Hoşgörülü İnsan Olalım
Sevgili okurlarım, her sabah uyandığımda önce spor yapar, duş alır gazetelere bakarım. Çayımı yudumlarken de, nedense hep içinde bulunduğum durumu sorgulama gereğini duyarım.
Sorgularken de, tarafsız olacağımı zannederek yorumlar yaparım kendimce.
Sonra, tarafsız mıyım acaba diye düşünürüm.
Hayır, çünkü her kişi kendince bir düşünce tarzına inanmaktadır. Bu da tarafsızlığı ortadan kaldırır.
Ama bunun yanında hoşgörülü bir insansanız, o hoşgörünüz size o tarafsızlığı sağlayan en büyük yardımcı olur.
Hoşgörülü olabilmek, insanlar için büyük bir meziyettir. Kendisiyle barışık olan güzel huylu insanlar, yerine göre hoşgörülü olabilirler.
İnsanın en güzel huylusu ise, ahlakı en güzel olanıdır. İnsanlar birbirlerine karşı sevgi, saygı, şefkat ve acımalarında tek yürek olmalıdırlar.
Sizi seven birisi rahatsız olunca, diğeri gerçek dost ve arkadaşsa, hoşgörü ile affetmesini bilmeli, ona kanat gererek arkadaşının acılarını ve rahatsızlığını paylaşmalıdır.
İnsan hayatı çok kısa. Onun için birbirimize negatif ışın yerine, sevginin dostluğun ışınlarını göndermeliyiz.
Bazı güzel hasletler vardır ki, herkese nasip olmaz. Her insan onlara sahip olmak, onları kendi hayatında yaşamak ister.
Yüreklerin sevgi ve huzur dolduğu Ramazan’da; hoş görülü olmak, gönül kazanmak, af edebilmek ve insanlara gönül gözüyle bakabilmek ne kadar güzel bir duygudur.
Unutmayın sizin düşüncenizin açıkça savunulması, başkalarının sizin düşüncenize hoş görü ile bakmasındandır.
Yoksa durduğu yerde düşünceler ayaklanmazlar. Hoşgörü, düşüncelerin doğruluğunu, tartışılabilirliğini herkese kanıtlayacak en büyük araçtır. Bu aracı sağlıklı kullanma yoluyla her sorunun üstesinden gelebileceğimizi sanıyorum.
Hoşgörü sınırsız değildir: Sizin gösterdiğiniz hoş görüyü anlamayanlara veya size anlamadığını gösterenlere, hemen hoşgörüsüz olmak yerine, tartışma, uzlaşma ve açıklama yolu ile hoşgörünüzü göstermeniz, en önemli insani özelliklerden birisidir.
Hoşgörüsüz olan toplumların ilerleyebileceğini sanmamakla birlikte istisnalar olabileceğini de gözden ırak tutmamak gerekir.
Ne zaman hoşgörü sahibi olursak, insanlar için özgürlüklerinde ne anlam ifade ettiğini anlarız.
Bir insanın hoşgörülü olabilmesi için önce kendini tanıması gerekir. Kimdir, nedir, hayattan beklentisi nedir. Önce bunları kavrayıp bilmesi gerekir.
Bunları kavrayıp anladığı anda, diğer insanlarında istek ve taleplerinin nasıl olabileceğini anlar. Bu da beraberinde sevgiyi, saygıyı ve hoşgörüyü getirebilir.
Kısaca insan olmak zor sanattır. En basiti çoğumuz hoşgörülü değiliz. Ne zaman hoşgörü sahibi olursak, bence o zaman insan nedir tanımını yapabiliriz.
Huzurlu ve mutlu olmak, başkalarını da mutlu etmek istiyorsak, hoşgörülü insan olalım.
Yazımı noktalarken, kinin ve nefretin dayanılmaz cazibesine sırtını dönmüş olan, Yunus Emre'nin hoşgörü ve sevgiyi özetleyen, bize ışık tutan nadide bir sözünü, sizlere paylaşmak istiyorum.
"Gelin birlik olalım, işi kolay kılalım
Sevelim, sevilelim dünya kimseye kalmaz.”
****
Ramazan’da İftar Sofraları
Sevgili okurlarım, rahmet kapılarının ardına kadar açık olduğu mübarek Ramazan ayı, Müslümanlar için çok önemli kutsal bir aydır.
Hani yaşlı büyükler anlatırlar ya "Hey gidi hey, nerede o eski Ramazanlar, nerede o eski bayramlar," diye.
Ramazan ayına ilişkin, hepimizin içinde farklı duygular, farklı hatıralar vardır.
On bir ayın sultanı olarak adlandırılan Ramazanda, iftar ve sahur olmak üzere iki kez yemek yenir. Maddi imkâna sahip olanların, özellikle fakir kimselere iftar yemeği yedirmesi, güzel bir davranıştır.
Peygamberimiz bu konuda, “Oruçluya iftar yemeği veren kimse, oruçlunun sevabında bir eksilme olmadan, onun alacağı kadar sevap alır ” buyurmuştur. Peygamberimiz yaptığı iftar dualarında da Müslümanları, orucunu açacak kimseleri sofrasında bulundurmaya teşvik etmiştir.
İftar sofrası, saati belli olan ve akşam saatlerinde açılan sofradır. Aile fertlerini ve dostları bir araya getirir.
İftar sofraları, toplumun her ferdi tarafından ortak olarak yaşanan sevinç ve neşe kaynağı, bolluk ve bereket günleri olarak kabul edilen, inanç ve ibadet sofralarıdır.
İftar sofraları, sadece yenilen içilen sofralar değil, Allah rızası için hazırlanan bir sofra etrafında toplanılan ve orucumuzu açtığımız şükür ve dua sofralarıdır.
İftar sofraları, din kardeşliği bilinci içinde yardımlaşma ve dayanışma duygularının geliştiği ve uygulandığı, sevgi ve saygı sofralarıdır.
Aynı zamanda zekât ve sadaka şuurunun gerçekleşmesine vesile olan sosyal dayanışma sofralarıdır
İftar sofraları, gönül zenginliğinin sergilendiği, özellikle fakirlerin gönlünün alındığı ve fakir- zengin diyalogunun yaşandığı kardeşlik sofralarıdır.
Ramazan boyunca iftar sofraları büyük önem taşır. Aile fertleri, eş dost, akraba iftar sofrasının başında buluşurlar. Birçok yörenin kendine özgü yemekleri de, ramazan ayında iftar sofralarını süsler.
***
Rahmet kapılarının ardına kadar açıldığı, bereket ve mağfiret ayı olan Mübarek Ramazan aynın neşesini iftar sofrasında, dostlarıyla ve çeşitli sivil toplum kuruluşlarının yöneticileriyle paylaşmak isteyen Çırak Eğitim ve Öğretim Vakfı Başkanı İbrahim Karakoç, geçen yıl olduğu gibi bu yılda, geleneksel bir iftar yemeği verdi.
İftar yemeğine milletvekilleri, üst düzey bürokratlar, sivil toplum kuruluşlarının başkan ve yöneticileri, basın mensupları ve çok sayıda iş adamları katıldı.
Çırak Eğitim ve Öğretim Vakfı Merkez Eğitim Binası Yemek salonunda verilen iftar yemeğinde, başkan Karakoç, masaları dolaşarak davetlilerle tek tek ilgilendi.
Zengin iftar menüsüyle karınlarını doyuran davetliler, YOYAV Genel Başkanı Dr. İbrahim Ateş’in iftar duasından sonra sıcak çaylarını yudumlarken birbirleriyle sohbet ettiler.
Ülkemizdeki işsizliğin, yoksulluğun, sefaletin hakkından gelebilmek için, büyük bir çaba sarf eden Çırak Eğitim ve Öğretim Vakfı Başkanı İbrahim Karakoç’ta yaptığı konuşmada; yoksullukla mücadelede yardımlaşma ve dayanışmanın önemini belirterek, olumlu mesajlar verdi.
Masalarda daha çok ülkenin sorunları ile önümüzdeki yerel seçimler konuşuldu. Siyaset, bazı masalarda iftar yemeğinde de vardı.
Çırak Eğitim ve Öğretim Vakfı’nda ki iftar sofrasında davetliler, eğlenceli ve lezzetli huzur içinde bir Ramazan gecesi yaşadılar
Sevgili okurlarım, yüreklerin sevgi ve huzur dolduğu Ramazan’da; iftar sofralarınız afiyetli, paranız bereketli, kararlarınız isabetli, yuvanız muhabbetli, kalbiniz merhametli, bedeniniz sıhhatli, yüzünüz mutlu, gününüz kutlu ve Ramazanınız hayırlı olsun.
****
Yardımlaşmanın Önemi
Sevgili okurlarım, İslâmiyet bir yardımlaşma dinidir. Kur’an-ı Kerim’den öğrendiğimiz bu gerçeği, yaşantımızın her anında görüyoruz.
Hayatı paylaşan insanlar, aynı düzeyde değillerdir. Zayıfı, güçlüsü, fakiri, zengini, erkeği, kadını doğar, büyür, birlikte yaşar ve ölürler. İşte bu beraberlik hayatın kaynağını oluşturuyor.
Ancak bu farklı insanlar, yaşadıkları süre içinde birbirlerine ihtiyaç duyarlar.
Gün gelir zenginler bile fakirlere ihtiyaç duyar. Hiç bir zengin benim kimseye ihtiyacım yoktur diyemez. O insan servetini çalıştırdığı insanların gücü ile kazanır. Zira kimi çalıştırıyorsa ona muhtaç demektir.
İnsanların birbirlerine muhtaç olmaları, aralarındaki yardımlaşmaları zorunluluğunu ortaya çıkarır. Bu nedenle yardımlaşma, toplum halinde yaşamanın ve birbirlerine sevgi ile bağlanmanın bir sonucudur.
Allah: “İyilikte ve kötülükten sakınmakta birbirinizle yardımlaşın, günah ve düşmanlıkta yardımlaşmayın.” buyuruyor.
Yardımlaşmanın konusunun içinde, maldan sevgiye kadar her şey vardır ve verilebilir. Verme işi bazen zekât fitre gibi mecburi olduğu halde, bazen tamamen isteğe bağlıdır. Bu nedenle yardımlaşmanın sınırı yoktur.
Yardımlaşmanın insanların ve toplumların yaşamlarında büyük önemi vardır. Yapılan yardımla yoksullar korunmuş olur. Onlara yapılan maddi yardımlar, onların hırsızlık gibi kötü yollara sürüklenmesini engeller.
Yardım yapanla yapılan arsında sevgi bağları gelişir. Böylece, yardım yapılarak topluma kazandırılan insanlar kin, haset, düşmanlık gibi kötü huylardan kurtulur, kimsenin malında gözü olmaz.
Yardımlaşmanın yaygın olduğu toplumlarda, dostluk duyguları güçlü olur. Fakirlik ve bununla gelen dilencilik denilen şey ortadan kalkar.
Yardımlaşma, zenginle fakir, tokla aç arasındaki uçurumu kapatarak aralarında sevgi ve saygı bağı kurulmasını sağlar.
Ancak maddî olarak yardım edilecek kişilerin gerçekten yoksul olmaları gerekir. Yardım yapılacağı sırada gerçekten yoksul olan kişiler aranmalıdır. Ancak hayâ sahibi yoksullar, yoksulluklarını belli etmez. Yardım yapacakların, bunlar gibilerini bulup, haysiyetlerini rencide etmeden yardım etmelidirler.
Yardım Allah rızası için yapılır. Allah rızası gözetilmeden yapılan yardımda ve iyilikte, gösteriş, ya da çıkar düşüncesi vardır.
Yapılan yardım hiç bir zaman başa kakılmamalıdır, aksi takdirde yapılan yardımın sevabı olmaz. İyilik ve yardımda bulunacak kişi, bunu zamanında yapmalıdır. Zamanında yapılmayan yardım ise, ihtiyacı karşılamaktan uzaklaşır ve önemi kalmaz.
Bir de yardım yapılırken gizliliğe önem vermeliyiz. Sadece, zekât gibi farz olan ibadetlerde açıklık esastır.
İslamiyet, yardımlaşma konusunda önemli temeller üzerinde durmaktadır ve Peygamber Efendimiz (sav), birçok hadisi şeriflerinde yardımlaşmanın önemi ve fazileti konusuna değinmiştir.
İslam dininde oruç, zekât ve sadaka gibi ibadetler, sosyal yardımlaşma adına önemli birer fonksiyon ifa etmektedirler.
Yardım anlayışının yaygınlaştırılması fert ve toplum hayatında önemli değişikliklere sebep olur ve yardımlaşmanın faydaları hemen hissedilir. Yardım yapmakla yoksullar korunur.
İnsanlar bir arda bulunmak yardımlaşmak, sosyal dayanışma içinde bulunmak zorundadırlar. Çünkü bu, insanın yaradılışından gelen bir özelliğidir.
M.Yahya EFE
***
Trabzon Kadın Girişimciler Kurulu
Sevgili okurlarım, Atatürk’ün Türk kadınına duyduğu güveni simgeleyen bir sözüyle yazıma başlamak istiyorum.
”Toplumun başarısızlığının asıl sebebi kadınlara karşı olan bilgisizlikten ileri gelir, bir toplumun bir organı faaliyette iken, diğer bir organı işlemez ise o toplum felç olur"
Türkiye Odalar ve Borsalar Birliği çatısı altında kurulan Kadın Girişimciler Kurulu, iller bazında yapılandırmalarını başarı ile sürdürüyor.
Birçok ilimizde olduğu gibi, Trabzon Ticaret ve Sanayi Odası (TTSO)’da, aktif üyelerden oluşan Kadın Girişimciler Kurulunu en güzel bir şekilde oluşturmuş.
Trabzon; zeki çocukları, asil gençleri ve çalışkan halkıyla kendisine bir ses verene bin yankı verir. Bunun en güzel örneğini “Kadın Girişimciler Kurulu” nu oluştururken de vermiş.
