız tarım şeklidir. Burada bitkiler, toprak yerine mümkün olduğu kadar yerelde tedarik edilebilen ve ucuz herhangi bir katı ortam maddesi ile doldurulmuş torbada yetiştirilmektedir. Bu yöntemde torbalar, bitki yetiştirme sırasında besin eriyikleriyle sulanır.
Bu işi anlatmak zor, ama uygulaması daha rahat. 36 metrekarelik bir topraksız alanda sebze yetiştirmek için günlük ihtiyaç duyulan su miktarı 1500 litre iken, aynı alanda topraksız mikrosera yöntemliyle sebze yetiştirildiğinde ihtiyaç duyulan su miktarı sadece 150 litredir. Üstelik 7 kat daha fazla mahsul elde etmek de denenmiş.
İKİ İSİM, İKİ ADRES
Bu uygulama da mikrokredi olan yerlerde başladı. Mesela Gaziantep’te son sürat gidiyor. Daha geniş bilgi için (demak@superonline.com ve www.israf.org ile www.tgmp.net) sitelerinden geniş bilgiye ulaşabilirsiniz. Gaziantep bu uygulamada mesafe aldı. Erzincan’da ise sebze, meyve ve gül mikrosera’de yetiştiriliyor. (Tlf: 0.446 224 26 31 e-mail: erzincan@tgmp.net)
Konuya ilişkin daha önce de bilgi vermiştim. Çok ileti ve telefon geldi. Uzun zaman yurtiçi ve yurtdışı seyahatlerim olduğundan konuya dönemedim. Sayın Aziz Akgül de aynı konuda bir konferans ve toplantı için ABD’deydi. Yeterli bilgiyi alamamış, uygulamayı soramamıştım. Sanırım bu defa da faydalı olundu.
***
Demirciler demir döver çan yapar, saban yapar!
M. Cemal ÇİFTÇİGÜZELİ
Fıkra bu ya, özetleyerek vermek isterim.
Adamın biri hayatında ne dolap görmüş, ne dolaptan su çekmek için dönen eşeği. Gözleri bağlı eşek, mavi nazar boncuklu, ince bir kedeneye asılı boynundaki çanıyla dolabın etrafında dönüp duruyor. Adam dayanamaz sahibine sorar:
- Bu eşeğin gözlerini neden bağlayarak kapattın?
- Eşek gözü bağlı olarak dolabı çevirdiği için doğru yolda gittiğini sanır. Dönüp durur. Gözünü bağlamaz isek gark eder. Dönüp durmak.
- Peki boynundaki zil ne oluyor?
- Eşek durduğu ana çan sesi kesilir. O zaman gelir eşeği dürtükler, yürütürüz.
- Peki eşek yürümez, başını iki yana sallayıp zili çaldırıp durursa ne olacak?
- Sizin gibi akıllı eşek bizde ne arar Beyim?
YÖRÜK ÇADIRI ÇAN İLE SÜSLÜ
Geçenlerde televizyon yönetmeni, belgesel uzmanı bir usta arkadaşıma uğradım. Bıçaklar şehri Yatağanlı Mustafa Karakaya. Zaman zaman çekimler için taşraya gider. Kayseri’de bir Yörük ailesine konuk olur. Yahyalı Aladağlardaki Yörük çadırına ve sürünün koçuna çan takmıştır. Mustafa Karakaya’nın sorusuna da; çanlar çalındıkça müzik gibi dinlediğini, kendisine can yoldaşı olduğunu, yayılan hayvanlarının da kaybolması ve kaçması durumunda da belli olduğu için çan taktığına anlatmış. Çanının da Yatağanlı Osman Parlaz Çanı olduğunu anlatmış. Mustafa Karakaya daha bir dikkat kesilmiş hemşehrisinin ve memleketinin adını duyunca, gururlanmış, bu el emeği, göz nuru, alın terini Denizli Dergisi’ne konu almış. Ustaları motive etmiş, gururlandırmış.
ÇINGIRAKLI OLAN YILAN DEĞİL
Konuyu açınca Kilis’teki çanlar hatırladım; koyunlarımıza, ineklerimize, develerimize ve eşeklerimize, boyunlarına süsleyerek takılan ip üzerindeki sallanan çanları!
1950’li yılların başı, her evin bağı, bahçesi, tarlası var Kilis’te. Üzüm ve zeytin geçim kaynağı. Bahçelerin meyve ve sebzesi de önemli. Tarlalarda sadece kavun-karpuz ekilmez, pamuk, küncü, tahılgiller tümüyle üretilir. Mercimek, nohuda kadar.
Bu kadar yeşil olunca çoğu ev de, davar besler. Ya ahırı vardır, yahut bahar ve yazın çalışmayan mahseresi vardır. En azından Kurban Bayramı için üç-beş tane koyun-kuzu beslenir evlerde.
Bizim evde de öyleydi. Gündüz çobana gönderilirdi koyunlar. Ta harman yerinde teslim edilirdi. Bir müddet sonra hayvanlar bu yolu adeta ezberlerlerdi. Akşam üzeri çoban onları sırıf ettiğinde doğru eve gelir, açık mahsere kapısını başlarıyla iterek içeri girerlerdi.
KOMŞULARIN BEYAZ EŞEKLERİ
Elebaşı koyunda mutlaka nazırlıkla bağlı bir çan asılır boynuna. Ötekilerde ise sırtlarına boya sürülürdü. Bilinirdi ki bu davarlar falan kişinin. Tatil günleri çobana gitmez, yanımızda kalırdı koyunlar. Biz de kavun ve karpuz kabuklarını atma, kepeğe bulayarak onlara verirdik.
Komşumuz Bakkal Sayip Usta’nın (Saip Uğurlu) beyaz eşeğinin boynunda da böyle bir çan asılıydı. Kalınlığı gibi olan renkli bir kendir (şerit gibi) ile de dizayn edilmişti. Öteki komşumuz Şahkacı da Mustafa’nın da (Mustafa Ulusoy) bağ-bahçe için beslediği beyaz eşiğin de böylesine güzel bir asılıydı, çıngırak asılıydı.
Sokağımızda geçerken çanın çalması hem Saip Usta’yı, hem Mustafa Efendi ele verirdi. Akşam üzerleri ise sokaklardan geçen davarların çanları da artık akşamın olmak üzere olduğunu hatırlatırdı.
YOK DEVE... DAHA NELER!
Cumhuriyet Meydanı’nda Kasaplar Bedesteni vardı. Sırf kasap esnafı bulunurdu. Bir kasap da deve kesip satardı. Hörgücünü de dükkânın önüne bir çengelle asarak gösteri yapardı. Develerin neredeyse tümü çanlıydı, çıngıraklıydı. Köylerle Kilis arasındaki yük ulaşımına katkıda bulunurlardı. Daha önce de Halep’e gidildiğini büyüklerimiz anlatırdı. Çanların sesi hangi kervanın geldiğini duyururmuş. zaman zaman Cumhuriyet Meydanı’nda çökertilerek oturtulan develerin geviş getirerek ağzındakileri köpürdetip çiğnemeleri beni çek etkilemişti. Çocukluk bu ya biz de çanını çalarak kaçardık. Deve bir şey yapmaz, ama sahibi çok kızardı. Çünkü belli çan sesiyle develer yeniden çökük vaziyetten ayağa kalkarlar ve gideceklerini sanırlarmış.
SABAH PAZARI’NDA DEMİRCİLER ÇARŞISI
At arabalarının çanı da mutlaka olurdu. Daha ziyade çocuklar arabanının sesini duyarak yol versinler diye düşünülürlü.
Çan ve çıngıraklar aynı sabanlar gibi demircilerde yapılırdı. Bunun yeri de Sabah Pazarı’ndaydı. Odun Pazarı’na inen yolu demirciler ve ince nacarlar paylaşmıştı. Kızgın demirlerin soğuk suya sokularak çıkarttığı “cızzz” sesi içimizi ürpertirdi eğer oradan geçiyorsak.
Kartalbey’de sınıf arkadaşımız Fatma’nın babası Demirci Zeki bu işin ustası ve uzmanıydı. O da bizim komşumuzdu. Ulu Camii’nin tam karşısında otururdu. Kilis’teki Errmeni zulmünden sonra Müslüman olmuş, hacca gitmiş, dindar bir insanda Demirci Zeki Amca.
HÂLÂ CANLI DONDURMACI
Çan için kırkbir defa işlem yapılırmış. Çanın tok ve olgun sesi için bu önem arz edermiş. İşte bu sesi bulmak için, işlem uzadıkça uzar, bir çanın sesi ötekine benzemezmiş.Çanlar dövme usulüyle el işçiliğinin bir yansıması. İyi ve kaliteli çan taklit de edilemiyor. Fiyatı da fazla olmadığı için her demirci bunu yapmaz, hatır için zahmete girilirdi. Bodrum’da çanlı dondurmacıların kulakları çınlasın!
Ya evlerimizin kapıları, çivilerle şekillendirilen eserler?
***
Yurtdışında acaba ne kadar Kilisli mevcut, bilen var mı?
M. Cemal ÇİFTÇİGÜZELİ
Maassluis
Karavanın sözleşmesi bitti. Götürerek teslim ettik. Kontrol ettiler. Verdikleri gibi. Bu defa arka camdan içeri su girmesini şikâyet ettik. Üzüldüler. Karavan mevsimi olduğundan müşteriler sırada. Biz aylar önce sipariş vermiştik. Öyle gerçekleşmişti.
Artık bir otomobille seyahat edeceğiz.
Navigasyon aletimizi taktık Opel’e, o yol gösterecek. Adresi yazdık, gaza bastık hedef Köln. İstanbul trafiği gibi. Farkı aşırı disiplin ve ilkeli kent. Berlin’den sonra en fazla Türk’ün olduğu şehir. Boesner ressam ve grafik sanatçıları için muhteşem bir mağaza. Sanat çalışmalarının ihtiyaçları buradan karşılanıyor. Mağazadaki malzemelere ve nasıl kullanacağına ilişkin 2000 sahifelik bir de kitabı var. Alabiliyorsunuz. Sanat çalışmaları için alış veriş yaptık.
AB ÜLKELERİ TÜRKLERE TEDBİR ALIYOR
Bu ara kitap okumayı da ihmal etmiyorum. 600 sahifelik Ahmet Cemal Ertunç’un Cumhuriyetin Tarihi bitti, Turgut Özakman’ın Şu Çılgın Türker’ine başladım ikinci defa.
Almanya’da bir seramik fabrikasını gezdik. Her şey bilgisayarla. Otomatiğe bağlanmış. Birkaç sene önce 640 işçi çalışıyormuş, teknoloji bu sayıyı 120’ye düşürmüş. Yeni açılacak bir fırın ile de yarı yarıya inecekmiş bu sayı. Almanya’da işsizlik büyüyor. Türkler de bundan etkileniyor. Ayrıca Almanlar yabancı çocuklarına verilen para ile işsizlik üstüne yatanlar için de onlar aleyhine tedbirler alıyor.
KÖPEK İNSANDAN KIYMETLİ (Mİ)
Duesseldorf’tayız.
Bir Türk belediye otobüs sürücüsü bize kenti nasıl gezeceğimizi salık verdi. 12 saatlik bilet alarak hem otobüs, hem metro ve tramvay ile bütün kenti dolaştık. En ünlü sanat galerisi restorasyona girdiğinden kapalıydı, gezemedik. Daha küçüklerini dolaştık.
Yollarda köpekli dilenciler var.
Sordum, köpeklerin burada insandan kıymetli olduğunu, alkolik dilencinin de hayvanları istismar ederek, duygu sömürüsü yaptığını, dolayısıyla ona yardım edildiğini anlattılar; dehşete düştüm.
BEKÂRLIĞA VEDA PARTİSİ
Türkler Köln ve Duesseldorf’ta eğlence sektörünü de girmiş. Bilbortlarda ilanları var. Çay içtiğimiz bir cafede evlenecek iki genç ayrı ayrı gelerek “bekârlığa veda” çalışması yaptılar. Öyle bir gelenek oluşmuş. Damat ve gelin adayı kendileri ve arkadaşlarının yaptığı minik eşyaları bir sepete koyarak gruplar halinde çarşı çarşı, cafe cafe dolaşarak satıyorlar. Toplanan bu para ile de sonra eğleniyorlar. Bize komik gelir, ama burada böyle. Öyle ki üniversite mezunları ev temizliğine gidiyor geçinmek için. Para kazanmak kolay değil. Bunu çok iyi fark etmişler.
REGAİP KANDİLİ
Akşam Kandil.
Türk camii ağzına kadar dolu. DİTİP’e bağlı bir mescit.
Dün de cumaya gitmiştim.
İmam elindeki kâğıdı okudu. Dua etti. Namaz kıldırdı. Tokalaştı. Sonra camiinin lojmanına geçti. Oysa cemaat, genelde çocuklarını da getiriyor. Okullar da tatil. Onlara bir özel ilgi göstermesi gerekti diye düşünüyorum. Sonra cemaate de. Kurulmuş veya otomatiğe bağlanmış mekanik bir şey olmamalı insan.
Kandil akşamı da öyleydi. İmamdan çok cemaat coşkuluydu. Üç ayrı Türk insanı çikolata, şeker ve meyve suyu dağıttı mevlit sonrası. Musafaha edildi. Fakat din adamlarımızın daha çok çalışması gerek. Bulundukları yerde bütün Türklerin yedi sülalesini öğrenmesi icap ediyor. Çünkü rahip ve rahibeler boş durmuyor, hemen yeni gelene “hoş geldini”z diyerek kapı aralanıyor tanışmak için. Yurtdışı hizmetler artık döviz biriktirme yeri olmaktan çıkmalı. Hizmetler sosyalleştirilmeli.
CAMİLER KİMLİĞİMİZE PANZEHİR
Camiye kadınlar da geliyor. Almanya’da siyasete atılan Türklerin seçim zamanı kahvelerden sonra uğradığı en önemli mekân camiler. Cemaatler dışındakiler Diyanet İşleri’ne bağlı ve bir sivil toplum kuruluşu tarafından yönetiliyor. Kimliğimiz için de bir panzehir camiler. Okumayanlar buradan besleniyor.
Hollanda’ya geçiyoruz.
Hırvatları penaltılarla yenmişiz. Bütün yollar miting alanı gibi. Aracımıza bayrağımızı takıp yol alıyoruz. Türk bayraklı araçlarla karşılaşınca birbirimize klakson çalıyoruz. Bir şehir turu atıyoruz. Hemen konvoy oluyor.
KİLİS’E ÖNERİLDİ, TOKAT KAPIVERDİ
Maassluis’te hemşerilerimizle konuşuyorum. Daha önce geldiğimde Kilis’e bir modern sera kurmak istediklerini anlatmıştı. İki yılda da parasını çıkardığını, amorti ettiğini söylemişti. Hollandalı bir işadamı bunun için 10 milyon euroya kadar yatırabileceğini bildirmişti. Ben de o zamanki Valimiz Sayın Aslan kütükçü ile Belediye Başkanımız Abdi Bulut’ta aktarmıştım. Bir hareketlenme oldu. Hollanda’ya gitmek istediler. Adres ve telefonları verdim. Vali görevden alındı. Kimse de takip etmedi. Sorum bu defa “Ne oldu o iş?” diye. Tokatlılar kapmış. Hayırlısı olsun.
Siemens baktım açıklama yapıyor. Rüzgâr tribünü için Türkiye’den ortak arıyor. Yönetim kurulu üyesi ve enerji CEO’su Dehen Wolfgang dünyada rüzgâr enerji pazarının yüzde yüz büyüdüğüne dikkat çekiyor.
AVRUPA’DA ELAZIĞ ATILIMI, YOZGAT BİRLİKTELİĞİ
Elazığlılar ile karşılaştım. Avrupa Elazığlılar Derneği organizesiyle 30 Avrupalı işadamı Elaziz’e gitmiş. Temaslar yapmışlar. Netice alınmış. Şimdi, AED VqMİnvest yatırım şirketi Elazığ’da 150 milyon euroluk yatırım kararı vermiş.
Birkaç günden beri de Yozgatlılar Derneği piknik için hem televizyonlara, hem de gazetelere ilan vermişler. Milletvekilleri de geliyormuş. Yakın olsa gideceğim bu dayanışmayı tebrik için. Ama değil.
Acaba yurtdışında çalışan, müessese sahibi veya akademisyen kaç hemşehrimiz var. Bilen var mı? Bunun bir istatistiki tutulmuş mudur?
***
Sil baştan inşa edilen kent
M. Cemal ÇİFTÇİGÜZELİ
Wertheim
Bir zamanların Nazi Partisi’nin merkezi durumunda olan Nürnberg’deyiz. Yine karavanımızı metro yanına park ettik. Bavyera’nın ikinci büyük kenti Nürnberg’i dolaşmaya başladık. Her metre çıkışı bir çarşı gibi. Özellikle merkez. Saatlerce dolaşıp alışveriş yapabilirsiniz. Yağmura alıştık artık önemsemiyorum. Yine yağıyor. Şemsiyem de bozuldu. Varsın olsun. Yürüyüşe devam.
Nürnberg yasalarıyla da meşhurdur. Yahudileri hedef almıştır bu kanunlarla. Hitler yönetimi bunu da acımasızca uygulamıştır. Bütün Almanya gibi Nürnberg de 2. Dünya Savaşı sırasında yerle bir oldu. ABD tarafından işgal edildi. Naziler Nürnberg’de yargılandı. 24 Nazi, savaş suçu işlediği gerekçesiyle suçlandı. Biri intihar etti, birinin sağlığı bozulup öldü, 12 sanık asıldı, Rudolf Hess’in de aralarında bulunduğu üç kişi müebbet hapis, ötekiler de en az 10 yıl olmak üzere değişik cezalara çarptırıldılar.
ŞATO ve IRMAK ŞEHRİ
Nürnberg, Nazilerin gerçekleştirdiği mitinglerle de ünlüdür. Yıkılan şehir 1950’li yıllardan sonra yeniden imar edilmiş, eski binalar onarılmış, tarihi dokusu aynen korunarak bugünlere gelinmiş. Pegnitz Irmağı şehrin içinden geçiyor. Franken yayları buradan başlar. Şehir bir eski şatonun etrafında büyümüş, genişlemiş.
O gün kent pazarı vardı. Kiliselerin (St. Sebaldus ve St. Lorenz) önündeki meydanda pembe beyaz tenteli çarşıda genelde meyve ve sebze ile et pazarı kuruluyor. Çiçekler de vazgeçilmez bir tutku. Pırıl pırıl her yer. Yağmura rağmen tek çamur yok. Üstelik inşaatlar ve onarımlar bütün hızıyla sürüyor.
ARZU KIZIN HATIRINA TUR
Türk insanı hemen belli oluyor. Uzaktan tanıyorsunuz. Meydanda tren katarları gibi minik arabaların oluşturduğu bir turizm kervanı 20 dakikalık turla kenti dolaştırıyor. Binip binmeyeceğimizi tartışırken bir genç kız rehber olduğunu belirterek, davet etti, kıramadık bu Türk kızı Arzu’yu. 300 Türk ailesi varmış. Üniversitede okuyan çok sayıda Türk genci eğitim alıyormuş. Hepsi yabancı diller biliyor. Kendisi de onlardan biri. Türkiye’ye dönmeye niyetleri yok. Artık ikinci vatanlarında Türkçe bilen de olmayanları gördük.
Her taraf heykel. Trafik hiç yok. Bisiklet çok. Yollar bu defa taş döşeme, asfalt değil. Yapma ve tabii çiçekler birer harika her tarafta. İkisi birbirinden fark edilmiyor.
BİR MAĞAZALAR ZİNCİRİNDE SARAR
Yeniden yola koyuluyoruz hevesimizi aldıktan sonra. İlk benzincide mola veriyoruz. Kapıda 5 inek heykeli, hem de kocaman. Belli ki İsviçreli benzinci. Türk gazeteleri alıyoruz. Biraz hasret gideriyoruz. AK Parti’nin kapatılması ve Ergenekon soruşturması manşetlerde.
Ne olacak bu ülkenin hali! Birbirimize sorup duruyoruz.
Yolcu yolunda gerek. Karavanımız yol almayı sürdürüyor.
Wertheim’e geldik. Yeni bir şehir kurulmuş. Şehir diyorsam bir mağazalar şehri. Dünyanın ünlü bütün markaları çok güzel ve rahat dizayn edilmiş bol çarşılı “Wertheim Villaga”de toplanmış. Türkiye’den de “Sarar” var. Gururlandım. Aklınıza gelen bütün markalar ıskontolu satılıyor. Park yeri geniş. 24 saat geçirmek için her şey düşünülmüş. Özellikle hanımlar girince çıkmak bilmiyor. Bölge kentlerinden her gün tur otobüsleri gelerek müşteri getiriyor. Tur operatörleri programına almışlar.
Manzara da muhteşem. bir ovada kurulmuş biblo bir merkez gibi. Sağı-solu orman. Hangi yola girerseniz giriniz hepsi buraya çıkıyor.