Trabzon Ticaret ve Sanayi Odası Yönetim Kurulu Başkanı M. Şadan Eren, Kadın Girişimciler Kurulu ile yaptığı toplantıda; kuruldan önemli çalışmalar beklediğini ve Kadın Girişimciler Kurulu’nun yapacağı çalışmalara destek olacaklarını belirterek;
“Türk özel sektörünün çatı meslek örgütü TOBB’un kurduğu Kadın Girişimciler Kurulu ile ülkemizdeki kadın girişimci potansiyelinin nicelik ve nitelik bakımından geliştirilmesi ve daha donanımlı hale getirilmesi amacıyla politikalar belirlenmesi ve girişimcilik kültürünün kadınlar arasında gelişmesine öncülük etmeyi amaçlamakta olduğunu” açıkladı.
TTSO’nun bünyesinde kurulan Kadın Girişimciler Kurulu, Trabzon’da kadın girişimcilere faydalı olmak amacıyla,
“Ticari Eğitim Çalışma Grubu”,
“Mevcut Kadın Girişimcilerin Kapasitelerini Artırma Çalışma Gurubu” ve
“Proje Girişim Çalışma Gurubu” adı altında üç alanda çalışma grubu oluşturmuş.
Bu çalışma gruplarında her meslekten kadına yer verilmiş.
TTSO Kadın Girişimciler Kurulu:Trabzon Ticaret ve Sanayi Odası (TTSO) bünyesinde kurulan Kadın Girişimciler Kurulu Başkanlığı’na İlknur Seyhan (Kuyumculuk), Başkan Yardımcılıklarına ise Emine Gürkök ( Eğitim) ve Şükran Değer (Banka) seçilmiş.
Kadın Girişimciler Kurulu Ticari Eğitim Çalışma Grubu:
Başkan Hatice Öztürk (Turizm), Üyeler Sevtap Eyüpoğlu Bekircan (Mühendislik), Sonay Gürhan (Banka), Yeşim Kafkas (Konfeksiyon-Mermer) ve Zuhal Akyüzlü (Mühendislik).
Kadın Girişimciler Kurulu Mevcut Kadın Girişimcilerin Kapasitelerini Arttırma Çalışma Grubu: Başkanlığa Nurcan Ofluoğlu (Sigorta), Üyeliklere ise Burcu Hacıahmetoğlu (Eczacı), Nazmiye Melek (Konfeksiyon), Selma Güner (Gıda) ve Funda Çuvalcı (Sigorta)
Kadın Girişimciler Kurulu Proje Girişim Çalışma Gurubu:
Başkanlığa Hande Çelikarslan (Sanayici), Üyeliklere Nurcan Göç (İnşaat Mühendisi), Neyran Somel (Eğitim), Sezgin Akyüz (Eczacı) ve Dilek Emiroğlu (Medikal) seçilmiş.
Sevgili okurlarım, dikkat ederseniz Trabzon Ticaret ve Sanayi Odası Kadın Girişimciler Kurulunda, her meslekten aktif kadınlara yer verilmiş. Trabzonlu bu işi iyi biliyor.
Trabzon Kadın Girişimciler Kurulları’nın örgütlü bu gücünün, Trabzon ve ülkemiz yararına en iyi şekilde değerlendirileceğine inanıyorum.
Dünkü yazımda da belirttim. İşkadınları, işe gösterdikleri sadakat, titizlik, yükümlülüklerini yerine getirme ve işini önemseme konularında, işadamlarına göre daha farklı bir yapıya sahiptirler.
Atatürk’ün dediği gibi; ”Dürüst olarak yürüyeceğimiz bir yol vardır. O da büyük Türk kadınını mesaimizde müşterek kılmak, hayatımızı onunla birlikte yürütmek ve en büyük desteğimiz yapmak yoludur.”
***
Kadın Girişimciler Kurulları
Sevgili okurlarım, Türkiye’de kadın girişimciliğinin güçlendirilmesi ve kadının sosyal ve siyasi yaşamda daha aktif görevlerde yer alabilmesi için, ülkemizin en büyük sivil toplum kuruluşlarından Türkiye Odalar ve Borsalar Birliği çatısı altında, geçen sene Kadın Girişimciler Kurulu oluşturuldu.
Bu kurul, Türkiye Odalar ve Borsalar Birliği bünyesinde, kadın girişimcilik konusunda genel politikalar geliştiren ve görüş oluşturulmasına katkıda bulunan bir kurul.
Kurul aynı zamanda kadın girişimcilere eğitim, kapasite geliştirme desteğiyle girişimci fikirlerini hayata geçirmelerinde destekte sağlıyor.
40 kadın girişimciden oluşan bu kurul, 2008 sonuna kadar Türkiye’de on bin kadına ulaşarak onları hem eğitmeyi hem de finansal olarak desteklemeyi hedeflemişti.
Hedeflerine de ulaştılar.
Kadınlar, hepimizin bildiği gibi zor bir araya gelen bir topluluk olmasına karşın, TOBB, “Türkiye’de Kadın girişimciliğinin güçlendirilmesi” hedefinden yola çıkarak, bünyesine kattığı bu Kadın Girişimciler Kurulu ile bütün illerin Kadın Girişimciler Kurullarını bir araya getirmeyi de başardı.
25 Ağustos’ta 73 ilden 700’e yakın illerin Kadın Girişimcileri Ankara’da bir araya geldiler.
Türkiye’nin dört bir yanından bu toplantıya katılan kadınlar, Türkiye’deki kadınların yaşamın her alanında çalışmalarına karşın hep yönetildiklerini belirterek, önümüzdeki süreçte karar mekanizmalarında daha aktif ve etkin olarak yer almak istediklerini vurguladılar.
Kadınlar, örgütlü çalışmalar içinde yer aldıklarında daha başarılı olurlar.
Girişimci kadınların önünde artık, örgütlü, yol gösteren, yönlendiren ve öncülük eden güçlü bir yapılanma var. İl Kadın Girişimciler Kurulları!
TOBB bünyesindeki bu güçlü yapılanmanın, kadınlarımıza önemli açılımlar getireceğine inanıyorum.
Fakat Türkiye’deki kadın girişimcilerin temel sorunları var. Bu sorunlar ana hatlarıyla şöyle;
Kadın girişimcilerin kullanabileceği girişimcilik sermayesi yetersiz,
Kadınların iş gücü piyasasına katılımı ülkemizde son derece düşük,
Kadın girişimcilerle ilgili veriler ise yeterli değil,
Çocuk ve yaşlı bakımı, kadınların çalışma yaşamına girmesinin önünde engel oluşturuyor.
TOBB Başkanı ve TOBB Kadın Girişimciler Kurulu Onursal Başkanı Rıfat Hisarcıklıoğlu’nun dediğine göre; ülkemizde 16 milyon erkek çalışana karşılık 6 milyon kadın çalışan var. Kadın işveren oranı da yüzde 6’lardadır. Bu oranlar, oldukça düşük, üzücü ve düşündürürcüdür.
“Elinin hamuruyla erkek işine karşıma” zihniyeti ortadan kaldırılmalıdır.
Beklenilen ilgiyi gören ve katılımı oldukça yüksek olan Ankara’da ki bu 1. Kadın Girişimciler Kongresi’ndeki bu birlikteliğin, politik şova dönüştürülmeden geliştirilmesini, daha ileri noktalara taşınmasını temenni ediyoruz.
Kadın Girişimciler Kurulları’nın örgütlü bu gücünün, ülkemiz yararına en iyi şekilde değerlendirilmesi gerektiğine inanıyorum.
İşkadınları, işe gösterdikleri sadakat, titizlik, yükümlülüklerini yerine getirme ve işini önemseme konularında, işadamlarına göre daha farklı bir yapıya sahiptirler.
Bu nedenle, kadınların girişimcilik konusundaki potansiyelleri, tam anlamıyla iş dünyasına yansıtılmalıdır.
M. Yahya EFE
****
Bir demet Nergis
Sevgili okurlarım, hayatı anlamaya ve anlatmaya çalışanlar için her zaman bir açık kapı bulunur.
Elinden tuttuğunuz her sevgili sizi kendi iç dünyanızın derinliklerine götürür. Resimlerini yan yana koyun sevdiklerinizin ve dikkatle bakin yüzlerine, onların yüzlerinde kendi yüzünüzü görürüsünüz. Anılarla yaşarsınız. Onun yüzünü görmek ve sesini duymak istersiniz…
Günümüzde, İnsanlar kavga ederken, birbirini kıskanırken, evliler boşanırken, sevgililer küserken, herkes birilerini suçlarken, ekmeğe zam gelirken, insanlar sevgisiz yaşarken, dostlar birbirine selam vermezken, ben Nergis çiçeğini seviyorum. Nergis en çok sevdiğim çiçektir.
Bilmem neden bu kadar çok severim Nergis’i. Çok az bir dönem var olup, çok nazlı oluşumudur beni çeken acaba?
Belki de, birçok parfümden daha hoş koku verdiği için Nergis’i severim. Onu hep hayal eder dururum. Hayal ettiğim bir demet Nergis’i bakın Bekir Mutlu Gökçesu nasıl anlatıyor;
Bir Demet Nergis
Geceyi bekler bekçiler
Ve yırtar kara patiskasını gecenin
Düdük sesleri
Bilmem ki ne demek isterler?
Uzaklarda köpek sesleri
Karanlıktır hırsla dişledikleri
Bilmem ki nedir dertleri?
Gayrisi suskun ben gibi, sen gibi…
Burada bir demet Nergis
Buram, buram, çığlık çığlığa sessiz
Sarmalar şimdi uzağı, yakını
Geceyi ve içimdeki aykırı sesleri
Mumun ucunda Nergis kokar alevi
Nergis kırmızısıdır kadehte sarısı hilafsızım ki
Hafifler sancıları yüreğimin
Nergis kokar çakırkeyif sızısı
Sarar nefesimi, tütüne revan ellerimi
Bir demet Nergis’in rayihası
Uzaklarda
Berdevamdır gecenin cılızlaşan sesleri
Fark etmez artık bu saatten sonra
Burcu, burcu Nergis’tir akisleri…
Burada bir demet Nergis şimdi
Masum, kimsesiz sen kadar
Ve ben kadar sensiz şimdi...
Dostlukları ve sevgileri özlüyoruz
Sevgili okurlarım, ne güzel şeydir, dünyaya gülen gözlerle bakabilmek ve insanlara tebessümler saçabilmek. Bize değer veren, bizi seven bir insanın sitemini hoş görü ile karşılamak. Güzel görüp güzel düşünmeyi başardığımız an, hayatı güzel yaşayabiliriz zannındayım.
Bu da ancak sevmekle, sevgiyle başlar.
Mübarek Ramazan ayı nedeniyle birçok aile, buluşmak, görüşmek, hasret gidermek ve Ramazan ayının ulviliğini birlikte kutlamak amacıyla, sevgiyle hazırlanmış iftar sofralarında bir arya geliyorlar. Mutlu ve huzur içinde yaşıyorlar.
Dün akşam yardımsever iş kadını Gülten Baydar’ın Bodrum-Turgutreis-Akyarlar’da ki denize nazır villasındaki, iftar yemeğine davetliydim.
İftar yemeğinde, Kilisli hemşerilerimle birlikte güzel bir gece geçirmenin mutluluğunu yaşadım.
Ev sahibi Gülten Hanım, hayata gönül gözüyle bakan çağdaş bir Türk Kadını. Büyük şehrin stresinden kurtulmak, ruhu dinlendirmek ve hayata bağlanmak için, zakkum, gül ve çam ağaçlarıyla süslü tarih, doğa ve turizm cenneti olan Bodrum/Akyarlar’daki villasında tatilin tadını çıkarıyor.
Gülten Hanım ve annesi Azize Hanım, güler yüzle o kadar güzel bir ev sahipliği gösterip sıcacık yürekleri ile hazırladıkları her şeyi, hünerli elleriyle iki katı daha lezzetli hale getirmişlerdi.
Bu dünyada gülmek varken surat asmak niye, güldürtmek varken ağlatmak niye, güzel sözler söylemek varken küsmek ve kalpleri kırmak niye?
Gülten Baydar’ın yemekte ki şu kısacık konuşması çok şey ifade ediyordu;
“Ne iyi etmişimde bir birinden güzel gönülleri bugün bir arada toplamışım. Ailemle ve sevdiklerimle hep beraber olabildiğim için, Ramazanı en çok bu yüzden seviyorum. Herkesin de sevdikleriyle her zaman beraber olmasını diliyorum. Bu yemeklere, sevgimi katarak sizler için hazırladım, afiyet olsun”
Evet, Gülten Hanım yakın dost ve arkadaşlarını iftar yemeğinde bir araya toplayıp, yüreğindeki sevgiyi onlarla paylaşıyordu.
Sevgiyi bulmak kolay, zor olan onu elinde tutabilmektir.
Sevgiyi duyabilmekle de iş bitmiyor. Sevgiyi göstermekte gerekir.
Hayat kısa bugün olan yarın yok. Sevgiyi göstermek beklemeye gelmez, yarın çok geç olabilir. İnsan elindekini kaybetmeden, kıymetini bilmelidir.
Hayat çok kısa, onun için bu dünyadaki hiçbir şey kırılan kalplere değmez. Güzel görüp güzel düşünmeyi başardığımız an, Gülten Hanım gibi hayatı güzel yaşayabiliriz.
Ne kadar varlıklı olursanız olun, yalnız başınıza dünya malı neye yarar ki, severek dostluklarla yaşamak daha güzel değil mi?
Hayatta sahip oldukları imkânların farkına varamayan, bakar kör insanlar da vardır.
Gözleri oldukları halde, güzellikleri göremeyen, sevildiğinin kıymetini bilmeyen, yaşamın tadını alamayan ve dostluklarına güvenilmeyen insanlardır bunlar.
Günümüzde bu gibi insanların dostlukları, sahte ve çıkar ilişkilerinden öteye geçmiyor. Onun için insan kalbi hayatı boyunca mutluluğun peşinde koşarak, hep bir arayış içinde olmuştur.
Ne kadar çok özlüyoruz doğal dostlukları ve sevgileri.
***
Paylaşmak kendinden vermektir
Sevgili okurlarım, çocukluğumdan beri paylaşmayı hep sevmişimdir. Belki de içimdeki çocuğu her zaman yaşadığım için böyleyimdir.
Ama fark ettim ki zamanla bazı paylaşımlar acı verebiliyormuş. Şimdi bunu da kabullenmeyi öğrendim.
“Paylaşmak hayattır” başlıklı daha önceki bir yazımda da bahsetmiştim paylaşmanın öneminden.
Bu dünya kimseye baki değil. Hepimizin sonu kara topraktır. Onun için, şu fani dünyada hayatımızı anlamlı ve değerli kılan sevgileri paylaşmaktan daha güzel bir mutluluk var mıdır?
Acımızı, sevincimizi, ekmeğimizi, yemeğimizi ve yüreğimizdeki sevgimizi paylaşmak ne kadar güzeldir.
Zorlukları aşmak, acılara dayanabilmek paylaşmakla mümkündür.
Sevinçler ve güzellikler paylaşıldıkça büyür.
Hayatınızın akışı güzel olabilir, normalde hayatınızda her şey pozitif yönde ilerliyordur, kariyer, sağlık, huzur olarak.
Bütün işleriniz iyi, “yürü ya kulum” durumundasınızdır.
Ama tek bir eksiklik hissediyorsunuzdur. Paylaşım!
Çok sevdiğiniz biriyle sevgileri paylaşmak istersiniz, bir türlü paylaşamazsınız.
Onun bu tutumu, olaylara duyduğunuz sevinci kursağınızda bırakır. Onunla paylaşmak isteyip de bütün olanları paylaşamamak ve paylaşamayacak olmak sizi üzer ve huzursuz eder.
Başarılarımıza, mutlu günlerimize onun katılmadığını, o güzel ve mutlu günümüzü sizinle paylaşmadığını, o gün tek başımıza olduğunuzu düşünün.
İnsan düşünmek bile istemiyor.
Ama yapacak hiçbir şeyiniz yoktur artık.
Sevinci, kederi, acıları paylaştığımız gibi, gerektiğinde ekmeğimizi ve aşımızı da paylaşabilmeliyiz. İşte bunları da paylaşabiliyorsak, bizler gerçek dost olabilmişizdir.
Paylaşmak; İnsanlığın en güzel icra edilebileceği bir eylemdir.
Bazen kıymeti bilinemeyen şeydir paylaşmak.
Paylaşmak, kendinden vermektir.
İçindeki duyguları, fırtınalarını, en derinde sakladığın sırları kendiliğinden hiçbir ısrara kapılmadan anlatmaktır.
Bu dünya kimseye baki değil. Aşık Veysel’in dediği gibi sonumuz kara topraktır. Onun için bu dünyada insanlığın en güzel icra edilebileceği şey paylaşmaktır.
“Dost dost diye nicesine sarıldım
Benim sadık yarım kara topraktır
Beyhude dolandım boşa yoruldum
Benim sadık yarım kara topraktır.
Nice güzellere bağlandım kaldım
Ne bir vefa gördüm ne faydalandım
Her türlü isteğim topraktan aldım
Benim sadık yarım kara topraktır.”
***
Vicdan hırsızları
Sevgili okurlarım, vicdan; insanın içinden gelen yanlış ve doğrunun ne olduğunu bildiren bir duygudur.
Vicdan; insan ruhunun en mümtaz hususiyeti, en ileri bilgi kaynağıdır. O, bir şeye “evet” dedi mi; onu ne akıl yalanlayabilir, ne de duyu organları.
Davranışlarımızın ahlakça değerli olup olmadığı hakkında öznel bir şuurdur. Bu şuur, yapmayı ya da yapmamayı öğütleyerek, uyararak, suçlayarak, kınayarak, yargılayarak onaylayarak kendine özgü bir biçimde yaşam ve eylemlerimize etki eder.
Bu vicdan şuuru herkese nasip olmaz. İnsanların sevgilerini, iyi niyetlerini ve yardım duygularını sömüren vicdan hırsızlarında ise hiç yoktur.
Acımasız birçok insan gibi, Almanya’da kurulan ve Türklerin yardım duygularını sömüren “Deniz Feneri e.V.” mensupları da, demek ki bu duygudan nasiplerini almamışlardır.
Özellikle Müslümanların duygularını ve merhametlerini istismar ederek 41 milyon Euro toplayan ve bu paraların sadece bir kısmını göstermelik olarak muhtaçlara veren, 30 milyon Euro kadarını da ceplerine atan sanıklar şimdi yargıya hesap vermeye devam ediyorlar.
“Deniz Feneri e.V” deki bu dolandırıcılık ve sahtekârlık olayı kamuoyunun gündeme bomba gibi düştü. Türkiye ve dünya basını şimdi bundan bahsediyor.
Durum böyle iken, şu mübarek Ramazan ayında Türkiye’de bazı çevrelerin bu dava hakkında yaymak istedikleri hava ise oldukça üzücü, düşündürücü ve daha da dehşet vericidir.
Bunların çoğu pislik insanlar. Dini alet ederek insanları kandırıp merhamet duygularını istismar edip vicdan hırsızlığı yapıyorlar.
Almanya’da “Deniz Feneri Davası” olarak anılan dolandırıcılık ve sahtekarlık olayının yargılama süreci başladı.
Dava, yargısı ciddi bir hukuk devleti olan Almanya’da görülüyor.
Frankfurt Eyalet Mahkemesi’nde görülen davanın ilk duruşmasında sanıklar Mehmet Gürhan, Firdevsi Ermiş ve Mehmet Taşkan hakim karşısına çıkarılarak suçlarını itiraf ettiler.
Frankfurt’ta mahkemede yapılan itirafları, savcının, bilirkişinin söylediklerini kamuoyu hayretle ve dehşetle izliyor.
Mahkemenin ilk duruşmasında sanıklara yöneltilen suçlamalar yüzlerine okundu.
Savcılığın iddianamesinde;
“Kanal 7 INT eski Genel Müdürü Mehmet Gürhan, şirketin muhasebecisi Firdevsi Ermiş ve Avrupa Deniz Feneri Derneği Genel Müdürü Mehmet Taşkan’ın 2000 yılından, tutuklandıkları 2007 yılının Nisan ayına kadar, muhtaçlar için vatandaşlardan ‘bağış’ adı altında toplam 41 milyon Euro topladıkları ve bunu yerine ulaştırmayarak kendi ceplerine attıkları belirtildi.”
Bilirkişi ise; "Milyonlarca Euro amaç dışı kullanılmış, bir şirketten Türkiye’deki kardeş şirketine aktarılmış" diyor.
Türklerin yardım duygularını sömüren bu vicdan hırsızlarının duruşmasındaki en kritik gün 9 Eylül’de. Yarın, olayın siyasi bağlantıları gündeme alınacak, paraların kimlere gittiği belki netlik kazanacaktır.
Almanya bunları yargılarken, bu yolsuzluğu yapan vicdan hırsızlarının yakasına biz yapışmayacak mıyız?
M. Yahya EFE
****
Atatürk’ün din anlayışı
"Bizim dinimiz en tabi ve en makul dindir ve ancak bundan dolayıdır ki son din olmuştur. Bir dinin tabii olması için akla, fenne, ilme ve mantığa uygun olması lazımdır.
Bizim dinimiz bunlara tamamen uygundur.” K. Atatürk
Sevgili okurlarım, insan sosyal bir varlıktır. Sosyal bir varlık olmakla birlikte onun bir de iç dünyası vardır. Yalnızlık, çaresizlik, korku, üzüntü, acı ve hastalıklar karşısında ona ümit, teselli ve güven veren en son sığınak din olmuştur.
Bugünkü yazımda, Atatürk'ün din konusunda dile getirmiş olduğu ve çeşitli kaynaklarda yer alan sözlerini sizlere sunmak istiyorum:
Atatürk'ün İslamiyet hakkında geniş ve zengin bilgisi olan dinine bağlı bir lider olduğunu biliyoruz.
Atatürk'ün dar çerçeveli din anlayışına, din sömürücülüğüne, taassuba ve yobazlığa karşı tavır aldığı, ulusumuzu bunlara karşı uyanık tutmak istediği, Türk milleti tarafından bilinmektedir.
Geçmişte olduğu gibi bugün de sosyal, siyasi ve milletlerarası olaylar üzerinde dinin belirleyici gücü fark edilmektedir.
Atatürk hiçbir zaman dine karşı olmamıştır. Onun mücadele ettiği, din maskesi altında insanların sömürülmesi, dini kullanarak kendine makam, mevki ve çıkar sağlayarak dini yozlaştıranlardır.
Onun için Atatürk-din ilişkisi ülkemizde sürekli tartışıla gelmiş konulardan biridir. Belirtmek gerekir ki, Atatürk din bahsinde en fazla gadre ve haksızlığa uğramış bir liderdir.
Atatürk modern Türkiye'nin inşasında, bir taraftan İslami değerleri devlete temel yaparken, diğer taraftan çağdaş medeniyetler seviyesine ulaşabilmek için, köklü reformlara girişerek devlet kurumlarını re-organize etmiştir.
Bunu yaparken milli ve manevi mirası asla reddetmemiş, bilakis bu değerleri, batı dünyasını yakalama gayretine ivme kazandıran bir unsur olarak telakki etmiştir.
Atatürk, din, düşünce ve fikir özgürlüğüne büyük önem vermiş, laikliği de bu temele oturtmuştur. Atatürk'ün din anlayışını onun hakkında yapılan yorumlardan ziyade, bizzat kendisinin bu konuda ki söylev ve demeçlerine bakarak değerlendirmek lazımdır.
Atatürk'ün din konusundaki görüş ve düşünceleri dikkatli bir şekilde incelendiğinde, onun din aleyhine ve dinsizlik anlamına gelebilecek herhangi bir sözüne rastlamak mümkün değildir.
Atatürk, Kuran'ın Türkçeye çevrilmesinin şu gerekçeyle yapıldığını anlatıyor:
"Türk, Kuran'ın arkasından koşuyor, fakat onun ne dediğini anlamıyor. İçinde neler var bilmiyor ve bilmeden tapınıyor. Benim maksadım, arkasından koştuğu kitapta neler olduğunu Türk anlasın."
Atatürk'ün laiklikle ilgili görüşünü de, Nutuk'tan aldığımız kendi sözleriyle belirleyelim:
"Laiklik, yalnız din ve dünya işlerinin birbirinden ayrılması demek değildir. Bütün yurttaşların, vicdan, ibadet ve din hürriyetlerini tekeffül etmektir." Yani, din hürriyetine kefil olmaktır.
Atatürk'ün din anlayışını pek az kimse öğrenebilmiştir. O din hakkında bakın ne düşünüyordu:
"Din vardır ve lazımdır. Temeli çok sağlam bir dinimiz var... Din bir vicdan meselesidir. Herkes vicdanın emrine uymakta serbesttir. Biz dine saygı gösteririz, düşünüşe ve tefekküre muhalif değiliz. Biz sadece, din işlerini millet ve devlet işleriyle karşılaştırmamaya çalışıyoruz; kast ve fiile dayanan taassupkâr hareketlerden sakınıyoruz. Mürtecilere asla fırsat vermeyeceğiz".
***
Atatürk ve Türk kadını
"Kahraman Türk kadını: Sen yerlerde sürünmeye değil; omuzlarımız üstünde göklere kadar yükselmeye layıksın." Mustafa Kemal ATATÜRK...
Sevgili okurlarım, Türk ulusunun esaretten kurtulup özgürlüğe kavuştuğu 30 Ağustos Zafer Bayramının 86’ıncı yıldönümünü, bütün yurtta büyük bir coşku ile kutladık.
Türk milletinin, Atatürk’ün önderliğinde esaret zincirini kırıp, bağımsızlığını dünyaya haykırışında, Türk kadının da büyük payı vardır.
Atatürk’ün izinde, Türk milletinin emrinde olan ve tarihin en muhteşem kahramanlık destanlarından birini yazan Türk askerinin bu zaferini kutlarken, fedakâr Türk kadınını da unutmamak gerekir.
Çünkü kazanılan bu zaferde Türk askeri kadar Türk kadınının da büyük payı vardır. Türk kadını cepheye, cephane taşınması sırasında gösterdikleri fedakârlıkları ile vatan sevgisinin ve özgürlüğün bir insan için ne kadar önemli olduğunu, tüm dünyaya ve bugünkü nesillere ispatlamışlardır.
Milli Mücadelede ki bu zafer; Türk milletinin adına yakışır bir şekilde, milleti oluşturan genç, yaşlı, kadın, erkek, çocuk herkesin katkılarıyla gerçekleşen bir destandır.
Milli Mücadele’de doğu, batı ve güney cephelerinde ve cephe gerisinde görev alan kadınlarımızın sayısı hiç de az değildir.
Milli Savunma Bakanlığımız tarafından yaptırılan bir araştırmaya göre; Milli Mücadele’ye katılarak düşmanla mücadele eden kadınlarımız arasında 62 şehit kadınımız tespit edilmiştir.
Atatürk; “Dünyada hiçbir milletin kadını, ben Anadolu kadınından fazla çalıştım, milletimi kurtuluşa ve zafere götürmekte, Anadolu kadını kadar emek verdim, diyemez. Erkeklerden kurduğumuz ordumuzun hayat kaynaklarını kadınlarımız işletmiştir. Çift süren, tarlayı eken, kağnısı ve kucağındaki yavrusu ile yağmur demeyip, kış demeyip cephenin ihtiyaçlarını taşıyan hep onlar, hep o yüce, o fedakâr, o ilahi Anadolu kadını olmuştur.” sözleriyle, Türk kadınının kahramanlığını tüm dünyaya duyurmuştur.
Türkiye Cumhuriyeti'nin ilk yıllarında, 1926 - 1934 yılları arasında gerçekleştirilen Atatürk Devrimlerinin bir kısmı, kadınların sosyal ve kültürel alanlarda, eğitimde, hukukta, aile içinde, çalışma hayatında, toplumsal yaşamda ve siyasette erkeklerle eşit haklara sahip olmasını hedeflemiştir.