ÖNCE BİZİMKİLERE, SONRA ONLARA
Seltters’e girdik daha sonra.
Bir festival var... Türkler gerçekleştiriyor... Haremlik-selamlık yapmışlar. Aşırı mütevazı bir şölen... Üç-beş stantta giyecekler, yiyecekler ve kitaplarla kasetler, CD’ler var. Hanımlar tarafında ise gözleme yapılıyor. Bir Alman çiftin gözleme yemesine müsaade etmediler, sadece kadının o tarafa gidebileceğini anlattılar kibarca. Ancak Alman kadın “Sizin kültürünüzle tanışmak istiyoruz kocamla ben... Bunlardan biri de mutfak kültürünüz... Müsaade edin görelim, nasıl yapılıyor, kocam benden daha fazla meraklı yemeğe” demesine rağmen müsaade edilmedi.
Üzülüyor insan bittabi, şık olmayan tartışmalara. Yola koyulacağız, yarın da Almanların bir festivali varmış, izleyin diye ısrar ediliyor. İzledik. Orkestra çalıyor, şarkılar söyleniyor, biralar içiliyor, domuzlu sandviçler yeniyor. Bir de profesyonel sunucu var. Programı takdim ediyor, esprilerle güldürüyor. Kurulan stantlardan alışveriş yapılıyor. Genelde tatlılar ve pastalar revaçta. Sahneye 6 Alman ve hanımı çıkarak oryantal yaptılar. Sonra Hint folkloru. Bunları torunları takip etti. Sonra coşkuyla şarkılar söylendi. Köpekleri de yanlarında.
ŞEMSİYE ve AŞK ÜZERİNE
Bir de Türk standı vardı festivalde. İslamiyet’i anlatan İngilizce ve Almanca kitaplar ile ilahi CD’leri, Türkiye’yi tanıtan DVD’ler sergilenmişti. Organizasyon ise Semerkant Kitabevi’ninidi. Yağmur hiç etkilemedi. Bir anda şemsiye açıldı. Hemen aklıma Catherine Deneuve’nin Cherbourg’un Şemsiyeleri isimli romantik filmi geldi. Ne platonik bir aşktı filmde. Şemsiyeci dükkânında geçen bir konu. Artık romantizm öldü, öyle film de çekilmiyor, roman da yazılmıyor. Ali Mc Graw’ın Bir Aşk Hikâyesi adlı filmini de izlemiştim. Nefisti.
Soltres’te 750 Türk yaşıyor. Bir dernekleri var. İşveren ve emekli olan Türk de çok. Buruya yerleşenler de. Bir kumarhane ve iki kahveyi Türkler işletiyor. Sokak başlarında sigara makineleri var. Parayı atıp, sigaranı düşünebiliyorsun. Ev sahibi olmuş Türk sayısı da bir hayli fazla. Türk mahalleleri oluşmuş. Genelde Karadenizliler.
Seyahatimiz sürüyor...
Yarın: YURTDIŞINDA NE KADAR KİLİSLİ VAR?
****
Alplerde ne var, ne yok?
M. Cemal ÇİFTÇİGÜZELİ
Münih
Kim derdi ki 1950’li yıllarda Coğrafya öğretmenimiz Fosforlu Cevriye Alpleri öğrettiğinde, bu dağlara çıkacağımı, aklıma bile getiremezdim o günlerde. Alp Dağları nire, Kilis nire!
Ama oldu. Artık Alp Dağlarına tırmanıyoruz. Alplar Cenova Körfezi’nden başlıyor, Viyana’ya kadar uzanıyor. Avrupa’daki çoğu nehir başta Ren ve Tuna ile Po nehirleri buradan doğuyor. Muhteşem yaylalar, zümrüt ovalar, dik yamaçlar, sarp geçitlerden geçen otobanlar, trenler hiç durmadan yol alıyor.
DAĞIN ZİRVESİNDE NE YOK Kİ?
Yol boyunca ya çiseliyor yağmur, ya sağanak halinde indiriyor, ya da sıcak bir hava yüzünüze vuruyor. Her taraf biblo gibi. Fransa, İsviçre, Almanya, Avusturya, Slovenya ve İtalya’dan geçiyor Alpler. Burada yaşayan ve hangi millete mensup olursa olsun halkların genelde siyasal, dini, dilsel farklılıklara karşın, üretim ve hayat şekilleri birbirine benziyor. Alp kültürü bölge halkanı etkilemiş. Alplerde devasa dağcılık ve kayakçılık ile turizm sektörü başını almış gidiyor. Eğlence kültürü de öyle. Alp’in özellikle soğukları, karı, kışı yeni sektörler ortaya çıkarmış. Dinlenmek için de, sağlık için de müthiş yatırımlar mevcut.
TURİST İSENİZ DE SİGORTA ŞART
Karavan kiralarken mutlaka sağlık sigortası yaptırmanız şart. Zaten firma aracınızı kasko yaptırmış, siz de hayat sigortası. Böyle bir rahatlıkla yolculuk ediyoruz. Yol üzerinde çok sayıda sağlık kuruluşu görüyoruz. Üçer şerit halindeki otoban gidiş-gelişleri yoğun bir trafiğe sahip. Özellikle TIR’lar ve tatilciler. Can ve mal güvenliği için de ydl üzerinde onca kuruluş ve denetim mevcut.
Her taraf bir fotoğraf gibi. Ne yana bakarsanız bakınız bir resim gibi etkili, bir tablo gibi vurucu. Hızımız 120 km olacak. Fazlasına izin verilmiyor.
İŞSİZLİK CİDDİ BOYUTTA
Yorgunluğumuzu atmak, dinlenmek, karnımızı doyurmak ve duş almak için bir benzincide park ediyoruz. Benzinci değil, mini bir kent sanırsınız. Duş 5 YTL. Kahvaltı, yediklerinize bağlı. Alp Dağları’ndaki kahvaltı iştahınızı açıyor. Bizim gibi onlarca karavancı var komşunuz olarak bitişikte. Genelde hep aileler. Hakeza grup otoları. Çalışanlarla sohbet ettik. Hepsi işverenden şikâyetçi. İş ve müşteri çokmuş, onlara hizmet götürecek işçi sayısı azmış. Dolayısıyla bir çalışanı her türlü hizmeti görmek mecburiyetindeymiş. Çoğu da kadın işçilerin. İşi de bırakamıyorlarmış, çünkü işsizlik ciddi boyuttaymış. Yakın köylerde ikamet ettiklerinden araçlarıyla geliyor ve benzin parasından da tasarruf edemiyorlarmış. Şirketin servisi yokmuş.
MERHABA MÜNİH
Park yerindeki TIR otosunun arasından sıyrılarak yeniden yola koyuluyoruz. Bu kez hedef Münih. İkinci gelişim Münih’e.
Münih ayrı bir Almanya gibi. Zaten Münihliler kendilerini öyle görüyor. Belki de Avrupa’da gelişmiş en önemli bölge. Üstelik zengin ve sanayi ön safta. Karavanımızı metro yakınına park ettik. Park ve metro bileti aldık. Bu biletler saatlik. Biz 24 saat kalacakmış gibi biletmatikten işlem yaptık. Bu biletle bütün ulaşım araçları metro, otobüs, tren, tramvaya binmek mümkün. Öyle yaptık birinden inip, ötekine binerek Münih’i gezdik.
OLİMPİYAT KÖYÜ ve BMW MÜZESİ
1976 Olimpiyatlarının yapıldığı Olimpiyat Köyü’ne gittik. Hâlâ duruyor. Hemen yanında yine bir başka şehir gibi kurulmuş BMW Müze ve tesislerini gezdik. Sanat galerisi gibi bir yer. Tarihi binalar korumada ve tertemiz, işlevsel halde çalışıyor. Yurtdışında en ucuz karın doyurma yerleri hamburgercilerdir. King Burger’e giriyoruz. Hippi kılıklı gençler köylerden yiyecek topluyor. Sokak çalgıcıları da öyle. İhtişam ve sefaleti aynı anda görmek mümkün. Vitrinler zengin ve pahalı. Sigara yasağı var, ama genelde uyuluyorsa da içenlerin sayısı bir hayli fazla.
İngiliz Parkı’na gittik. Kalabalık. Özellikle gençler. O gün Hırvatlar Almanya’yı 2-1 yenmezler mi? Kızılca kıyamet koptu. Meğer ne kadar da Hırvat varmış. Bir anda yollar Hırvat bayrakları ve araçlarıyla doldu. Çoğu da Sırp zulmünden kaçmış, buraya gelmiş, geri de dönmemiş. Yağmur yine başladı. Bu defa fırtınayla birlikte sanki.
OTOBÜSTE ÜÇ KÖPEĞİYLE ELİNDE BİRA ŞİŞELİ ADAM
İlk gelen otobüse biniyoruz. Yeniden bir Münih turu başlıyor. Bir durakta küçük dilimi yutacaktım. Adamın biri elinde bira şişesi, üç köpeğiyle birlikte bindi otobüse. Köpeğin iri olanları koltuk altlarına yattı, kendisi ve kaniş koltuklara kuruldu. Hiç kimse ne korkuyor, ne irkiliyor, ne şikâyet ediyor! Hayvan en az insan kadar değerli görülüyor! Taraflar da buna anlayış gösteriyor.
Hava biraz açılsın grupların şovu başlıyor. Müzik ve eğlence gırla gidiyor. Gençler ellerinde bira şişeleri sigara ve yiyeceklerle durmadan tıkınıyorlar. Önemli bir bölümü obez. 72 millet var. En belirginleri de Uzakdoğulular. Koreliler, Japonlar, Çinliler...
Döner ve lahmacun burada da marka olmuş. Hangi sokağa girseniz bir Türk müessesesiyle karşılaşmanız mümkün. Öyle ki bazı Türk işyerlerinde yabancı işçiler de çalışıyor. Avrupa’da 60 bini aşkın Türk müteşebbislerin kurduğu işyeri olmuş. 1960’lı yılların “tu kaka” ederek gönderilen mesleksiz insanları, bugün onların torunlarıyla marka oluşturuyorlar. Hey gidi dünya hey!
GURBETÇİ EVİNE DEĞİL, OTELE GİDİYOR
Gurbetçilerimizi yıllarca ülkemizde ev ve arsa satmak adına dolandırdılar. Bir aylık tatilleri zehir oluyordu. Bir de buna trafik kazalarını eklerseniz, acılar gittikçe büyüyordu. Konuştuğum insanlarımız artık Türkiye’de beş yıldızlı otellerde 299 euroya bir hafta keyifle tatil yapıyor. Yatırımını müessesesini büyüterek gerçekleştiriyor. İnsanımız artık önünü görüyor ve ufku açık.