Çağdaş, demokratik ve laik bir Türk toplumunu hedefleyen başta Atatürk, dönemin hükümetleri ve TBMM, kadınların insan haklarından eşit olarak yararlanması için gerekli düzenlemeleri yapmışlardır.
Atatürk’ün Türk kadınına verdiği değeri ve ilgiyi bugün de verebiliyor muyuz? Verdiğimiz kanısında değilim.
Bugün millet olarak sosyal hayatımızdaki başarısızlığımızın sebebi; kadınlarımıza karşı gösterdiğimiz ilgisizlikten kaynaklanmaktadır.
Kanatsız melek gibi; gözünde vatanını, gönlünde Atatürk ilke ve inkılâplarını tutabilen, vicdanında dinini saklayabilen laik, çağdaş Türk kadınlarının sayısı her geçen gün artmaktadır.
İşte Türkiye, bu Cumhuriyet kadınlarımızla gurur duymalıdır.
Atatürk’ün dediği gibi; fedakâr Türk kadınını her zaman omuzlarımızın üstünde göklere kadar yükseltmeye çalışmalıyız. Çünkü onlar buna fazlasıyla layıktır.
Onlara inanmalıyız, güvenmeliyiz ve onları sevmeliyiz.
Atatürk’ün Balıkesir hutbesi
Sevgili okurlarım, Atatürk; tarihin şahit olduğu en büyük komutan ve devlet adamlarından biridir. Bütün yaşamını cephelerde mücadele etmekle geçirmiş, Kurtuluş Savaşı'na tek başına yön vermiş, Türk Ordusunun başına geçmiş ve büyük bir zafere imza atmış büyük bir komutandır.
Bunu tüm dünya kabul etmektedir.
Atatürk'ün önderliğinde yürütülen ve büyük bir zaferle neticelenen Kurtuluş Savaşı'nın kazanılmasında, Türk Milleti'nin inançlı tavrının çok büyük bir rolü olmuştur.
Vefatından bu yana Atatürk hakkında pek çok yazı ve eser kaleme alınmış, konferanslar ve toplantılar düzenlenmiş, çeşitli yorum ve değerlendirmeler yapılmıştır.
Atatürk’ün birçok üstün özelliklerinin yanı sıra, hayatında ve davranışlarında önemli yer tutan, onun sosyal yönünü ve karakterini belirleyen İslam ahlakından kaynaklanan pek çok özelliği bulunmaktadır.
Mücadelesinde destek ve yardımı her zaman Allah'tan isteyen Atatürk, her fırsatta Kuran okutup dua etmeye önem vermiştir.
Atatürk, camide minberden cuma günü cemaata hutbe okuyan ilk ve tek cumhurbaşkanıdır.
Atatürk'ün din konusundaki samimiyetini ve dinine olan bağlılığını ortaya koyan tarihi bir delil de, onun çıktığı bir yurt gezisi sırasında, 7 Şubat 1923 tarihinde Balıkesir Zağanos Paşa Camii'nde vermiş olduğu hutbedir.
“Ey millet! Allah birdir. Şanı büyüktür. Allah’ın selameti, sevgi ve iyiliği üzerimize olsun. Peygamberimiz Efendimiz Hazretleri, Cenab-ı Hak tarafından insanlara dini hakikatleri tebliğe memur edilmiş ve resul olmuştur. Temel nizami, hepimizin bildiği Kur’an-ı Azimüşşan’daki açık ve kesin hükümlerdir.
İnsanlara manevi mutluluk vermiş olan dinimiz, son dindir, mükemmel dindir. Çünkü dinimiz; akla, mantığa ve gerçeklere tamamen uymakta ve uygun gelmektedir. Eğer akla, mantığa ve gerçeklere uymamış olsaydı, bununla diğer ilahi tabiat kanunları arasında, birbirine zıtlık olması gerekirdi. Çünkü bütün tabiat kanunlarını yapan Cenab-ı Hak’tır.
Arkadaşlar! Cenab-ı Peygamber çalışmalarında iki yere, iki eve sahipti. Biri kendi evi, diğeri Allah’ın evi idi. Millet işlerini, Allah’ın evinde yapardı. Hazreti Peygamberin mübarek yollarını takip ederek bu dakikada milletimize ve milletimizin şimdiki ve geleceğine ait konuları görüşmek maksadıyla bu kutsal yerde, Allah’ın huzurunda bulunuyoruz. Beni bu şerefe kavuşturan Balıkesir’in dindar ve kahraman insanlarıdır. Bundan dolayı çok memnunum. Bu vesile ile büyük bir sevaba nail olacağımı ümit ediyorum.
Efendiler! Camiler birbirimizin yüzüne bakmaksızın yatıp kalkmak için yapılmamıştır. Camiler, söylenenleri dinleme ve ibadet ile beraber din ve dünya için neler yapılması lazım geldiğini düşünmek, yani birbirimizin görüş ve düşüncelerini almak için yapılmıştır. Millet işlerinde her ferdin zihninin başlı başına faaliyette bulunması lazımdır. İşte biz de burada din ve dünya için, geleceğimiz için her şeyden önce bilhassa hakimiyetimiz için neler düşündüğümüzü meydana koyalım.
Ben yalnız kendi düşüncemi söylemek istemiyorum. Hepinizin düşündüklerini anlamak istiyorum. Milli emeller, milli irade yalnız bir şahsın düşünmesinden değil, millet fertlerinin tamamının arzularının, emellerinin birleşmesinden ibarettir.
Bundan dolayı benden ne öğrenmek, ne sormak istiyorsanız serbestçe sormanızı rica ederim.”
***
Ramazanınız mübarek olsun
Sevgili okurlarım, çocukluğumdan beri Ramazan ayı geldiği zaman ayrı bir heyecan duyarım.
Bu ayda içimdeki çocuğu yaşayarak; insanların güvenle tüllenen yüzlerini, kimseden esirgemedikleri o sımsıcak bakışlarını, çevrelerine yağdırıp geçtikleri tebessümlerini, herkese açık ve sıcak tuttukları gönüllerini, iyilik hislerini, insanca tavırlarını hayalimde canlandırıp onların duygularını paylaşabiliyorum.
Çünkü Ramazan kutlu bir ay, zamanın manevi havayla yoğrulduğu, kötülüklerin ortalıktan elini ayağını çektiği, insanların bir birlerine gönül gözüyle sımsıcak baktığı bir ay, sevinç zamanı.
Sahuruyla, iftarıyla, ezan sesiyle herkes Ramazan ayının kutsallığını bilir.
Seven gönüllerde ise, bir başkadır Ramazan. Küçük büyük, kadın erkek bütün insanları coşkuyla, sevgiyle kucaklar, ana kucağının sıcaklığını, ana sütünün saflığını, İslam kardeşliğinin sonsuz hazzını tattırır Ramazanlar insanlara.
Sevgili okurlarım, dinimizin adı İslam, İslam barış demektir İslamiyet barış dinidir. İnsanlığın mutluluğunu ve refahını ön planda tutar.
Onun için Ramazan’da küsler barışmalıdır.
Barışı kendi içimizde, yakın çevremizde ve uzak çevremizde gerçekleştirmek, barışı içimizde yaşamak, çevremize yaşatmak hem kişisel hem toplumsal görevimizdir.
Bu, dini olarak böyle olduğu gibi toplumsal olarak da böyledir: "Yurtta barış cihanda barış.".
Türkiye'de her şey toz duman ve ekonomi alarm verirken, mübarek Ramazan ayı, bereketiyle geldi. İslam dininde “Oruç Ayı” olarak da bilinen Ramazan ayı her sene olduğu gibi ülkemize büyük heyecan getirdi.
Özellikle gıda ticareti yapan esnaf işlerinin artmasından büyük mutluluk duyarken, şüphesiz ki bu günlerde en önemli konu Ramazan’da yapılacak erzak yardımı için paket hazırlanması olacak.
Ramazan aylarında iftar yemeklerinde, normal zaman da aynı saatte buluşamayan aile fertleri, dostlar ve akrabalar buluşup kaynaşarak oruç ve diğer ibadetlerinin manevi havasını paylaşırlar.
Küsler de barışarak, daha bir hoşgörü ve anlayışla bir birlerine yaklaşırlar.
Bizleri birbirimize kaynaştıran bu ruhani ayda Kuran indirildiği gibi aynı zamanda içinde bin aydan daha hayırlı kabul edilen: Kadir gecesi de var.
Böyle güzellikleri içinde barındıran bu ayda bizde kendimizi gerek beden, gerekse ruh olarak yenilemeli “Ben” duygusundan arındırıp “Biz” duygusuna gelmeliyiz.
O takdirde aile olarak, toplum olarak, arkadaş olarak kısa sürede sorunlarımız çözülecek mutluluk dalgası tüm ülke halkımızı kaplayacaktır.
Müslüman’ım diyen her insan Ramazan geldiğinde: ibadetlerini eda etmede, topluma karsı görevlerini yapmada, orucunu bir sevinç dalgası içinde tutmada daha istekli ve arzulu olmaktadır.
Dünyada bazı ülke insanları sömürüyü bir hak olarak uyguluyor. Afrika’da, Asya’da insanlar açlıktan ölüyorlar. Ülkemizde de açlıktan ölen insanlar var.
Bu anlamda Ramazan ayları, toplumsal problemlerimizin ön plana çıkarılıp çözüldüğü ay olmalıdır. Aç, açık ve sefalet içinde insanımız kalmamalıdır.
İsrafı önlemeliyiz. Tuttuğumuz oruçla aç kalmanın anlamını bedenimizle birlikte ruhumuzda hissedip açlara, fakir fukaraya yardım etmeliyiz.
İnsanlarımız aç yatarken biz tok yatmışsak tuttuğumuz orucun, yaptığımız diğer ibadetlerin anlamı kalmaz
Nice sağlıklı mutlu, başarılı ve barış içinde ramazanlar geçirmemiz dileğiyle, Ramazanınız mübarek olsun.
***
Anılarla yaşamak zormuş
Sevgili okurlarım, daha önce yazmış olduğum “Anılarla yaşamak” başlıklı biryazımda;
“Yaşamak çok güzel, fakat yüreği kasıp kavuran anılarla yaşamak ve dünde kalmak ise zordur. Ben anılarla yaşamayı pek seven biri değilim. İleriye bakmayı severim.” demiştim.
İnsan büyük söylememeli. Demek ki anılarla yaşamak bazen insanların kaderi oluyor. Şimdi anılarla yaşamaya mahkûm oldum.
İnsanın yaşı ilerledikçe; hayatı paylaştığı eşi, dostu, arkadaşı ve canı kadar çok sevdiği birini kaybedince, kişinin içine düştüğü ve yine içini oldukça çok acıtan, ama bir türlü vazgeçemediği bir yaşam tarzıdır, anılarla yaşamak.
Evet, anılarla yaşamak zormuş.
İnsanın bir türlü vazgeçmek isteyip de vazgeçemediği düşünceler bütünüdür anılarla yaşamak. İnsana çok acı verir ve o anıları geriye getiremediği için de gözleri dolar insanın.
Şimdi herkes hayatını yaşarken, ben anılarla yaşıyorum.
Anılarla yaşamak nedir bilir misiniz?
Olayı aşamamaktır. Sıkça “Aş artık bunları, kendine gel, unut beni, aklını başına topla!” uyarılarına maruz kalmaktır.
Güzelliklerin, anların tekrar geri gelmeyeceği bilinse de, onların hasretiyle yanıp tutuşmaktan da vazgeçemezsiniz.
Oysa siz eskiyi, kurduğunuz hayal dünyanızda daha mutlu olduğunuzu düşünürsünüz. Çünkü şimdiki zamanda onsuz kalabalığın içinde yalnızsınızdır.
Ne kadar varlıklı olursanız olun, yalnız başınıza dünya malı neye yarar ki, severek dostluklarla yaşamak daha güzel değil mi?
Aslında yaşamayı zor eden de; ona hayat veren de biziz. En kötüsü ise, umutsuz olmaktır.
Birlikte sabahladığınız geceleri düşündükçe, söylenen her şarkı onu hatırlatır size. Anılarla yaşamak bazen de ağlatır sizi.
Anılarla yaşamak kader diyorum. Yaşamaktaki amacın ne olduğunu bilerek, gerçekleşmediği takdirde anılara, düşlere sığınmanın zorluğunu taşıyan dizelerden oluşan, dün akşam Bodrum’da yazdığım “Anılarla yaşamak zormuş” isimli şiirimle yazımı bitirmek istiyorum.
ANILARLA YAŞAMAK ZORMUŞ
Öyle zor ki anılarla yaşamak
Aklımdan hiç çıkmıyorsun,
Geceler boyu seni düşünüyorum
Anılarla yaşamak zormuş meleğim.
Acımasız zaman geçmiyor sensiz
Resmine bakmadan duramıyorum,
Gözümde hayalin, dudağımda ismin
Anılarla yaşamak zormuş meleğim.
Çok zor yokluğuna dayanmak
Sen olmadan nasıl geçer bir ömür
Ölmek ne ki sensizliğin yanında
Anılarla yaşamak zormuş meleğim.
***
Siyaset nasıl temizlenecek
Sevgili okurlarım,Allah kimseyi AK Parti Genel Başkan Yardımcısı Şaban Dişli’nin durumuna düşürmesin. Ne yapsın zavallı, sanki diğer siyasiler sütten çıkmış ak kaşık mı, büyük ekseriyetleri maşallah dünyalıklarını elde ettiler, ama olan zavallı Şaban Dişli’ye oldu.
Sayın Cumhurbaşkanı yargılanıyor, Başbakanımız hakkında da çok sayıda dosya var. Maliye Bakanı ona keza, kendileri için, kayıp trilyon davası nedeniyle Erbakan’a af yasaları çıkartıyorlar, sıra gariban Şaban a gelince ülkede kıyametler kopuyor.