Yarın: SİL BAŞTAN İNŞA EDİLEN KENT
***
Avrupa’daki Türkiye
M. Cemal ÇİFTÇİGÜZELİ
Konstanz
Maç başladı 1-0 yenik durumundayız. Gölü de bir başka Türk Hakan Yakın attı. Saçımı-başımı yoluyorum. Bütün Türkler suspus. Oysa yer gök her taraf ay yıldızlı Türk bayraklarıyla donanmış, Suratlara bile beyaz kırmızı çizgiler çizilmiş. Arabalarda, araç boyunda bayraklarımız.
İsviçre’ye karşı hiç şansımız yok. 2004 Avrupa Kupaları’na bu yüzden girememiştik. 2008 için de 6 maç seyircisiz ve yurtdışında oynamıştık. Buna rağmen kazandık, savaştık, geldik. Yine İsviçre diye düşünmeye başlamıştık ki hep birden ayağa kalktık sıçrayarak. Semih golümüzü atmıştı. Suspus ortalık. Ortaya çıkıyor Arda, bir de o deyince yollara düşüyoruz golden sonra. “En büyük Türkiye!” diye cadde-sokak Meersbourg’da çılgınlar gibi tur atıyoruz. Konvoy artıyor, kalabalıklaşıyoruz.
Aman da aman!... Ne güzel bir mutluluk.
GÖLLER YÖRESİNDE KUTLAMA
Herkese milli piyango vurmuş gibi. Bu aş coşku, bu ne heyecan!
Karamanlı Bayram’ın lokantasında kutluyoruz. Karamanlı bir masa donatıyor ki sormayın. Masaya bakıp hesabı düşünüyoruz. Geri çevirmek de olmaz. Bayram geliyor, her şeyi kendi elleriyle yaptığını söylüyor. Alman karısı sık sık gelerek bir ihtiyacımız olup olmadığını soruyor. Teşekkür ediyoruz. Karamanlı Bayram Türkiye’de turizm eğitimi alıyormuş. Staj için İsviçre’ye daha da dönmemiş. Bir Alsan hanımla evlenmiş. Üç çocukları olmuş. Ancak her şey gözünde tütüyormuş. Tam karşısında da Kahramanmaraşlı Ökkaş gelip bir başka kebapçı dükkânı açmış. Hasetlik bu ya!...
Bayram’ın dükkânı iki katlı bir villa. Bahçesi geniş. Hafta sonları bahçede mangal sofraları oluyormuş. Çok ısrar ediyor illa kalın diye. Olmaz, çünkü programımız aksar. Hesap geliyor. Ödüyoruz. Masadakilerin çoğu meğer ikrammış. Buraya Türk turist az gelirmiş. Mevcut Türklerle ise sürekli görüşüyorlarmış. Turistik bölge olduğu için de sadece 5 ay iş yapılırmış.
TÜRK ÇİFTÇİSİ ZORDA
Har yanımız seyyar çilek satıcılarıyla dolu. Kilo 8 euro, yani yaklaşık 16 milyon TL. Her tarafta kiraz ve çilek yetiştiriliyor. Hakeza elma ve çeşitleri. AB ülkeleri artık kendi sebze ve meyvelerini kendisi yetiştiriyor. Ürün ihtiyacı az olursa o zaman ithalata gidiyor. Nektar şeftali, erik ve üzüm çok üretiliyor. Kavun ve karpuz henüz yok. Dolayısıyla Türk çiftçisini sorunlar bekliyor. Markette gördüğüm antepfıstığı da Amerika’dan ithal edilmiş, fındık Portekiz’den. Buyurun size durum!
Eski bir korsan kalesi müze olmuş. İşkence odalarına kadar turizme açmışlar. Lokantası da mevcut. Şatolar da öyle. Giriş 24 YTL. Çok özürlü turist var. Onlar için da imkânlar ortaya koymuşlar gezmeleri için. Yaşlılar için de elbette. Tur otobüsleri sakat turistleri indiriyor. Her yer onlara göre de dizayn edilmiş. Avrupa’nın nüfusu ihtiyarladığı için Almanya gibi ülkeler çocukların üniversiteye kadar çoğu masrafını üstlenmiş, genç evlileri teşvik ediyor. Program ciddiyetle uygulanıyor. Bakıyorum bebeler çoğunlukta turistlerde. Çoğu da ikiz. Obez insanların sayısı da az değil. Sağımız-solumuz Japon turistlerle dolu.
BİR ADA Kİ TURİST KAYNIYOR
Gölün içindeki Insel Mainau Adası’na geçtik. Bir botanik bahçesi gibi. Dünyanın bütün çiçek ve güllerini getirip ekmiş, yetiştirmişler. Para kazanıyorlar. Stres atan çiçekler sergiliyorlar. Mini bir hayvanat bahçesinde ise çocuklara hayvan ve canlı sevgisi veriliyor. Onlarla oynamalarına müsaade ediyorlar. Mini tren ile tur yaptırıyor, oyuncak trenlerle de çocukların ufkunu ve önünü açıyorlar. Küpe çiçekleri burada ağaç olmuş. Dev çiçeklerin de minyatürünü üretmişler. Pide de satılıyor.
Gemi ile geri döndük. Üzerinde İsviçre bayrağı. AB üyesi değil İsviçre, ama onlardan bir farkı yok. Üyelere de vize falan uygulamıyor. Göl de ortak zaten. Almanya, Avusturya ve İsviçre’nin kentleri var.
KEBAPÇI RESSAM ALİ
Konstanz, 60 bin nüfuslu bir kent. Gemiyle bu defa oraya geçtik. Karavanamız park yerinde. Günlük 6 euro ödüyoruz. Gemide çok sayıda bisikletli de Konstanz’a geçiyor. Bisiklet burada bir hayat tarzı. Genci- ihtiyarı bisikletsiz yapamıyor. İki adımda bir Türk marketi, lokantası, turizm firması vs. Konstanz Üniversitesi’nde 50 Türk öğrenci okuyor. 300 Türk ailesi var. Elbistanlı Ali’ye konuk olduk. Maraş yemekleri yedik. Ali aynı zamanda ressam. Konstanz’a güzel sanatlar eğitimi için gelmiş, burada kalmış. Birkaç da sergi açmış. Tabloların çoğu satılmış. İlgi görüyormuş. Lokantasını ise 20 yıl olmuş açalı.
Yürüyerek sınıra gittik. Çıkışı İsviçreliler, girişi ise Almanlar kontrol ediyor. Ama gidiş-gelişler Gaziantep-Kilis yolculuğu gibi. Güven esasına dayalı bir iletişim.
EURO 2008 maçları dolayısıyla trafik yoğun. Hemen sınırda bir Türk manavı var. Her meyve ve sebze Türkiye’den gelmiş. Heyecanlanıyorum.
YAĞMURSUZ GÜN YOK
Alışveriş yaptık Konstans’da. Sanat galerisini gezdik. Tablolar 15 bin eurodan başlıyor. Bölge sanatı çek önemsiyor. Elbistanlı Ali bile bundan mutlu. İyi ki babası ısrar etmiş de Konstanz’da kalmış. Kendisi resim yaparken, karısı da yemekleri ocağa koyuyor. Bir akvaryum müzesi gezdik. Her türlü minyatür balık akvaryumda. Et yiyen balıklar da ihmal edilmemiş.
Yağmur yeniden başladı. Bir anda ortalık şemsiyeli insanlarla doldu. Islaklık hayatı hiç etkilemiyor. Tam tersine gün etkiliyor. İnsanlar güneş ile birlikte sere serpe çimlerin üzerine yatıyorlar. Yalnız bir farkı, bu yıl bir kene korkusu Avrupa’da da var.
Göller yöresinin merkezleri olan Uberlingen, Meersbourg, Friedrichafen, Lindav, Romanshorn’u gezip yola çıkacağız.
Yarın: ALPLERDE NE VAR, NE YOK!
*****
Kilis’e kardeş bölge Killisfeld (mi?)
M. Cemal ÇİFTÇİGÜZELİ
Uberlingen
Avrupa’da olmanız ülkeniz ve kentiniz ile ilgiyi dondurmanız anlamı taşımıyor artık. Nereye gidersiniz gidiniz Türk televizyonları yayın yapıyor, her markette Türk gazeteleri bulunuyor. Oh keyfe keder bir hal yok artık. Üstüne üstlük bir de internete girip Kilis’e kadar uzanmak işten bile değil.
Hiç olacak gibi değil, ama bu yazın orasında kışı yaşıyoruz sanki. Freiburg’a giderken aman Allah’ım nasıl biri yağmur! Adeta gök çatlamış, boşanırcasına sulara tufan özelliği gelmiş. Karavanını arka camından su giriyor. Hemen ardından da su nöbeti tutuyoruz. Elimizde havlular sileceklerin yetişmediği şiddetteki yağmurun arabaya girmesine mani olmaya çalışıyoruz. Bir saati aşkın bir süre böyle yol aldık otobanda.
HER AB ÜLKESİNİN MİNYATÜR SİMGESİ
İstikamet “europark” bu defa. Almanya, Fransa ve İsviçre sınırı üçgeninde bir yer. Bütün Avrupa Birliği üyesi ülkelerin burada simgeleri olan anıtlar var. Tarihi dokuyu aynen yansıtmışlar. Burada bir Lüksemburg’u tanımak mümkün. Hakeza ötekileri de. Kitaplar, CD’ler ve DVD’ler size yardımcı oluyor. Sonra girişlere konulan tanıtım haritaları da öyle. Tramvayla da hepsini gezebiliyorsunuz. Ayrıca eğlence merkezi burası. Çarpışan arabalardan ve yükseklere tırmanan hızlı trenden aşağı inerken yolcuların çığlıkları tokat gibi etkiliyor. Sonra her ülkenin mutfağını temsil eden restoranlar da mevcut, basit küçük büfeler de.
Europark’a sürekli turist grupları giriyor, çıkıyor. Bugün hava aşırı yağmurlu ve soğuk olduğundan pek dışarıya yansımıyor. Ama kötü hava şartları bile buraya ilgiyi azaltmıyor. Yağmurun dinmesini bekliyor insanlar.
GÖLLER ve SİVRİSİNEKLER
Singin’e geçtik otobandan. Hava kararmak üzere. Göller bölgesine varıyoruz yavaş yavaş. Badensee Gölü’ne ulaştırdı aracımızın bilgisayarını takip eden kaptanımız. Ben kesinlikle kullanmıyorum. Ne olur ne olmaz. Göl uzaktan harika görünüyor, ama yaklaşınca sivrisineklerin fazlalığı rahatsız etti ister istemez. Miting alanı gibi karavan alanı olan göl kenarındaki park yeri. Fiyat olarak da makul idi, ama sivrisinek, kene gibi geldi gözümüze. Karavanların arasından, karavanamızı geçerek gerisin geriye döndük. Gece bölgede 23.00’e doğru akşam oluyor. Hava 22.30’dan sonra kararıyor. Göl kenarında olsun, sivrisineksiz bir yer olsun derseniz, yeniden gaza basmak mecburiyetinde kalıyorsunuz. Öyle yaptık. Uburlingen’de göl kenarında, haritadan bulduğumuz otoparka girdik. 12 Euro ücreti. Burada TIR hiç yoktu. Sadece karavanlar vardı. Bu ara gurbetçilerimizin tatil için Türkiye’ye dönüşleri başladığından park yerinde işçilerimiz de vardı. Tuvalet sorununu, şehir içi benzincileri saat 20.00’de kapandığından ancak karavanda halletme durumundaydık. Yahut otobandaki benzincilere yeniden girmek gerekiyor.
AB YOLLARINDA HÜZZAM FASLI
Göl kenarları gerçekten nefis oluyor. Balıkçı lokantaları dikkat çekiyor. Ama pizzacılar daha fazla. Türkler bölgeye her tarafta olduğu gibi pideyi de sokmuşlar. Özellikle ramazan pidesi. Türk marketten aldık. İçine sucuk ve peynir koyunca lezzetine diyecek yok. Su hep mineral, yani soda. Normal su içmek isterseniz kolay değil. Çünkü yok.
Karavandaki CD’miz; Merkez Bankası’nın yayınladığı Kültür Bakanlığı’nın Türk Sanat Müziği Korosu’nun. Repertuar zengin. İştirak ede ede yol alıyoruz. Bir de ne görelim Kilis!... Gözlerime inanamıyorum. Karavanı durduruyoruz. Yazıyı içime çeke çeke okuyorum; Killisfeld. Fotoğraflar çekiliyor, nerede olduğumuz tespit ediliyor. Etlingen’e 6 km, Ober Waldstadion’a 5 km olan bir kavşaktayız. Killisfeld fabrikalar bölgesi, sanayi yoğun ve iddialı. Yanında da Durlach Ave var.
ALMANYA DAVET BEKLİYOR
Kendi kendime diyorum ki: Kilis bir sanayi bölgesi olan Killisfeld ile kardeş ilan edilse! Aman Allah’ım balından yenilmez vallahi! Sayın Vali ve Belediye Başkanı buraya gelir, yetkililerle konuşur, onları davet eder, üstelik eğer Kilis’te “teknokent” kurulması hayata geçirilirse Killisfeldliler koşarak gelir Ortadoğu’ya açılmak üzere. Denesek, başarılı olmasa ne kaybederiz ki?
Hatta Killisfeld’in ilk iki hecesini de çözmek gerek. Nedir, neyin nesidir? Bu düşüncemizi ancak maçlar dağıtıyor. Hollanda İtalya’yı 3-0 yendi. Romanya ile Fransa 0-0 berabere kaldı. İster misin “İtalya ve Fransa gruptan elensin” diye şakalaşıyoruz. Olmaz diyenler fazla. Gerekçeleri de bir önceki dönem İtalya, 2006 Dünya Kupası şampiyonu. Artık kazın ayağı pek öyle değil. Dur bakalım!
Yol kenarındaki haritaları inceliyoruz. En kısa kestirme yol bu defa bilgisayardan değil de, haritadan olsun istedik. Ama yine göl kenarı olacak. Etraf turist kaynıyor. Meersburg’a girdik son sürat. Girdik, ama henüz Alp Dağları’na ulaşamadık. Bundan sonra Alp Dağları artık.
OTOPARKTA HAYAT
Otoparka girdik. Duş suyumuzu takviye ettik. Tuvalettekiler döküldü. Bulaşık suları halledildi. Karavan park yerlerinde bunların hepsi mümkün, ama ücretli. Bir eurodan üç euro tümü.
Park yerindeki komşularımız masalarını açarak yemeklerini yiyor. Bir kısmı sporunu yapıyor. İki yaşlı karı-koca televizyon izliyor. Bir başkası eşiyle birlikte karavanın arkasındana bisikletini çıkararak şehre indiler.
Göller bölgesi turizmin en yoğun olduğu mekân. Fiyatlar da turistik tarife. Sadece bu tarifeye uymayanlar Türk dönerciler. Fiyatlar dondurulmuş, hep aynı. İtalyanlar dondurmacılığı tekellerine almışlar. Maraş dondurmasına hiç benzemeyen lapa gibi bir lezzet.
Bugün biraz erken yatıp saat 01.00’de mesela iyi olmaz mı?
Yarın: AVRUPA’DAKİ TÜRKİYE!
*********
Alplere yolculuk başlıyor, Tuna’ya vardık
Mehmet Cemal ÇİFTÇİGÜZELİ
Karlsruhe
Sabahleyin mükellef bir kavatlı yaptık. Demleme çay olmayınca kahvaltı eksik demektir. Bir de peynir.
Hava soğuk, kazakları giydik. Sürekli yağmur yağıyor. Kuvvetli rüzgâr da eksik olmuyor. Oysa Türkiye çok sıcaktı ve yaz çoktan gelmişti. Almanya’da daha bahar bile değil.
Park yeri turist otobüsleri, özel araçlar, bizim gibi karavanacılar ve TIR’larla dolu. Herkes bizim gibi kahvaltıda. Ya arabasında ya restoranda, kahve içiyor, sandviç yiyor. Almanlar tatlı değince akan suları durduruyorlar. Bayılıyorlar tek kelime ile. Kahvaltıları bile öyle.
AVRUPA’DA İŞSİZLİK ve PAHALILILK
Bir Alman TIR sürücüsü çöp kutularından plastik şişe topluyor. “Neden” diye sordum. Cevabı düşündürücüydü. “Euroya geçtikten sonra hayat çok pahallandı, işsizlik arttı. Maaşım yetmiyor. Plastik şişeleri 50 centten yeniden markete iade ediyor, bir yemeğim bedava geliyor” dedi. Pahalılık ve işsizlik her tarafta maalesef sorun. Bizde bir TIR sürücüsü kesinlikle böyle bir şey yapmaz. Düşünemez bile.
Alp Dağlarına doğru yol alıyoruz. Güney Avrupa’ya son sürat yaklaşıyoruz. Otobanlarda sürekli trafik işaretleri ve hız kontrolü yapılıyor. En fazla 130 km. limit vermişler. Ancak sürücüler fotoğraf çekilen yerleri bildiklerinden yavaşlıyor, geçince de hemen basıyor gaza. O lüks arabalarda gaz pedalına ayağınızın ucuyla bassanız hemen 160’a falan çıkıyor. Biz de onlara uyuyoruz.
Frankfurt kocaman görünüyor. Hele havaalanı harika. Birinci ve ikinci terminal arasında çalışan tramvaya el sallıyoruz, sanki bizi fark edermiş gibi. Uçaklar birbiri ardından iniyor veya havalanıyor. Frankfurt Havaalanı başlı başına bir şehir gibi zaten.
REN NEHRİ TAŞIYOR
Linburg, Danrdarmstad derken Karlsruhe’ye vardık. Fransa’nın ışıklarını görüyoruz artık. İsviçre Leman Gölü’nün rutubeti vuruyor buraya sanki.
Önce bir Ren Nehri’ni görelim istedik. Aracımızda bilgisayar var. Harita okumasını da biliyoruz. Yine de zor bulduk otobandan çıkıp da Ren Nehri kenarına gelmeyi. Nehirde taşımacılık muhteşem. Dökme yük gemileri ve tankerler birbiri ardından düdüklerini çalarak geçiyor. Nehir taşmıştı o gün. Etraf piknikçilerle dolu. Kebap kokusu gelince belli ki Türkler seybana yapıyor.
Yalınayak nehir gezisine başladık. Kene korkusu burada da mevcut. Herkese birbirini uyarıyor. Ama çocuklar hiç dinler mi? Bisikletlerine duş yaptırıyorlar. Bisiklet burada bir tutku ve öncelikli. Kamp yapanlarla selamlaşıyoruz. Kebap kokusu karnımızı acıktırdı. Hemen karavanda soframızı açıp; yiyeceklerimizi ellerimize alarak, ayaklarımızı suya sokup ikindi kahvaltısı yapıyoruz.
TUNA “AKMAM, ETRAFIMI YIKMAM” DİYORSA...
Karnımız doymuş, buraya kadar gelmişiz. Tuna Nehri’ni hatırlamadan geçilir mi? Doğru Tuna’nın doğduğu yere. Bir sarayın bahçesinden doğuyor Tuna. Oraya bir havuz yapmışlar. Turistler niyet parası atıyor içine. Fotoğraf çektiriyorlar. Saray o gün kapalıydı. Ancak bahçesini ve kenti gezebildik. Her tarafta Hıristiyan hikâyesini havi kitabeler ve anıtlar var. Mutaassıp İseviler burada dua ediyor, günah çıkarıyor. Tuna (Donau) Nehri’nin doğduğu Donaueschingen’i ezberledik.
Avrupa’da şehirler, yollar, yapılar hep birbirine benziyor. Yazıları olmasa veya anıt örnekleri kopyalansa hangi şehre geldiğinizi anlamakta müşkülat çekebilirsiniz.
Karavan’ın bilgisayarına gideceğimiz yolu yüklüyoruz. Çünkü akşam Almanya-Polonya maçı var onu izleyeceğiz. Dün akşam Türkiye iyi oynamasına rağmen iki hatadan iki gol yiyerek Portekiz’e mağlup olmuştu. Rehber kitaptan da karavan park yeri aradık. En ucuzunu bulduk. Bilgisayara göre yola çıktık. Bilgisayar oklarıyla bizi yine bir başka benzinciye getirdi. 20 euro park parası vereceğiz. Şehir içi olması bir avantaj bizim için. Kabul ettik. Kasaya ödeyeceğiz. Çalışan “benzin alırsak bedava kalabileceğimizi” anlattı. Zaten alacaktık, nitekim öyle yaptık.
HER YERDE FUTBOL: YAŞASIN MEŞİN YUVARLAK
Maçı sevmeyenler şehre indi. Biz maçı izlemeye gittik. Almanya, yeni Alman vatandaşı Polonyalının golüyle Polonya’yı 2-0 yendi. Bütün Almanya sokakta. Trafik felç. Ellerinde bira şişeleri, o soğukta üstler açık, yollara yatmış gençler sevinç gösterisi yapıyor. Polis kızlı-oğlanlı gruplara ses çıkarmıyor. Trafik de o nispette ağır işliyor.