Ben Şaban beyi destekliyorum! Gücünüz Şaban beye mi yetiyor. Hiç rüşvetçi suratı var mı adamda. Alt tarafı 1 milyon dolar. Milyar dolarları götürenlere kimse bu kadar yüklenmiyor.
Yaşasın Şaban, en büyük Şaban, Türkiye seninle gurur duyuyor (!)
Şaban Dişli hiç korkmasın, partiden ihraç edilirse, hemen yeni bir parti kursun, kurucuları arasında Türkiye’nin gurur duyduğu çok işini bilir yerini alır!
Şaban Dişli kim biliyor musunuz?
22 Şubat 1958’de Sakarya Geyve’de doğdu. Orta Doğu Teknik Üniversitesi İdari İlimler Fakültesi Ekonomi ve İstatistik Bölümü’nü bitirdi. Yüksek lisansını New York Eyalet Üniversitesi’nde Matematiksel Ekonomi alanında tamamladı. Harvard Üniversitesi’nde üst düzey yöneticilik programına katıldı. Hollanda’da Demir-Halk Bank Rotterdam Genel Müdürlüğü görevini yürüttü. Yurtdışı Bankalar Birliği Kurucusu ve Yönetim Kurulu Üyeliği görevinde bulundu. Hollanda Amsterdam’da bir bankanın genel müdür yardımcılığı görevine getirildi.
Hollanda’da banka genel müdürlüğü yaptığı sırada, Recep Tayyip Erdoğan’ın daveti üzerine Türkiye’ye gelerek AK Parti Kurucular Kurulu üyesi oldu.
22. Dönem Sakarya Milletvekili iken, Türkiye-AB Karma Parlamento Komisyonu Üyeliği görevine seçildi. Çok iyi düzeyde İngilizce, orta düzeyde Fransızca ve Hollandaca bilen Dişli, evli ve 3 çocuk babasıdır.
Gördüğünüz gibi Dişli, mürekkep yalamış işini bilen aydın bir parlamenter. Acaba hakkındaki bu iddialar doğrumudur?
Bir vekilin milletin hakkını haksız yere başka birine avantaj sağlayacak şekilde peşkeş çekmesi, millete yapılan en büyük ihanettir.
Rüşveti alan da gönlüyle veren de melundur. Hele milletin hakkı olan bir hususta haksız kazanç teminine gidilmişse buna kul hakkı da girmekte, vebali de kat be kat artmaktadır.
Şayet, Şaban Dişli böyle bir rüşvet almışsa bunun hesabını ne bu dünyada ne de ahret’te veremez. Biz onlara milletin hakkını korusunlar diye oy verdik, haklarını gasp etsinler diye değil. İnşallah yapmamıştır.
TBMM Başkanlığı, imar planında değişiklik yapılması karşılığında 1 milyon dolar rüşvet almakla suçlanan AK Parti Genel Başkan Yardımcısı Şaban Dişli’nin mal bildiriminin içeriği hakkında açıklama yapılmasının, hukuken mümkün olmadığını bildirdi.
Ortadaki ciddi iddialar ışığında, bir milletvekilinin adının karıştığı skandal var. Bu kadar ciddi iddialar varken, bu milletvekilinin dokunulmazlığı nedeniyle dava bile açılamıyor.
Ortada bir suç var. Üstelik iktidar partisinin önemli bir mevkiinde olan, bir milletvekili açıkça suçlanıyor.
Başbakan; “Tüyü bitmemiş yetim hakkını yemedik ve yedirmeyeceğiz. Yetim hakkı yiyen varsa, onu aramızda barındırmayacağız” dedi.
Türkiye bir hukuk devletiyse, savcıların harekete geçip, Şaban Dişli hakkında dava açmaları gerekirdi. Ama milletvekilliği dokunulmazlığı olduğu için, savcıların böyle bir yetkisi bulunmuyor.
Bu siyasete, bu millet nasıl güvenecek? Milletvekilliği dokunulmazlığı, bu kadar geniş, bu kadar halk vicdanını rahatsız eder boyutlarda kaldığı sürece, bu ülkede siyaset nasıl temizlenecek?
M. Yahya EFE
***
SEVGI VE ILGIDEN SIKILMAK
Sevgili okurlarım, bu günkü yazıma bir İskandinav atasözü ile başlamak istiyorum;
“Çok sevdiğin birini kaybettiğin gün, yüreğinde 40 mum yanmaya başlar. Her gün bir tanesi söner, ama sonuncusu hiç sönmez, içimizde hep yanmaya devam eder.”
Sevdiğim insanla her şeyimi paylaşmayı severim. Benim her şeyimi bilmesini benimde onunkileri bilmem çok hoşuma gider. Bunlar insana güven verir, dostluğun, arkadaşlığın ve sevginin temellerini sağlamlaştırır bence.
Uzun zaman hep aynı şeyler insanı sıkar, bunaltır. Sevgiden ve aynı aşırı ilgiden sıkılan insanlarda vardır.
Sevgiden sıkılmak, genellikle sevginin bitmesi ve paylaşılacak bir şeylerin kalmamış olmasının sonucunda beliren bir histir bence.
Günlük Hayatın fazlasıyla rutinleşmesi bu olayda oldukça etkilidir. Her gün aynı şeyleri yaşamak zor gelir ve bunaltır insanı.
Bir insana olan aşırı ilgi ve sevgi, o insanı bunaltır ve sıkar. Değişiklik ister o insan, bir süre yalnız kalmak ister bazen.
Aslında sevgiden sıkılmak mümkün değildir, çünkü sevilen insan adı üzerinde seviliyordur.
Her yönüyle, son derece çok sevilen bir insanın, karşısındakinin sevgisinden sıkılması söz konusu olamaz, olsa olsa kişiden sıkılması söz konusu olabilir.
Arkadaşı tarafından çok sevilen bir kişinin hissettiği, sevgiden sıkılmak değil sevgi yumağı olmaktan sıkılmaktır.
Sıkılmak bile değildir hissettiği, bunalmaktan korkmaktır.
Kendisine her gün devamlı sunulan, hissettirilen güzel duygunun, aşırı ilgi ve sevginin onu bunaltmasıdır.
Her gün konuşmak, beraber olmak ve her zaman onu görmek, bu güzel ilişkiyi yıpratır.
Hatta başka hiçbir neden olmadan, sırf bu yüzünden birbirini terk eder insanlar vardır.
Korktukları için "nasılsa bitecek, bari ben bitireyim" düşüncesindeki kişinin yapacağı şeydir bu.
Oysa sevmek vardır hep. Sadece bir kelime gibi görünen sevmek kelimesinin aslında ne olduğunu bilen kişi sabrederek, sonuna kadar mutluca yaşamasını bilendir.
Sevgiden korkmamak, ama tedbiri de elden bırakmamak gerekir.
Dostluk ve arkadaşlıklarda; zor anlar, zor zamanlar hep olur, sevgi burada zor zamanları aşmaya zorlar insanı.
Birbirini seven ve güvenen gerçek dost ve arkadaşlıkta, yerine göre hoşgörülü olmakta gerekir.
İnsan aşırı ilgi ve sevgiden bir ara bunalıp sıkılabilir. Bunun sonucu; dost ve arkadaşını bir kalemde silip atmak olmamalıdır.
Ben, çok sevdiğim bir arkadaşımı kaybettiğim gün, İskandinav atasözündeki 40 mum yüreğimde yanmaya başlar ve hiç birisi sönmez.
Çok sevdiğiniz birisine, “Seni seviyorum” diyememek, ne kadar zordur bilir misiniz?
Sevgili okurlarım, kadınlar kimsenin sevgisiyle bunalmak istemezler. Zaten bunalıyorlarsa, o kişiye karşı bir şey hissetmiyorlar demektir. Ne zaman ne yapacakları da hiç belli olmaz. Erkek nasıl davranırsa davransın bir yanlışlık bulurlar yinede.
Sevgi ve ilgiden sıkılmak yerine; onun, gerçek dost ve arkadaşlığın kıymetini bilmek gerekir bence.
M. Yahya EFE
***
Mercidâbık Meydan Savaşı
Sultan Selim Cülusunda Salâ dedi de yürüdü
Gidelim Mısır’a doğru yola dedi de yürüdü - Bahşi
Sevgili okurlarım, öyle bir milletin fertleriyiz ki, ne kadar övünsek azdır.
Orta Asya’dan dört bir yana yayılan ecdadımız gittikleri yerlere medeniyetler götürerek insan zekâsının gelişmesinde büyük rol oynamışlardır.
Milletlerin tarihleri zaferlerle süslenir. 492. yıldönümünü kutlayacağımız Mercidabık Meydan Savaşı da, Yavuz Sultan Selim’in ününe ün katan ve Türk tarihini süsleyen en önemli zaferlerden biridir.
Bu nedenle 24 Ağustos, tarihimize önemli bir zafer sayfası eklemiştir.
Ağustos ayı ise, Türk tarihinde zafer ve meydan savaşlarının ayıdır.
24 Ağustos 1071 de Malazgirt’te Alpaslan’ın orduları Bizanslıları dağıtıyor, 445 yıl sonra Yavuz Sultan Selim, Mercidabık Zaferi’ni kazanarak, Mısır kapılarına atını sürüyor.
10 yıl sonra, 28 Ağustos 1526’da Avrupa’nın göbeğinde Mohaç Savaşı kazanılıyor.
26 Ağustos 1922 de Mustafa Kemal Paşa kumandasında ki Türk Ordusu düşmanı denize döküyor.
Bu nedenle, 24 – 30 Ağustos arası bir “Zafer Haftası” olarak kutlanmalı, halkımıza ve gençlerimize bu savaşların önemi iyice anlatılmalıdır..
Bilen var mı yok mu bilmiyoruz ama 30 Ağustos’u anarken, zaferle sonuçlandırdığımız savaşlarımızda 50 milyona yakın şehit verdiğimizin bilinmesi de lazımdır.
Bu nedenle milletimizin özü olan ordumuza sahip çıkmalıyız, övünmeliyiz ve ona karşı olanlarla mücadele etmeliyiz.
Mercidabık Meydan Savaşı da, Türkün gücünü, Türkün direnişini dile getiren ve hepsi aynı ülküye dayanan bu zaferlerden biridir.
Milli tarihimizde büyük bir önem taşıyan ve Anadolu’nun Türklere vatan olmasını sağlayan, Mercidabık Meydan Savaşı, Yavuz Sultan Selim’in ününe ün katan ve Türk Tarihini süsleyen en önemli zaferlerden biridir.
Bu nedenle 24 Ağustos, tarihimize önemli bir zafer sayfası eklemiştir.
Bu zaferle; halifelik Osmanlılara geçmiş, Mısır ve Hicaz yolu Osmanlılara açılmıştır.
Bu zaferle Anadolu’nun Türkler vatan olması sağlanmış, Yıldırım Beyazıt’tan bu yana, Anadolu’da kurulmasına çalışılan, Türk birlik ve hâkimiyeti kurularak, bugünlere kadar gelinmiştir.
Yavuz Sultan Selim bu zaferden sonra, Hama, Humus, Halep ve Şam gibi Suriye’nin en önemli kentlerini Osmanlı topraklarına katmıştır. Böylece Mercidabık Zaferi, Osmanlı Devletine bir darbede Suriye, Lübnan, Filistin ve Ürdün’ü kazandırmış oluyordu.
Mercidabık Zaferi’nin 492. yıldönümünü idrak ettiğimiz şu günlerde, Türk Milletinin bir parçası olarak heyecanımızı dile getirmeliyiz.
Genç nesle milli hislerin aşılanması ve milli bir birlik teşkil etmesi için bu tarihi günleri sık sık tekrarlayarak onun iman gücünü kuvvetlendirmeliyiz.
Ne mutlu bu zaferi kazanan mübârek orduya. Ne mutlu bu ordunun eşsiz kumandanına.
Bu büyük zaferin yıldönümü kutlu olsun.
“Yürekler hangi örste, bu su veren usta kim
Fecre bayrak açmışlar, dört bucak yedi iklim.
Ayağa kalk aslanım, hazır ol, selama dur
Mercidabık’tan geçti Yavuz Han Sultan Selim.”
***
Mutluluk gönülden vermektir
Sevgili okurlarým, dünkü yazýmda “paylaþmak hayattýr” demiþtim. Hayatta paylaþýlan ve yaþanan güzel þeyler ise, insaný mutlu eder.
Ýnsan kalbi hayatý boyunca mutluluðun peþinde koþarak, hep bir arayýþ içinde olmuþtur.
Ýnsanlar, mutluluða ulaþmak için sahip olmak istediklerinin hayalini kurar ve bu hedeflere ulaþtýðý zaman da mutlu olacaðýný zannederler.
Burada çok önemli bir konuyu gözden kaçýrmamak gerekir. Mutlu olmak ile sevinmek arasýnda fark vardýr.
Bazen düþünüyorum da; mutlu olmayý beklemek yerine, mutlu olmayý bilmek gerekir.
Mutlu olabilmemiz için de, hayal kurmamýz gerekiyor.
Hayal kurma ise, hayatýmýzda önemlidir.
Ama hayal kurmamýz her zaman bizi mutlu etmez.
Kimimiz parada ararýz mutluluðu, kimimiz sevgilide. Kimimiz ailemizde, kimimiz saðlýkta.
Aslýnda sevgidir mutluluk, karþýlýksýz ve çýkarsýz sevgidir.
Aþktýr bazen de, birine yürekten baðlanmaktýr. Sevilmeden de sevebilmektir mutluluk.
Sevdiklerin bir gün hayatýndan gitmeden kýymetini bilmektir. Seni, “senin sevgini seviyorum” diyebilmektir mutluluk.Nekadarmutlu nekadar sevgi dolu olursak, çevremiz de bu mutluluktan sevgiden payýný alacak diye düþünüyorum.
Mutluluk; içten söylenen “seni seviyorum” demektir.
Mutluluk; iyi bir arkadaþ, iyi bir dost veya iyi bir sevgili olabilmektir.