Arkadaşlarımızla buluşacağız. Şehre karavan sokmak sorun getirecek. Dolayısıyla tramvayla gitmeyi kararlaştırdık, ama tramvay trafikten ancak bir saatte gelebildi. Soğukta ister istemez üşüttüm. Tramvaya binerken caddelerdeki Türk lokantaları, dürümcüleri, kebapçıları beni heyecanlandırıyor. Hele arabalardaki Türk bayrakları daha bir keyif veriyor. Coşku sabaha kadar sürdü. Bundan da en fazla Türk dönercileri kârlı çıktı. Neredeyse her sokakta bir Türk dönercisi mevcut. Fiyatlar da Türkiye’deki gibi, daha doğru Ankara’dakine benziyor. Başkent’te döner 6 lira, Avrupa’da altı euro. Bize göre pahalı, onlara göre makul. Tek örtüşen benzin fiyatları. Onlar da bize benzemişler.
TREN GELİR, HOŞ GELİR
Bütün şehirler aydınlık, gece değil de gündüz gibi. Özellikle başka kiliseler tümüyle aydınlatılıyor ve çok bakımlı. Tren en önemli ulaşım aracı. Üstelik pahalı, ama çok güvenli. Dolayısıyla garlar gezmeye değer. Hele hızlı trenler yok mu, yıldırım gibi bir görünüyor, sonra kayboluyor.
Geceyi Karlsruhe’de geçireceğiz. Daha güneye Basel’e doğru yarın yol alacağız.
Yarın: KİLİS’E KARDEŞ BÖLGE: KİLLİSFELT
******
Geze geze, göre göre-1
Merhaba Avrupa
Rahmetli Turgut Özal’a binlerce dua ve fatiha.
İyi ki öyle bir dönem yaşadık... Otobanlar ve telekomünikasyon ile bilgisayar ile tanışmamız bile yeter de artar bile. Oysa bugün her üç sektörde de iddialı halde ve sıralamada öndeyiz.
Yaklaşık 45 gün kadar bir bir Avrupa seyahatim oldu. Epeyi süredir davet ediliyordum. Dostlar sağ olun. Kimisi konferans için, kimisi toplantı ve panel için, bazıları seminer ve bazıları da bir dostluk nişanesi olarak çalışmalarını tanıtmak, imkânları nispetinde dinlenme fırsatı vermek amacıyla çağırıp duruyorlardı.
İSTANBUL-KÖLN HATTI
İnternetten 10 Euro’ya bir Köln bileti buldum. Vergileriyle birlikte yaklaşık 200 milyon ediyor. Atladım uçağa ver elini Almanya. Havaalanlarımızdan her 10 dakikada bir Avrupa’dan uçak geliyor. Dönüşleri genelde dolu olmuyor. Çünkü tatile gelenler en erken yaz sezonu sonunda geri dönüyor.
Benimki de öyle bu ters işlemde. Uçak giderken boşa yakındı ve çok ucuzdu. Sabah 11.30’da havalandık, üç saat sonra Köln-Bonn Havaalanı’na indik. Pasaport ve gümrükten ancak bir saatte çıkabildik. Çünkü kalabalıktı ve işlemler için iki departman açılmıştı. Alman memurlar da kılı kırk yarıyorlardı. Müthiş bir pasaport incelemesi Türk yolcular için. Büyüteç ile incelemelerini mercek altına alıyorlardı. Sorun ise sahte vize! Türklere bir soruları da; dönüş bileti! Ve ne kadar Almanya’da kalacağı.
TÜRK MARKETLERDE HER ŞEY VAR
Uçak yolcuları içinde sorunlu çıkmadı. Geç de olsa dışarı çıktık. Köln-Bonn Havaalanı çok büyümüş, inşaatlar hâlâ devam ediyor. Birkaç sene öncekiyle, şimdiki arasında ciddi farklar var. Pahalı da olsa park sorunu çözümlenmiş. Hatta mecburiyeti var.
İyi ki Sabiha Gökçen’den havalanırken buraya güvenip hediye falan almamışız. Çünkü kapalıydı. Kira sözleşmeleri uzatılmamış. Freeshopların kapısına kilit vurulmuş, ne zaman açılacağı da belli değilmiş. Türkiye’nin çok ciddi bir döviz kaybı dolayısıyla. Çünkü Sabaha Gökçen bile artık yetmiyor. Alan büyütülüyor. Belki geç bile kalındı. Gelişmelere ayak uydurmak, gerisinde kalmamak bir özelliktir yöneticiler için.
Almanya’daki dostlarınıza hediye seçmek çok önemli. Çünkü Almanya’da her şey var. Bir zamanlar gittiğimde benden özellikle zeytin, peynir ve et sucuğu isterlerdi. Artık böyle bir şey yok. Almanya, Hollanda, Belçika ve Fransa ile Avusturya’da Türk marketlerde ne ararsan mevcut. Seç seçebildiğin kadar. Hodri meydan!
KARAVANA BİNİNCE
Dolayısıyla Paşabahçe mamulleri Almanya’da az, her yerde de yok. Hediyeyi buradan seçtim. Birinde çok az zarar olmasına rağmen, dostlar mutlu oldu. Kırılmamışlardı.
Rante Car’dan bir karavan kiraladık. Günlük 80 euro. Türkiye’de bu fiyat daha pahalı. Karavan, Japonların mini daireleri gibi. Yemek de yapabilir, duş da alabilir, tuvalete çıkabilir, bütün geçe uyuyabilirsin, televizyon izleyebilir, hatta telefon edebilir, faks çekebilirsin.
Köln’de şöyle bir tur attık ve yola çıktık. Altı kişiyiz.
EURO 2008’DEYİZ
Valizlerimizi yerleştirdik, Koblenz’de bir Türk markete uğrayarak seyahat müddetince lazım olacak erzak ve yiyecekleri aldık. Buzdolabımıza yerleştirdikten maada bol içecek depo ettik. Nedeni de neresi hoşumuza giderse orada durabilecek ve yiyip; maç izleyebileceğiz. Çünkü EURO 2008 Futbol karşılaşmaları başlayacaktı. İşte bu husus programımızın değişmesine neden oldu.
Maçlar dolayısıyla trafik yoğun. Bir milyonu aşkın insan sürekli otobanlarda güneye iniyor bizim gibi. İsviçre ve Avusturya’ya girmeye çalışıyor. Zaten otobanlar sizi oraya götürüyor.
TÜRKİYE TİŞÖRTÜNÜ GİYDİK
Kalabalıklar olunca otellerde yer bulmak mümkün değil. Üstelik her şey pahallanmış maç dolayısıyla. Her yer kabalalık miting alanı gibi. Daha maçlar başlamadan eğlence başladı. Şehriler gelin gibi süslendi, bayrak ve tişört satışları rekora vardı. Bittabi biz de Türk tişörtleri ve bayraklarını aldık, astık ve giydik. Bütün yollarda aynı biçimde Türk bayraklı arabalar sevinçle geçiyor. Bazılarının yüzü-gözü boyalı. Oturup programımızda değişiklik yapmak gerektiğini görünce Venedik programımızı iptal ettik. Nerede maç var, biz orada olacağız. Alp Dağlarını da bir baştan biri başa geçeceğiz.
Geceyi bir benzincide geçirdik. Benzinci diyorum lafın gelişi. Duş bile alınabilir. Restoranı, oyun makineleri, çocuk bahçesi, TV salonu, marketi, kitapçısı var, fırını dumanı üstünde ekmekler çıkarıyor. Dev bir park alanı mevcut. Onlarca Türk TIR’ını görmeniz mümkün. Zaten belli saatler ve günlerde TIR’lar için yasaklama var. Mecburen burada kalıyorlar. Bazı Türk sürücüleri aygazda yemeğini falan burada yapıyor, çayını demliyor, istirahat ediyor; bazıları ise tasarruf etmiyor, parasına dahli geçiyor. Aynı şirketin TIR’ları ise birbirini takip ederek kopmamaya, ayrılmamaya çalışıyor. Kontrol de çok sıkı yabancı TIR’lar için.
ÇEVRE CEZASI AĞIR
Park yerlerinin tuvaletleri pırıl pırıl. Yarım euroya giriliyor. Sonrasında kendi kendini temizliyor. Ancak burası için verilen kartları toplayınca aynı paraya marketten herhangi bir şey alabiliyorsun. Çevre ve temizlik için bir strateji gibi geldi bana. Almanya’da çevre cezaları çok ağır. Bunun için de nükleer enerjiye yatırım yapmıyor ve yok. Otobanlar da bedava olduğu için AB ülkeleri çok kızıyor. Çünkü oralarda ateş pahası otoban paracıkları.
Köln’den güneye birkaç saat gittikten sonra nefis ormanlar içerisindeki park yerinde kalmaya karar verdik. Hannef’te geceledik. Sabah erkenden yola koyulacağız.
Yarın: Alplere yolculuk başlıyor.
*******
Yalnız Kilis
M. Cemal ÇİFTÇİGÜZELİ
Mayıs sonu Ankara’dan İstanbul’a geçtim.
Değişik randevularım vardı. Tümü de kültür, sanat, ülke sorunları ve çözümü konusunda bazı aydınlarımız ve sivil toplum kuruluşları temsilcileriydi.
Kilis eski milletvekili şair, eczacı Orhan Tokuz ağabeyle de konuştum. Aksaray’da Kilis İli Kültür ve Dayanışma Derneği Başkanımız Bahattin Aykut’un yerine uğradım bir grup arkadaşla. Muhabbet ettik. Kilis İstanbul Vakfı Müdürü Selim Daniş dostumla telefonla usuz bir muhabbet eyledim. Vesaire vesaire...
GAZETE ve İNTERNET ile ÖZLEM GİDERMEK
Sonra internetten 10 euroya aldığım biletle (masraflarıyla birlikte 200 milyonu buluyor) Avrupa’ya uçtum. Yaklaşık bir buçuk ay kadar kaldım. Burada da değişik temaslarımız, incelemelerimiz, konferanslarımız oldu. Avrupa’daki Kilis’i yakaladım. Hiç bırakmadım. Bu konuyu ilerde uzun uzun anlatacağım.
Yeni döndüm.
Altı haftalık Kent gazetelerini satır aralıklarına kadar okudum. Birikmişti. İnternete girerek Kilis’teki gelişmeleri aldım. Çok dikkatimi çeken husus Kilis’te hırsızlıkların ve trafik kazalarının artması oldu. Üzüldüm.