Mutluluk; onu deli gibi severken onunda sizi sevdiðinizi bilmektir.
Mutluluk; onun iyi olduðunu bilmektir. Onun size verdiði deðerdir.
Mutluluk insanýn içinde baþlar. Çünkü mutluluk içten, özden ve gönülden verebilme yetisini kazanmakla baþlar.
Ýnsanlarýn çoðu neden mutsuz, en azýndan mutlu deðiller?
Vermeden almayý, ya da önce alýp sonra vermeyi düþündükleri için mutsuzlar.
Gerçek armaðan olan sevgi ve ilginin yanýnda, en pahalý mücevher bile ucuz kalýr.
Sevgili okurlarým, sevdiklerinize zamanýnýzý verin, dikkatinizi verin, ilginizi verin, bilginizi verin ve onlara deðer veriniz.
Yüreðinizdeki armaðanlarý verin, sevginizi, anlayýþýnýzý, neþenizi, þefkatinizi ve affediciliðinizi veriniz. Çünkü çevremizde birçok mutsuz insan var.
Mutluluðun resmi yoktur, mutluluk aný yaþamaktýr.
Ýnsan her þekilde ve her ortamda mutlu olmayý bilmeli. Ýnsanýn sevdiklerinin yanýnda olmasý en büyük mutluluktur bence. Bana sevgiyle bakan iki ela göz, benim için mutluluktur.
Mutluluk; her þeyden kopup hayattan býktýðýnýz anda, size güzel günleri hatýrlatan ve size kanat gererek, sizi yalnýz býrakmayan bir Kanatsýz Meleðe sahip olmaktýr.
Hayatýmýzdaki o önemsiz sandýðýmýz küçücük ayrýntýlarýn farkýna varmaktýr mutluluk. Mutluluk ayrýntýlarda gizlidir. Ayrýntýlarda hayatýn içindedir. Hayatýn her günü insana yeni bir þeyler öðretir.
Peki, bugün ne öðretti, bugün ne öðrendin söyle bizimle paylaþ biz de öðrenelim böylece hayat tecrübemiz artsýn derseniz.
“Mutlu olmayý beklemek yerine, mutlu olmayý bilmek gerekir. Mutluluk gönülden vermektir.” bunu öðrendim.
Tarihte Türkler Hakkında Söylenenler
Sevgili okurlarım, bugün 20 Ağustos. Ağustos ayı, Türk tarihinde zafer ve meydan savaşlarının ayıdır.
Bugünkü yazımda sizlere, tarihte Türkler hakkında söylenmiş olan övgü dolu sözlerden örnekler vermek istiyorum.
“İnsanları yücelten iki büyük meziyet vardır: Erkeğin cesur kadının namuslu olması. Bu iki meziyetin yanında hem erkeği, hem kadını şereflendiren bir meziyet vardır. İcabında tereddütsüz canını feda edebilecek kadar vatanına bağlı olmak. İşte Türkler bu meziyetlere ve fazilete sahip kahramanlardır. Bundan dolayıdır ki Türkler öldürülebilir, lakin mağlup edilemezler “ - (Fransız İmparatoru Napolyon Bonaparte)
“Türklerden bahsediyorum. Düşmanına saldırırken amansız bir kasırgaya, korkunç bir denize ve insafsız bir yıldırıma benzeyen Türk; dost yanında ve silahsız düşman karşısında bir seher yelidir, berrak bir göldür. Gönül açan bu yeli yıldırma, göz kamaştıran bu gölü coşkun bir denize çevirmek tabiatı da inciten bir gaflet olur.” – (Tasso / İtalyan Şair)
“Bütün milletler arasında en namuslu ve dostluk kurmada tereddüt edilmeyecek olan yalnızca Türklerdir. Henüz yabancı tesiri altında kalmamış olan bir köye gidecek olursanız; gerçek misafirperverliğin ne demek olduğunu orada görüp öğrenirsiniz.”- (William Martin)
“Irk ve millet olarak Türkler, bence geniş imparatorluklar içinde yaşayan kavimlerin en asili ve başta gelenedir. Dini, sosyal ve örfi faziletleri, tarafsız kimseler için birer takdir ve hayranlık kaynağıdır.” – (Lamartine / Fransız Yazar, şair ve Devlet adamı)
“Türklerin yalnız sonsuz bir cesareti değil, iradeleri sersemleştiren bir sihirbaz zekası vardır. İşte Türk, bu zekâsıyla zafer kazanır, uygarlıklar yaratır ve insanlık dünyasında en şerefli hizmeti başarır. Zaten Avrupa’nın yarısını yüzyıllarca boyunduruk altına almak başka türlü mümkün olamazdı. – (Çarnayev, Rus Komutan)
“Dünyada, Türklerden başka hiçbir ordu bu kadar süre ayakta duramaz. Türklerden başka dini ve vatanı uğruna canını vermeye hazır asker yoktur.” – (Hamilton)
“Silahlı milletin en canlı örneği Türklerdir. Bu diyar köylüsünün orak, kâtibinin kalem ve hatta kadınlarının etek tutuşunda silaha sarılmış bir pençe kıvraklığı vardır. Türk ata biner gibi oturur, keşfe yollanan asker gibi uyanık yürür.” - (Moltke)
“Türkler bir ırk ve bir millet olarak yeryüzünün en şerefli insanlarıdır.” – (La Martine)
“Kılıcı insafsız bir beceriyle kullanan Türk'ün eli, yendiği insanların yarasını sarmakta da ustadır.” - (Lord Byron)
“Türk kadınlarının en büyük süsü Türk oluşlarıdır. Onlar süslenmek için elmas veya zümrüt takınmıyorlar, belki üzerlerinde taşıdıkları o taşları süslemiş ve kıymetlendirmiş oluyorlar. Çünkü her Türk kadını canlı bir inci ve paha biçilmez bir pırlantadır. – (Lady Mary Wortley Montagu)
“Türkler kahramandırlar. Dostlarına zarar vermezler. Fakat kazanç getirirler.”- (Comenius, Çek Bilgini)
“Türklerin biricik sevdikleri şey hak ve hakikattir. Ve hiçbir haksızlık yapmadıkları halde haksızlığa uğramışlardır.” – (William Pitt, İngiliz Devlet Adamı)
“Türkler kahramandırlar, dostlarına zarar vermezler. Yüce Türk milleti tuttuğu eli bırakmaz, sözünden dönmez, iyi ve kötü günlerde dostundan ayrılmaz. Böyle bir ulusla el ele vermek yeryüzünde her zorluğu yenmek için sonsuz bir güç ve yetenek kazanmak demektir.” – (Comenius, Çek Bilgini)
“Türk askeri cesurdur. Anavatanını sever ve onun için gerekirse çekinmeden canını feda eder.” – (Albert Einstein)
“Türkler devlet yıkmakta ve devlet kurmakta birinci sınıf ustadır. Ülkeleri değil kıtaları altüst etmişler ve korkunç saldırışlar arasında sarsılması hiç de kolay olmayan egemenliklerini yaratmışlardır. Tarih Türklerden çok şey öğrendi. Onların elinden çıkma öyle eserler vardır ki uygarlık için birer süs olmaktadır.” Hammer)
Paylaşmak hayattır
Sevgili okurlarım, insan her şeyi her zaman birileriyle paylaşmak isteyebilir mi?
İstemez her zaman, ama bugün içimden her şeyi paylaşmak geçiyor.
Her şeyi yazmak istiyorum, o kadar doluyum ki anlatmak için içimdeki her şeyi herkesle paylaşmak istiyorum sanki.
Şu fani dünyada hayatımızı anlamlı ve değerli kılan paylaşmaktan daha güzel bir mutluluk var mı?
Zorlukları aşmak, acılara dayanabilmek paylaşmakla mümkündür.
Sevinçler ve güzellikler paylaştıkça büyür.
Başarılarımıza, mutlu günlerimize sevdiklerimizin, dost ve arkadaşlarımızın katılmadığını, o güzel ve mutlu günümüzü bizimle paylaşmadığını, o gün tek başımıza olduğumuzu düşünelim.
İnsan düşünmek bile istemiyor.
Paylaşmayan insan açgözlü ve cimridir. Dostu yoktur ya da yok denecek kadar azdır. Dostu arkadaşı; parası, malı ve mülküdür.
Çocukluğumdan beri paylaşmayı hep sevmişimdir. Belki de hayata gönül gözüyle baktığım ve içimdeki çocuğu hep yaşadığım için böyleydim.
Ama zamanla fark ettim ki bazı paylaşımlar acı verebiliyor.
Siz, siz olun insani değerlerinizi öldürmeyin!
İnsan bir makine değildir. Ağlamaksa ağlamak, gülmekse gülmek, hüzünlenmekse hüzünlenmek, sevmekse sevmek, duygusuyla, merhametiyle, sevgisiyle insandır.
Sevinci, kederi, acıları paylaşabiliyorsak, bizler paylaşmanın bilincine varmış ve gerçek dost olabilmişizdir.
Hayatımıza o kadar çok karmaşa ve ucuz değerler girdi ki, her gün biraz daha karmaşa içinde paylaşmayı bilmiyor, yaşamın farkına varmadan kaybolup gidiyoruz.
O kadar çok yarım kalan sevgi var ki, bu karmaşadan sevgileri bile yaşayamıyoruz, paylaşamıyoruz.
Dostluklar bile sahte ve çıkar ilişkilerinden öteye geçmiyor.
Farkında mısınız? Ne kadar çok özlüyoruz doğal dostlukları ve sevgileri.
Gerçekten dost olabiliyor muyuz insanlara, çıkarsız sevebiliyor muyuz insanları?
Neden hep yalnızlığı seçiyoruz çoğunlukla, neden hep bunaldığımızı sanıp bizi seven insanlardan kaçıyoruz?
Bu korku bu kaçış niye?
Bu kaçışla, sevgileri gerçek dostlukları öldürmüyor muyuz?
Sevgidir insanı yücelten, insanın yaşamına anlam ve derinlik kazandıran. Sevmeyenler ve sevemeyenler ot gibi yaşayıp, ot gibi gidenlerdir.
Günümüzde sevgisiz bir dünyada sevmeyi bilen duyarlı dostlara selam, bilmeyenlere de sözüm yok.
Ben bugün biraz olumsuzum her halde, sonucu acaba mutsuzluğa mı getirmek istiyorum.
İnsan olumsuzluğu kendi davet eder. Düşünce gücüyle olumsuzluk ve bunu gidermek de insanın kendisine kalıyor. Çünkü hayat yaşamaya değer.
Ama yine de içimdeki çocuğu yaşayarak acaba diyorum. Paylaşmak kadar güzel bir şey var mı acaba?
Sevgileri paylaşmak, mutluluğu paylaşmak, acıları paylaşmak, akıllı insanların işidir.
Paylaşmak hayattır.
M. Yahya EFE
***
Eli kanlı alçak teröristler
Sevgili okurlarım, Türkiye’de yaşayan insanlar olarak terör kelimesinin anlamını az çok biliyoruz ve her gün Türkiye’yi yasa boğan bir acı haberle karşılaşıyoruz.
Dünyadaki en acımasız terör eylemlerinde bile böylesine alçaklık sergilenmiyor.
Terörün amacı; insanları sindirmek, korkutmak ve sosyal hayatlarını bitirerek onları ruhsuz birer varlık haline getirmektir.
Türk Ulusuna savaş ilan etmiş düşmanlarımızın ve onların kuklaları olan bu alçak teröristlerin emellerine ulaşmaları asla söz konusu olamayacaktır. ...
Bu kanlı örgütü Türkü, Kürdü, Çerkez’i ile bu ülkenin bütün vatandaşları çok iyi biliyor.
Çünkü bu kanlı örgüt Güneydoğu'da, sivil insanların yoğun bulundukları kent merkezlerinde, çarşılarda halkın arasında patlattıkları bombalarla binlerce insanın feci şekilde ölümüne yol açmıştır.
Bebeklerin hamile kadınların parçalanmış cesetlerini televizyon ekranlarında seyrederken, elebaşılar piyonlarını kutladılar mı acaba?
O piyonlar ki, anaları babaları, ölenlerin vergilerinden kesilen paralarla banka önlerinde birbirini eziyor.
Her biri yeşil kart alabilmek için türlü taklalar atıyor.
İşte bu piyonlar sözüm ona dava ile kandırılıyor, elebaşılar ise Avrupa da ve Türkiye’de fildişi kulelerinde keyif çatıyor.
Bu PKK’lı hainlerin Erzincan’da askeri araç geçerken uzaktan kumanda ile patlattıkları mayın tuzağında dokuz şehit daha verdik.
Eli kanlı terör örgütünün bu alçakça mayın tuzağı, yurt genelinde büyük öfke uyandırdı.
Alçak teröristler, ne oldu şimdi?
Masum insanların parçalanmış cesetleri size eylemi başarılımı kıldı?
Milyonlarca beddua almak siz, şereften haysiyetten yoksunlara zevk mi verdi?
Böylesine sinsi ve alçak saldırılarla katliamlar yaparak ses getirmek ise, sizin hayvanlardan bile daha aşağı olduğunuzu gösteriyor.
Sevgili okurlarım, devletine karşı ayaklanan, kendi askerini arkadan vuran bir terörist öldürüldüğünde, cenazesinin herhangi bir Türk vatandaşı gibi ailesine teslim edilmesi baştan beri yanlış bir uygulamadır.
Çünkü güvenlik güçleriyle girdiği çatışmada öldürülen teröristlerin cenazesi toprağa verilirken, cenaze PKK ve Öcalan sloganları ile karşılanıyor.
Jandarma ve polisin geniş güvenlik önlemi aldığı yürüyüşler sırasında, önlerde kadın ve çocukların yoğunlukta olduğu kalabalık, “Öcalan'sız dünyayı başınıza yıkarız”, “Dişe diş kana kan”, “Yaşasın Apo”, “Gerilla vuruyor, Kürdistan'ı kuruyor” sloganlarını attıklarını gazetelerden okuyoruz.
Bir devlet, kendisine başkaldıran silahlı bir terör örgütü üyesini istediği gibi imha etme hakkına sahiptir.
Kendi şehitlerinin cenazelerine sahiplenmeleri engellenen Türk milletinden, alçak teröristlerin cenaze törenlerine katılmaları istenemez.
Ne olursa olsun terör denilen yarayla yaşamımızı kabul ettiremeyiz. Biz onu kabullendikçe, o içimize işleyecek ve ruhumuzu esir alacaktır.
Eli kanlı alçak teröristler şunu akıllarına koysunlar; vatanını ve ülkesini canından üstün tutan ve bu uğurda severek şehit olan güvenlik güçlerimiz, terörle mücadelesini kararlılıkla sürdürecektir.
M. Yahya EFE
***
Kredi Kartı Çılgınlığı
Sevgili okurlarım, çağdaş bir ödeme aracı olan bankaların kredi kartları her geçen gün ülkemizde yaygınlaşıyor.
Fakat yanlış kullanma alışkanlığımız sayesinde, kazancımızdan daha çok harcıyor ve sonra devlet baba bizi kurtar diye yalvarıyoruz.
Türkiye'de kredi kart kullanımının önemli ölçüde yayılması ve borçlanan insanların yaşadığı ciddi sorunlar, her geçen gün artmaktadır.
Bankalar, köşe başlarını ve kaldırımları tutmuşlar. Gelene geçene kredi kartı dağıtıyorlar.
Türkiye'deki bu kredi kartı çılgınlığına uluslararası pencereden "Kriz kapıda" yorumu yapıldı.
Ülkemizde yaşanan kredi kartı çılgınlığı ve kart borçlusunun sorunları, ABD'nin saygın gazetelerinden New York Times'a da haber oldu.
Türkiye'de kredi kart borçları, her geçen gün artarak 18 milyar dolara ulaşmıştır.
Ülkemizde kredi kartı borcu yüzünden son iki yılda 41 kişinin canına kıydığını, 40 bin dolarlık kart borcu yüzünden 37 yaşındaki polisin sokak ortasında intihar ettiğini gazete haberlerinden okuduk.
Ankara Ticaret Odası'nın (ATO) "Plastikleşen Hayatlar Raporu"na göre, kredi kartı borcunu ödeyemeyen vatandaşlar ev, araba, arsa satıyor, boşanıyor, ülkeyi terk ediyor, kimlik değiştiriyor.
Halkın alım gücünde bir değişiklik olmamasına rağmen, kredi kartı kullanımında patlama yaşandığına göre, ülkede bir kredi kartı krizi ile karşı karşıyayız demektir.
Kredi kartı işi, bankalar için kârlıdır.
Fakat bu kredi kartı çılgınlığı, vatandaş için adeta bir “borç tuzağıdır.”
Bankaların kara listesinin büyüdüğüne de dikkat çekilen raporda, Merkez Bankası'nın verilerine göre 46 bin 827'si kredi kartı borçluları olmak üzere 56.4 bin kişinin "kara liste"ye alındığı kaydediliyor.
Eskiden çocukluğumuzda borçlanmanın hoş karşılanmadığı ülkemizde, bugün kredi kartlarının hızla yayılmasıyla, “borç yiğidin kamçısıdır” der gibi bir kültür değişimi yaşanıyor sanki.
Durum böyle devam ederse, bir kredi kartı krizi ile karşı karşıyayız demektir.
New York Times gazetesi, Türkiye’de kredi kart sayısının 38 milyon üzerine çıkarken büyüyen borçlar nedeniyle yaşanan trajedilere de örnekler vererek dikkat çekti.
Gazete, uzmanlara dayanarak Türkiye ve Çin gibi ülkelerde 2003 yılında Güney Kore’de yaşanan "ulusal krize" benzer bir tehlikenin bulunduğu uyarısını yaptı.
Krizin en büyük nedenlerinden birisi, geçmişte bankaların tüketicinin talebi olmaksızın kart dağıtmasıdır. Hala yanlış kart dağıtımı yapılıyor.
Hala banka önlerinde, köşe başlarında kart pazarlaması yapılarak, kredi kartı çılgınlığı devam ediyor. Dünyanın hiçbir yerinde sokakta kart dağıtan bankaların olduğu başka bir ülke yoktur.
Türkiye’de bankaların bu kart pazarlaması türü, belki şekil olarak değil ama içerik olarak yanlış. Çünkü bu yöntemde tüketicinin yeterince bilgilendirilmesinin olanağı yok.
5464 sayılı yasanın geçici maddesinden yararlanan kişiler, kredi kartı borçlarının taksitlendirilmesi için başvuruda bulundu.
Buna rağmen çok daha fazla kişi bu yasadan yararlanamadığı için, kart krizi geçmedi.
Kredi kartı çılgınlığı nedeniyle, kart krizi artarak devam edeceğe benziyor. Kredi kartını bilinçsizce kullanıp, sonra devletten medet umanların hiçbir haklı gerekçeleri yoktur.
Güney Kore’de yaşanan "ulusal krize" benzer bir tehlike, inşallah ülkemizde yaşanmaz.
Krizin yaşanmaması ve önlenmesi için, kredi kartı çılgınlığına son verelim.
M. Yahya EFE
***
Vatandaşlık bilinci
Sevgili okurlarım, daha önceki bir yazımda da belirtmiştim. Türkiye Cumhuriyeti üç korku temelinde kurulmuştur. Bunlar:
1. İrtica ve anti laik düşünceler,
2- Ayrılıkçı hareketler,
3- Komünizm ve sosyalizm korkusu.
Bu üç korku, Cumhuriyetin başlangıcından bu yana, değişen konjoktürlere göre değişen oranlarda hep belirleyici ve etkili olmuştur.
Bazen birisi, bazen de diğeri öne çıkmış, bazen de üçü birden etkili olmuştur.
Bunlardan üçüncüsünün günümüzde pek etkinliği kalmamıştır.
Diğer iki sorun ise hâlâ etkinliğini sürdürmektedir.
Türkiye Cumhuriyetinde geçen 85 yıla rağmen, hâlâ günümüzde irtica tehlikesinden bahsedilmektedir.
Bugün Türk vatandaşlarının bir bölümü, hâlâ Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı olmak yerine, “padişahım çok yaşa” demek istiyorlarsa, halifenin veya padişahın kulları olmaya özen gösteriyorsa, ülkede düşünmemiz gereken ciddi bir durum var demektir.
İrtica var demektir.
Rejim tehlikede demektir.
Vatandaşlarımızın bir bölümü; hâlâ Türk vatandaşı olma yerine, padişahın kulu olmayı bilincine yerleştirmişse, ülkede irtica var demektir.
Bugün Türkiye Cumhuriyeti’ni bilinç ve güç anlamında koruyabilecek tek kurum, Türk Silahlı Kuvvetleri’dir.
Türkiye’de rejimin bekçisi, vatandaşlık bilincidir diyebildiğimiz zaman, ülkede irtica tehlikesi ortadan kalkar.
Atatürk, Hilafeti kaldırarak, tekke ve zaviyeleri kapatarak Türk Milletini kara taassuba iten her türlü gericiliğe karşı bir mücadele başlatmıştı.
Bu nedenle, gericiler tarafından Atatürk’ün anısına yapılan çirkin saldırılarla şekillenen, Atatürk düşmanlığı yeni bir olgu değildir.
Gericiler, Atatürk’e karşı 1926 yılında suikast teşebbüsünde bulunmuşlar, ancak muvaffak olamamışlardı.
Atatürk bu suikast girişiminin kendi kişiliğinden çok, Cumhuriyet rejimine ve onun dayandığı ilkelere karşı olduğunu vurgulamış; Türk halkına şu demeci vererek, ona olan güvenini belirtmiştir:
“Benim naçiz vücudum bir gün elbet toprak olacaktır, fakat Türkiye Cumhuriyeti ilelebet payidar kalacaktır.”
Türkiye Cumhuriyeti’nin ilelebet payidar kalabilmesi, Türkiye Cumhuriyeti vatandaşlığı bilincinin, tüm vatandaşlarımızın bilincine yerleşmesiyle sağlanır.
Bu memleket hepimizin, Türkiye Cumhuriyeti vatandaşlık bilincine sahip olan herkesi düşünmeye davet ediyorum.
Toplumumuzda genel olarak Türkiye Cumhuriyeti vatandaşlığı bilincinin tam olarak gelişmesiyle, irtica sorunu temelden çözülür.
“Ne mutlu Türküm diyene” diyen vatanseverlerin bu memleketi geleceğe, aydınlığa taşıma vakti geldi de geçiyor.
Son dönemde açıkça görülen Atatürk düşmanlığı ve irtica tehlikesi karşısında, millet olarak yapmamız gereken, her zamankinden daha fazla onun kurduğu Cumhuriyet´e sarılmak, hedeflerine ulaşmak için daha fazla çalışmak ve vatandaşlık bilincine sahip olarak, onurlu bir millet olmanın gereklerini yerine getirmektir.
M. Yahya EFE
***
Gereksiz diyenlere, yazıklar olsun
Sevgili okurlarım, elmayı armudu taşladık şimdide araç taşlamaya başladık (!)
Bu ülkede ona gelinceye kadar konuşulması gereken bu kadar sorun varken, günlerden beri Genelkurmay Başkanımızın, emekli olunca bineceği zırhlı araç tartışılmaya başlandı.
Bu konuda ağzı olan konuşuyor.
Sana ne kardeşim, Genelkurmay Başkanımızın bineceği araçtan. Senin ne üstüne vazife, densizliği bırak, sen kendi işine bak.
Genelkurmay Başkanımız korunmasın mı?
Ölsün mü?
Neyin peşindesiniz, ne demek istiyorsunuz?
Genelkurmay başkanımıza gelinceye kadar, kimlerin altında ne resmi araçlar var, siz önce onu araştırın.
Bakanlıklarda, genel müdürlüklerde, valiliklerde, belediye başkanlıklarında, hatta il müdürlüklerinde ki araç saltanatlarına bir bakın, önce onu araştırın.
Resmi araçları babalarının malı gibi kullananları görün, nasıl bir saltanat sürdüklerini araştırın.
Bu ülkede her şeyi bitirdik, Genelkurmay başkanımıza tahsis edilen zırhlı arcı, dilimize dolayarak, dedikodu ederek yazıp çiziyoruz.
Çok ayıp.
Zırhlı araç tahsis edilen kişi, Türk Silahlı Kuvvetlerimizin başındaki komutandır.
Bu değerli komutanımız emekli olunca, onu korumak için zırhlı araç verilmesin mi?
Öldürsünler, yok etsinler mi? Bunu mu istiyorsunuz?
Zırhlı araç vermeseler ve Allah korusun başına bir şey gelse, bu sefer paşamızı niye korumadınız, niye zırhlı araç vermediniz diye yazacaktınız.
Anlamak mümkün değil, nedir bu asker düşmanlığı?
Aklımıza geleni yazarak gereksiz ve yersiz eleştirilerle, Türk halkının göz bebeği olan kahraman ordumuzu yıpratmaya çalışmayalım.
Yaptığı amansız mücadele nedeniyle, terör örgütlerinin hedefinde olan Büyükanıt Paşa, Ergenekon operasyonunun önünü açan tavrı nedeniyle de, derin çevrelerin de hedefi haline geldi.
Ergenekon Terör Örgütü’nde koruma planları çıkan ve suikast planlandığı belirlenen Org. Büyükanıt’ın emekli olduktan sonra böylesine bir tehditle karşı karşıya kalabileceği ve bu nedenle bombadan bile etkilenmeyen bu aracı seçmiş olabileceği doğal değil mi?
Türkiye, geçmişte kritik görevlerde yer alıp sonra emekli olunca suikaste kurban giden çok kişi gördü, bilmeyenler varsa araştırsın.
Bu arabadan ülkemizde birçok medya patronunda var. Onlara gerekli de terör örgütünün boy hedefi olan bir paşaya bu araç gerekli değil mi?
O; gözünde vatanını, gönlünde Atatürk ilke ve inkılâplarını taşıyabilen, dinini vicdanında saklayan, demokrasinin gelişmesinde katkıları olan, ülkesini düşünen bir paşa. Şimdi de ülkesi onu düşünüyor.
Herkes haddini bilecek, doğru oturup doğru konuşacak ve doğru yazacak.
Genelkurmay başkanımıza, korunması için zırhlı araç tahsisinde, hükümete bu kadar yüklenmenin de anlamı yok.
Türk halkı sizi affetmez sonra.
Bu araca, gereksiz diyenlere yazıklar olsun!..
***
Bodrum’dan sevgilerle
Sevgili okurlarım, Bodrum, her yıl binlerce yerli ve yabancı turistin akınına uğrayan bir cennet köşemiz.
Burada deniz kenarında güneşlenirken temiz havayı ciğerlerinize çekerek derin nefes alıp vermek kadar güzel bir şey yoktur.
Tatil ise güzel bir şey, soğuk kış günlerinin bitmez tükenmez hayalidir.
Alabildiğine geniş kumsallarda güneşlenmek, masmavi sularda serinlemek, ılık rüzgârlı mehtaplı gecelerde dostlarla birlikte olmak...
Tatil hepimiz için dinlenme, heyecan ve coşkudur. Yeniliklere, güzelliklere açılan önemli bir zaman dilimidir.
Tatilini, Türkiye’nin en güzel tatil beldelerinden birisi olan turizm cenneti Bodrum’da geçirenler için bir başka güzel oluyor tatil.
Bodrum’da, ev yapımı yemeklerin sunulduğu küçük ve sıcak mekânlar, deniz ürünlerine doyacağınız balıkçılar ve hepsinin yanında enfes bir Ege manzarası ruhunuzu dinlendiriyor ve sizlere huzur veriyor.
Buradaki birçok restoranda muz ağaçları, palmiyeler ve Ege mavisi, oldukça güzel bir dekor oluşturuyor.
Bazı restoranlarda Çin mutfağının yanı sıra Meksika mutfağına da yer verilmiş.