Ahmet Barutçu meslektaşımız bir rahatsızlık geçirmiş.
Hemen aradım. Geçmiş olsun dedim. Bir süre sohbet ettik.
ANKARA’DAN ÖDÜL ALMAYA GELEN HEMŞEHRİMİZ
Ankara aşırı sıcak. Ucuz olmasına rağmen sokaklar ve çarşılar beklenen kalabalığı yakalayamamış. Tatil dolayısıyla her zaman fark edilen Başkent bu defa öyle değil. TBMM harıl harıl çalışıyor. Toplumda gerilim ve giderek artan dozuyla kutuplaşma işaretleri hemen belli oluyor. Allah hayra tebdil etsin.
TBMM Başkanı Köksal Toptan davetiye göndermişti. Türkiye Büyük Millet Meclisi Üstün Hizmet Ödülü toplantı ve kokteyline davet ediyordu. Gittim. Kitapçığını aldım. Baktım. Bir aziz hemşehrim de ödül alacaklar içinde; Kapalıçarşı’da kuyumcu, işadamı hemşehrimiz Mehmet Orhan Sanlı da yer alıyor. Sevindim.
Kils Valiliği ve milletvekillerimiz sayın Hasan Kara ve sayın Hasan Dvecioğlu aday olarak göstermişler. Nedeni de Kilis’ten hiç kopmayarak yararlı işler yapmak ideali ile bir sağlık meslek lisesi, iki öğrenci yurdu, kapalı spor salonu ve Kilis Üniversitesi’ne bir kütüphane yaptırması. Sayın Sanlı’nın ayrıca Küçük Sanayi Bölgesine yaptırmakta olduğu camiin inşaatı da devam ediyor.
ÖNEMLİ BİR SANAL ANEKDOT
Tören salonunda oturdum, sayın Sanlı’nın çıkmasını bekledim.
81 il’in ödül sahibi kısa da bir konuşma yapıyor. Kayserili işadamı Ali Rıza Özderici’nin anlattığı anekdot ders vericiydi.
- Zengin biri varmış. Vasiyet etmiş. Öldüğünde defnedildiği gece kim kendisiyle bir akşam birlikte yatarsa, bütün mirasını ona vereceğini beyan etmiş. Hiçbir çocuğu, yakını, akrabası böyle bir teklife sıcak bakmamış. Şehirde hamallık yapan, bir küfe ile bir ipinden başka bir şeyi olmayan fukara bir “Ben yatırım” demiş. Öylecene de yatmış. Sabah mezarı açıp hamalı çıkarmışlar. Hamal kan ter içinde. “Aman” demiş. Akşam melekler geldi, işadamımızı hesaba çektiler. Sonra bana geldiler. Bir küfe ile bir ipin hesabını veremedim. Adamcağızın malını-mülkünü istemem, onların hesabını hiç veremem” demiş. Sayın zenginler, bilin ki helal kazançtan en hayırlı hizmet faydalı olmaktır.
Büyük bir alkış aldı Ali Rıza Özderici.
HUZURLARINIZDA HAYIRSEVER İŞADAMI SANLI
Uzun bir aradan sonra sıra Kilis’e geldi. Sayın Mehmet Orhan Sanlı anons edildi. Sayın sanlı belli ki yol yorgunu. Tıraş bile olamamış anlaşılan. Grand tuvalet podyuma çıktı. Köksal Toptan’ın yanında yer aldı. Kucaklaştılar.
Her ödül alan onlarca insanla birlikte çıkıyor sahneye. Kimisi karısı çoluk çocuğu, kimisi yöneticileriyle, kimisi sevenleriyle, ama tümünde; söz konusu ilin valisi ve belediye başkanı ile öteki bazı yöneticileri mutlaka yer alıyordu.
Sonra baktım Sanlı Bey’in yanına Belediye Başkanımız Abdi Bulut Bey de geldi. Kutladı. Sonra Mehmet Orhan Sanlı’ya plaketleri verildi, resimler çekildi, televizyonlar görüntü aldı, Kilis töreni sona erdi. Sayın Sanlı da, Belediyle Başkanımız da konuşmadı. Milletvekillerimizi gözüm aradı. Heyecanlandım. İnşallah yaramaz bir şey yoktur. Sayın Valimizi de göremedim, meğer rahatsızmış.
MAZERET ve MARUZAT
Sahneden inince hemen gidip kutladım. Abdi Bey’e vekillerimizi sordum. Sayın Hasan Kara dil eğitimi için İngiltere’de, sayın Hüseyin Devecioğlu da zeytin konulu toplantı için Mardin’deymiş. Kendisi de hemen yola çıkarak Kilis’e gidecekmiş. Sanlı hemşehrimiz ısrarla “Sayın Başkan yemeğe çıkalım” deyince kıramadı. Beni de davet ettiler, ama daha önce verilmiş sözüm ve randevularım vardı.
Yine ödül sahibi Yavuz Bülent Bakiler (şair, fikir adamı), Yücel Çakmaklı (yönetmen), Prof. Mustafa Nevzat Kor, Prof. Abdülhaluk Mehmet Çay, rahmetli Adil Erdem Beyazıt’ın yakınları, işadamı Faik Güngör, Prof. Turan Yazgan’ın yakınları, Prof. Orhan Türkdoğan ile bazılarını kutlamak, bazılarıyla birlikte olmak, ikisiyle de yemeğe çıkma sözümüzü yerine getirmemiz gerekti.
2009 İÇİN ÇAĞRI
Kilis ve Kilisliler arasında ciddi bir iletişim kopukluğu var. Gerek Ankara’daki hemşehrilerimize, gerekse sivil toplum kuruluşlarımızdan birine bilgi verilseydi böylesi bir yalnızlık olmayacaktı. Çünkü salon aynı zamanda ödül alanların hemşehrileriyle de doluydu!
Toplantıda 5 sivil toplum kuruluşu da ödüllendirildi. İstanbul Kilis Vakfı’nın gecikmiş 2009 yılı ödülü için hemşehrilerimizi şimdiden çalışmaya çağırıyorum. Ne dersiniz?...
******
Bir muhteşem çalışma ve Türkiye’ye lazım bir araştırmacı
M. Cemal ÇİFTÇİGÜZELİ
Haberi önce gazetede okudum, ardından Kilisli aydınlarımız arasında tartışıldı. Baktım olmayacak, gelişmeyi yerinde izlemek gerek. Sırf böyle bir çalışma için Kilis’e gidilir, zaman ve kaynak ayrılır mı derseniz “evet” diye tasdik ederim. Binlerce evet.
Nitekim öyle de yaptım.
Mevlevihane’nin sokağındaki mimarlık bürosunda Hasan Şahmaran, Abdülhamit Tektuna ve Mimar Kaçarlar ile ben, keyifli “Kilis Kültür Envanteri”ni tartıştık.
ANSİKLOPEDİK ARAŞTIRMA
İkinci gün soluğu Eşref Kasteli Çarşısı’ndaki Abdülhamit Tektuna’nın mini minnacık parça kumaş dükkânında aldım. Kilis evinden çıkma bir işyeri burası. Abdülhamit Tektuna kumaşlardan ziyade yine elinde bazı Osmanlıca eserler ve fotoğraflar onları okumaya ve günümüz Türkçesi’ne aktarmaya çalışıyor. Heyecanla hemen mimar Sıdıka Bebekoğlu ile birlikte hazırladığı “Kilis’in Kültür Envanteri kentsel mimari, kırsal mimarı ve yazıt eserleri” içeren büyük boy 400 sahifelik ansiklopedik çalışmayı istedim.
Abdülhamit Tektuna karton kutudan çıkararak verdi. Bilmem kaç kiloluk bir eser olmuş. İçi dışı renkli, bol resim, grafik ve dipnotlarla yayımlanmış. Haritalar da eksik değil.
KİLİS ZAPTURAPT ALTINDA
İncelemek ayak üstü olmuyor. Önce kutladım. Sonra eserin nasıl hazırlandığın anlattı. Daha önce de aynı yerdeki evde Sıdıka Bebekoğlu’nun da bulunduğu bir sohbette ön çalışmaları ikisi birden anlatmışlardı. Kilis’i sokak sokak dolaşmış, tarihi yerleri ve eserleri tespit etmişler. Fotoğraflarını çekmişler, zapturapt altına almış ve yazıtları okumaya başlamış, bilgisayara aktarmışlar.
Sonra köyleri bir uçtan ötekine kadar dolaşmışlar. Sıra gelmiş sınır ötesi çalışmalara. Bir dizi araştırma da Halep ve çevresinde gerçekleştirmişler.
NE VAR, NELER MEVCUT?
Bu tespitlerin ve çalışmaların içinde bakın neler var?
- Kilis’in konumu, tarihsel gelişimi, kentsel gelişimi, Memluklar, Osmanlılar ve Cumhuriyet dönemi, geleneksel dokunun değişim sürecinin başlaması, höyükler, kaleler, camiler, kiliseler, havralar, tekkeler, medreseler, zaviyeler, üretim ve ticaret merkezleri, hanlar, mahsereler, kervansaraylar, su yolları ve hamamlar, çeşmeler, konaklar, mektepler, cadde ve sokaklar, evler, yapılar, plan kurguları, yapı ustaları, elemanları, taş ve ahşap işçiliği, çörtenler, dolaplar, konsollar, kuş tağaları, çörtenler, köprüler, süslemeler, mezar taşları ve mezarlıklar, türbeler, yatırlar konusunda en ince detaylara kadar varılmış.
EĞER BİR ZENGİN OLSAM, SANA...
Çalışmaya Avrupa Birliği ciddi katkıda bulunmuş. Üstelik bu araştırmaya hibe olarak. Güneydoğu Anadolu Projesi (GAP) Bölge Kalkınma İdaresi ile Kilis Valiliği-İl Özel İdaresi tarafından uygulanan “Kilis ilinde kentsel mimari, kırsal mimari ve yazıt değerleri kültür envanterinin hazırlanması projesi”nin bir sonuç yayını olarak ortaya çıkmış ve önemli ansiklopedik araştırma.
İmzalar Sıdıka Bebekoğlu ve Mehmet Tektuna (Abdülhamit Tektuna ismi neden öyle yayınlanmış bilmiyorum) ikilisine ati. Yayına Sıdıka Bebekoğlu hazırlamış. Kitap tasarımı Gaziantep’te Sertaç Bil.Eğt.İlt.Org.San.Tic.Ltd.Şti.’nce gerçekleştirilmiş. Baskı ve cildi ise Ankara’da Fersa Matbaacılık yapmış.
BAŞUCU BİR KİTAP
Fotoğraflara gelince yine Sıdıka Bebekoğlu ve Kadir Büyükulusoy’un imzalarından objektife yakalanmış. Tashih hatalarını görmezseniz nefis bir baskı ve cilt ile raflarımızda yerini aldı. Kütüphanemizin en müstesna yerine yerleşti, Kilis ve bölge çalışanları için el kitabı olmakla birlikte, başucu kitabı da diyebiliriz.
Daha sahifelerini karıştırırken bazı eksik ve fazlılıklar ile tekrarlar gözüme çarptı. Abdülhamit Tektuna’ya ilettim. 8 ay gibi çok kısa bir zamanda yayınlanması şartı olduğunu hatırlattı. Biran evvel bu çalışmanın kitap haline getirilerek tamamlanması istenmiş. Dolayısıyla zaman fukaralığı yaşanmış. Çok acele edilmiş.
ARTILAR ve EKSİLER
Çalışmanın görsel zenginliği, içerik malzemesi gibi fazla. Ancak “Sertaç”lar kitap tasarımını hazırlarken sanki ustaların değil de bir başkasının görüşlerine daha fazla itibar etmiş. Uyumsuzlukları ve çelişkileri yakalayamamış. Dizaynı cazip hale getirememiş.
Kitapta düzeltmenin imzası yok. Çok gerek ve zaruri. Ne kadar ünlü edebiyatçı varsa hepsi bir gazetenin musahhihlik deneyiminden geçmiş, tecrübe kazanmıştır.
İndeks olmazsa olmazlardandır böylesi akademik yanı olan ciddi çalışmalarda. Kaynakça, yerel mimarlık terimleri sözlüğü ve içindekiler bölümleri şık, ama indeks eksik.
Böyle bir eserin maddi olanaklardan dolayı ikinci kez basılması şimdilik mümkün görülmüyor. Dolayısıyla daha duyarlı olunmalıydı. Proje ekibi danışmanları isabetli seçilmiş. Prof. Nusret Çam, Dr. Ökkeş Kesici ve Dr. Atila Engin uzmanlıklarına güvenilir akademisyenler.
BUNDAN SONRASI BÖLGEYE AİT
Şimdi Sayın Vali Nevzat Turhan bir kitap inceleme komisyonu kurarak muhtemel yeni baskılarında ne olması, ne olmaması gerektiği konusunda uzmanlara, gönüllülere bir çalışma yaptırmalıdır.
Kilis Kültür Envanteri çalışmasında emeği geçen ve katkısı olan herkese medyunu şükranım. Bu bir ilk çalışma. Ne kadar tartışılır olursa olsun, bu haliyle bile bir nefis çalışma ortaya çıkmış. Kutlamamak emeğe saygısızlık olur. Kültür hayatımıza yumruk vurur.
Onlarca defa kutlarım. A. Tektuna imkânsızlığa rağmen eserin ikinci bölümünün hazırlığını kendi imkânlarıyla sürdürüyor. Üstelik Şam’a kadar uzanması gerek...
************
Yalnız Kilis
M. Cemal ÇİFTÇİGÜZELİ
Mayıs sonu Ankara’dan İstanbul’a geçtim.
Değişik randevularım vardı. Tümü de kültür, sanat, ülke sorunları ve çözümü konusunda bazı aydınlarımız ve sivil toplum kuruluşları temsilcileriydi.
Kilis eski milletvekili şair, eczacı Orhan Tokuz ağabeyle de konuştum. Aksaray’da Kilis İli Kültür ve Dayanışma Derneği Başkanımız Bahattin Aykut’un yerine uğradım bir grup arkadaşla. Muhabbet ettik. Kilis İstanbul Vakfı Müdürü Selim Daniş dostumla telefonla usuz bir muhabbet eyledim. Vesaire vesaire...
GAZETE ve İNTERNET ile ÖZLEM GİDERMEK
Sonra internetten 10 euroya aldığım biletle (masraflarıyla birlikte 200 milyonu buluyor) Avrupa’ya uçtum. Yaklaşık bir buçuk ay kadar kaldım. Burada da değişik temaslarımız, incelemelerimiz, konferanslarımız oldu. Avrupa’daki Kilis’i yakaladım. Hiç bırakmadım. Bu konuyu ilerde uzun uzun anlatacağım.
Yeni döndüm.
Altı haftalık Kent gazetelerini satır aralıklarına kadar okudum. Birikmişti. İnternete girerek Kilis’teki gelişmeleri aldım. Çok dikkatimi çeken husus Kilis’te hırsızlıkların ve trafik kazalarının artması oldu. Üzüldüm.
Ahmet Barutçu meslektaşımız bir rahatsızlık geçirmiş.
Hemen aradım. Geçmiş olsun dedim. Bir süre sohbet ettik.
ANKARA’DAN ÖDÜL ALMAYA GELEN HEMŞEHRİMİZ
Ankara aşırı sıcak. Ucuz olmasına rağmen sokaklar ve çarşılar beklenen kalabalığı yakalayamamış. Tatil dolayısıyla her zaman fark edilen Başkent bu defa öyle değil. TBMM harıl harıl çalışıyor. Toplumda gerilim ve giderek artan dozuyla kutuplaşma işaretleri hemen belli oluyor. Allah hayra tebdil etsin.
TBMM Başkanı Köksal Toptan davetiye göndermişti. Türkiye Büyük Millet Meclisi Üstün Hizmet Ödülü toplantı ve kokteyline davet ediyordu. Gittim. Kitapçığını aldım. Baktım. Bir aziz hemşehrim de ödül alacaklar içinde; Kapalıçarşı’da kuyumcu, işadamı hemşehrimiz Mehmet Orhan Sanlı da yer alıyor. Sevindim.
Kils Valiliği ve milletvekillerimiz sayın Hasan Kara ve sayın Hasan Dvecioğlu aday olarak göstermişler. Nedeni de Kilis’ten hiç kopmayarak yararlı işler yapmak ideali ile bir sağlık meslek lisesi, iki öğrenci yurdu, kapalı spor salonu ve Kilis Üniversitesi’ne bir kütüphane yaptırması. Sayın Sanlı’nın ayrıca Küçük Sanayi Bölgesine yaptırmakta olduğu camiin inşaatı da devam ediyor.
ÖNEMLİ BİR SANAL ANEKDOT
Tören salonunda oturdum, sayın Sanlı’nın çıkmasını bekledim.
81 il’in ödül sahibi kısa da bir konuşma yapıyor. Kayserili işadamı Ali Rıza Özderici’nin anlattığı anekdot ders vericiydi.
- Zengin biri varmış. Vasiyet etmiş. Öldüğünde defnedildiği gece kim kendisiyle bir akşam birlikte yatarsa, bütün mirasını ona vereceğini beyan etmiş. Hiçbir çocuğu, yakını, akrabası böyle bir teklife sıcak bakmamış. Şehirde hamallık yapan, bir küfe ile bir ipinden başka bir şeyi olmayan fukara bir “Ben yatırım” demiş. Öylecene de yatmış. Sabah mezarı açıp hamalı çıkarmışlar. Hamal kan ter içinde. “Aman” demiş. Akşam melekler geldi, işadamımızı hesaba çektiler. Sonra bana geldiler. Bir küfe ile bir ipin hesabını veremedim. Adamcağızın malını-mülkünü istemem, onların hesabını hiç veremem” demiş. Sayın zenginler, bilin ki helal kazançtan en hayırlı hizmet faydalı olmaktır.
Büyük bir alkış aldı Ali Rıza Özderici.
HUZURLARINIZDA HAYIRSEVER İŞADAMI SANLI
Uzun bir aradan sonra sıra Kilis’e geldi. Sayın Mehmet Orhan Sanlı anons edildi. Sayın sanlı belli ki yol yorgunu. Tıraş bile olamamış anlaşılan. Grand tuvalet podyuma çıktı. Köksal Toptan’ın yanında yer aldı. Kucaklaştılar.
Her ödül alan onlarca insanla birlikte çıkıyor sahneye. Kimisi karısı çoluk çocuğu, kimisi yöneticileriyle, kimisi sevenleriyle, ama tümünde; söz konusu ilin valisi ve belediye başkanı ile öteki bazı yöneticileri mutlaka yer alıyordu.
Sonra baktım Sanlı Bey’in yanına Belediye Başkanımız Abdi Bulut Bey de geldi. Kutladı. Sonra Mehmet Orhan Sanlı’ya plaketleri verildi, resimler çekildi, televizyonlar görüntü aldı, Kilis töreni sona erdi. Sayın Sanlı da, Belediyle Başkanımız da konuşmadı. Milletvekillerimizi gözüm aradı. Heyecanlandım. İnşallah yaramaz bir şey yoktur. Sayın Valimizi de göremedim, meğer rahatsızmış.
MAZERET ve MARUZAT
Sahneden inince hemen gidip kutladım. Abdi Bey’e vekillerimizi sordum. Sayın Hasan Kara dil eğitimi için İngiltere’de, sayın Hüseyin Devecioğlu da zeytin konulu toplantı için Mardin’deymiş. Kendisi de hemen yola çıkarak Kilis’e gidecekmiş. Sanlı hemşehrimiz ısrarla “Sayın Başkan yemeğe çıkalım” deyince kıramadı. Beni de davet ettiler, ama daha önce verilmiş sözüm ve randevularım vardı.
Yine ödül sahibi Yavuz Bülent Bakiler (şair, fikir adamı), Yücel Çakmaklı (yönetmen), Prof. Mustafa Nevzat Kor, Prof. Abdülhaluk Mehmet Çay, rahmetli Adil Erdem Beyazıt’ın yakınları, işadamı Faik Güngör, Prof. Turan Yazgan’ın yakınları, Prof. Orhan Türkdoğan ile bazılarını kutlamak, bazılarıyla birlikte olmak, ikisiyle de yemeğe çıkma sözümüzü yerine getirmemiz gerekti.
2009 İÇİN ÇAĞRI
Kilis ve Kilisliler arasında ciddi bir iletişim kopukluğu var. Gerek Ankara’daki hemşehrilerimize, gerekse sivil toplum kuruluşlarımızdan birine bilgi verilseydi böylesi bir yalnızlık olmayacaktı. Çünkü salon aynı zamanda ödül alanların hemşehrileriyle de doluydu!
Toplantıda 5 sivil toplum kuruluşu da ödüllendirildi. İstanbul Kilis Vakfı’nın gecikmiş 2009 yılı ödülü için hemşehrilerimizi şimdiden çalışmaya çağırıyorum. Ne dersiniz?...
*********
|