Etrafı çiçek ve ağaçlarla, üstü ahşap kaplı, botanik bahçe içerisinde, odun fırınında lahmacun ve pide çeşitleri, yöresel mezeler yanında her türlü et çeşitlerini bulabileceğiniz nezih mekânlar da var.
Bodrum gerçekten turizm cenneti bir yer.
Bodrum’da geçen Mayıs ayı başında hizmete giren yolcu gemisinin seferlere başlaması, Yunanistan iskelesi ile Turgutreis ve Yalıkavak yeni gümrük kapılarının açılması, turizme canlılık getirmiş. Yunanistan’ın Rodos, Kilimli, İstanköy ve Leros Adaları’ndan Bodrum’a turist yağmaya başlamış.
Burada tatil demek, büyük ölçüde hayatınızın sınırlarını zorlayıp, yeni bir kişiliğe ve de yeni bir hayata adım atmayı düşlemeniz demektir.
Yaz tatilini salt bir eğlenme ve dinlenme zamanı olarak düşünmeyin. Tatil aynı zamanda bize sağlık ve güzellik olarak geri döner.
Çünkü tatil, sağlık ve güzellik için bulunmaz bir fırsattır. İyi değerlendirirseniz size altın tonlarında bir bronzluk, ipek gibi yumuşak ve pırıltılı bir ten, formda bir fizik ve enerjik bir vücut olarak geri dönecektir.
Yaz günlerinin verdiği rahatlık ve umursamazlık içinde yaz maceralarına kendinizi hazır hissedersiniz. Bulunduğunuz tatil yöresinin güzelliği sizi büyüler, en önemlisi burada kendi kendinizin efendisi olmanızdır. Tatilde olmanın verdiği rahatlık içinde biraz da ortamdan etkilenerek burada kendinizi bir aşk denizine bırakırsınız. Tatiliniz birdenbire renklenivermiştir.
Bazen tatil beldesi birdenbire sizin için bir masal ve hayal dünyasına dönüşür. Çünkü aynı beldede tatilini geçirmek için gelen sevdiğiniz insanla karşılaşırsınız, ona ulaşamamanız ise size duygulu anlar yaşatır. Onunla yaşadığınız güzellikleri, unutulmaz anıları düşünerek mutlu olmaya çalışırsınız. Onunla güzel, unutulmaz anılara sahip olmak da size mutluluk verir. Sonra çareyi onu düşünerek rahatlamak için Bodrum’un masmavi denizinde yüzmede ararsınız.
Sevgili okurlarım, tatil yapmak güzel bir şeydir. İmkânlarınız dâhilinde tatil yapın, doğal bir ortamda sessiz ve huzur içinde deniz kıyısında tatilin keyfini yaşayın.
Bodrum’dan sevgilerle.
***
Suriye’deki arazilerimiz
Sevgili okurlarım, Suriye Devlet Başkanı Beşar Esad, sürpriz bir şekilde tatilini geçirmek ve dinlenmek için eşi ve kızı ile birlikte Bodrum’a geldi.
Esad çiftini Bodrum hava alanında, Başbakan Erdoğan ve eşi Emine Erdoğan karşıladı.
Sayın Esad, Türkiye’ye ve Bodrum’a hoş geldiniz.
Esad’ın Erdoğan’la görüşmesinde, başta İran olmak üzere diğer bölgesel sorunların ele alındığı tahmin ediliyor.
Görüşmelerde, Türklerin Suriye’deki arazilerinin durumu da gündeme geldi mi acaba?
Suriye Devlet başkanı Başer Esad Türkiye’de iken, 42 yıldan beri çözüm bekleyen Türk vatandaşlarının Suriye’de bulunan arazilerinin durumunu gündeme getirmek isterim.
Bilindiği gibi 1966 yılında Suriye Hükümeti yaptığı yanlış bir uygulama ile Türk vatandaşlarının Suriye’de bulunan tüm arazilerini toprak reformuna tabi tutarak, kendi vatandaşlarına dağıtmış ve çoğununda tapusunu vermişti.
Suriye’nin kendi topraklarındaki Türk vatandaşlarına ait arazileri kamulaştırmaya başlamasından sonra, 17.10.1966 tarihli Resmi Gazete’de yayımlanan Bakanlar Kurulu kararı ile de, Suriyelilerin mallarına el konuldu.
Türk Bakanlar Kurulu da, Suriye’de zarar gören Türklerin bu mağduriyetini önlemek amacıyla, Suriye uyruklulara ait taşınır, taşınmaz, menkul ve gayrimenkul olmak üzere, tüm mallarına misilleme olarak el koymuş ve Türk vatandaşlarına belgeledikleri arazileri karşılığında 50 ile 100 dönüm arasında toprak kiralamıştı.
42 yıl aradan sonra, Başbakan Recap Tayyip Erdoğan ve Suriye Devlet Başkanı Beşar Esad’ın Nisan ayında Golan tepelerinin Suriye’ye geri verilmesi için yaptığı görüşmelerinde, kamuoyuna yansıyan toprak takası da, yeniden gündeme gelmişti.
Sorunun çözümü için Dışişleri Bakanlığı koordinatörlüğünde 5 kurumun katıldığı ortak çalışma gurubu kuruldu.
Milli Savunma Bakanlığı, Milli İstihbarat Teşkilatı (MİT), Maliye Bakanlığı’na bağlı Milli Emlak Genel Müdürlüğü, Tapu Kadastro Genel Müdürlüğü ve Dışişleri Bakanlığı’nın ortak yürüttüğü çalışma sonucu Suriyeli yetkililerle görüşmeler başlamıştı.
Suriye’nin Türkiye’de 15 bin 67 adet taşınmazı yani ev, arsa ve arazisi bulunuyor. Bunların toplam yüzölçümü 135 milyon 566 bin metrekare (135 bin dönüm). Buna karşılık Türklerin Suriye’de 2 milyon 284 bin 902 dönüm arazisi bulunuyor.
Ancak bugün için bu varlıkların 1 milyon 24 bin 261 dönümlük kısmı konusunda anlaşmaya varılıyor.
Suriye, 1960’lı yıllarda yaptığı toprak reformu ile Türklere ait arazileri, Suriyeli vatandaşlara dağıttı. Türkiye şimdi bu arazilerin geri alınıp Türk vatandaşlarına verilmesini talep ediyor.
Suriyelilerin Türkiye’de ki mal varlığı 10 milyar dolar civarında. Türklerin Suriye’de ki varlılarının tutarı ise 30-50 milyar dolar arasında olduğu tahmin ediliyor.
Görüşmeler anlaşmayla tamamlanırsa Türk vatandaşları bu takastan 20-40 milyar dolar arasında kazançla çıkacak.
42 yıldan beri çözülemeyen bu sorun, ne zaman çözüme kavuşacak?
Türkiye kendi vatandaşlarına kiraladığı Suriyelilere ait arazilerin her yıl fiyatını arttırarak, trilyonları Suriye adına bloke ediyor. Bunu yaparken kimi koruyor?
Türklerin Suriye’deki arazilerine, bir an önce çözüm getirilmelidir.
****
Herkes yargıya saygı göstersin
Sevgili okurlarım, "Rüzgâr eken fırtına biçermiş." Ülkemizde rüzgâr ekenler de fırtına biçmeye başladılar.
AKP hükümeti de rüzgâr ekmeye başlamıştı, yargı duvarına çarpınca duruldu. İnşallah bundan bir ders çıkarırlar.
Sadece hükümet değil, herkes bundan bir ders çıkarmalıdır.
AKP hakkındaki kapatma davası ve Türkiye’nin tanınan aydın ve bazı önemli isimlerinin gözaltına alındığı “Ergenekon” operasyonu konusunda, bu güne kadar ağzı olan konuştu ve eli kalem tutan birçok kişi yazıp çizdi.
Mevcut hukuki süreçlerle ilgili olarak çok fazla konuşulmaması gerektiğine inandığım için; bu süreçler devam ederken bu konularla ilgili çok fazla açıklama ve yorum yapmadım.
Sonuçta yargı bağımsızdır, Türk yargısına hepimizin güvenmesi gerekir. Başka çaremiz de yok.
Türkiye Cumhuriyeti bir hukuk devletidir. Hukuki süreçler başladığı zaman, başta siyasiler olmak üzere hepimize düşen en temel görev, bu hukuki süreci hiçbir şekilde etkilememek ve hukukun siyasallaşmasına imkân vermemek olmalıdır.
En önemli şey de budur. Hepimiz sonuçta yargıya güveniyoruz. Bu devletin en temel ilkesi de hukuk devleti olma ilkesidir.
Hukuk siyasallaşırsa o zaman da tuz kokar. O zaman hepimiz için çok kötü sonuçlar doğar.
İşlerine geldiği zaman “Yüce Türk Yargısına güveniyoruz” diye söze başlayanlar, bugün yargının verdiği kararlara saygı duymak bir yana yargıya saldırmak ve onu hedef tahtası haline getirmeye başladılar.
Bu yetmiyormuş gibi, TSK’ ne de dil uzatmaya ve sinsice saldırmaya başladılar. Buna karşılık Genelkurmay yaptığı açıklamada; “Saldırılara karşı TSK’nin en önemli güvencesi, yasal organlar ve Türk yargısının yanılmaz adaletidir” denildi.
Türkiye Cumhuriyeti Anayasası; devleti demokratik, laik, sosyal bir hukuk devleti olarak tanımlamıştır. Bu anayasanın değiştirilemez bir hükmüdür.
Aklı başında olanlar bunları değiştirmeye niyet etmezler ve bu işe kalkmazlar.
Cumhuriyetin vazgeçilmez temel dayanağını oluşturan ve Yüksek Mahkeme kararları ile çerçevesi isabetle çizilmiş olan lâiklik ilkesinin doğrudan veya dolaylı yeni düzenlemelerle zayıflatılması kesinlikle kabul edilemez.
Bunu herkes aklına koysun.
Anayasa Mahkemesi’nin AKP hakkında vermiş olduğu karar, AKP’ye büyük bir ihtardır.
Bu karardan sadece AKP’nin değil, muhalefetinde bir ders çıkarması ve bu kararı iyi değerlendirmesi gerekir.
Bundan sonra, AK Parti Hükümetinin attığı adımlar ve yaptığı reformların laiklikten geri adım atmaya, laiklik ilkesini zayıflatmaya değil, daha da güçlendirmeye yönelik olacağına inanıyorum.
Laiklik, din ve devlet işlerinin birbirinden ayrılması olarak algılanmalıdır.
Dinin kuralları, devletin işleyişini etkilememelidir.
Herkes yargıya saygı göstersin! Türk yargısına güveniyoruz.
Yahya EFE
***
Ormanlarımızı koruyalım
Sevgili okurlarım, yaz mevsimini çok severim. Soğuk kış günlerinin bitmez tükenmez hayalidir yaz mevsimi.
Bunun yanında yaz mevsiminde, orman yangınları çıkacak diye de endişelenirim.
Korktuğumuz oldu, sıcaklar ile birlikte çıkan orman yangınları hepimizi üzdü. Yanan ormanlar içimizi sızlattı.
Orman yangınları küreselleşen dünyada etkileri ve sonuçları itibarıyla bütün ülkeleri ilgilendiren doğal afetlerin başında gelmektedir.
Yangınlar sonucu Türkiye’ deki orman alanlarının azalması, dünyadaki gelişmelere paralellik göstermektedir.
Artan nüfus ve aşırı tüketim, doğal kaynakların özellikle ormanların hızla yok olmasına neden olmaktadır.
Dedelerimizden yeşil bir ülke devralmıştık, çocuklarımıza ve gelecek nesillere bu gidişle çöl mü bırakacağız.
Ülkemiz ormanlarının büyük bir bölümü, üzerinde bulunduğu coğrafya ve sahip olduğu iklim özellikleri sebebi ile yoğun bir yangın tehdidi altında bulunmaktadır.
Her yıl çeşitli sayıda orman yangını sonucu, önemli ölçüde orman varlığımız zarar görmektedir.
Bu yangınlar, her yıl milyonlarca hektar orman alanının yanmasına, katrilyonlarla ifade edilen yangınla mücadele masrafına, can ve mal kayıplarına neden olabilen önemli bir tehdittir.
Ülkemizde arazi yapısının dağlık ve aşırı meyilli olması, toprağın özelliklerinin ve verim gücünün yetersiz olması, iklim şartlarının ise yeniden orman yetiştirmeye çok elverişli olmayışı yüzünden, niteliği ne olursa olsun mevcut ormanların korunması büyük önem taşımaktadır.
Ormanlarımızı yeteri kadar koruyabiliyor muyuz?
Koruyamıyoruz. Yangınlar çoğunlukla rantın yüksek olduğu alanlarda çıkıyor. Bunun sonucu olarak, bilhassa sahillerdeki ormanlık alanlar, son yıllarda beton yığını haline geldi.
Orman yangınlarının birçok nedeni var. Temelde insan faaliyetlerinin yanında, yanlış enerji hatlarının ormanlık alandan geçirilmesi de nedenler arasındadır.
Ülkemizdeki orman yangınlarının başlıca çıkış nedenleri ise; kasıt, ihmal ve dikkatsizliktir.
Bazıları da terör amaçlıdır. Bunların dışında yıldırım düşmesi sonucu da orman yangını çıkabilir.
Bir de nedeni bilinmeyen orman yangınları vardır ki, maalesef bizdeki orman yangınlarının çoğunun nedeni bilinmemekte ve suçlular belirlenemediği için de yakalanamamaktadırlar.
Ormanlarımızı, ormanı kullananlarda tahrip edebilir. Ormanları tahrip eden ve yakan kim olursa olsun gözünün yaşına bakmadan cezalandırılmalıdır.
Yanan ormanlık alanlar, yeniden ağaçlandırılmalıdır. Bu konuda en büyük görev, Orman Bakanlığı’na düşmektedir.
Ormanlar, doğal güzellikleri ve sayılmayacak kadar çok faydalarıyla iyi baktığımız takdirde tükenmez bir doğal kaynaktır.
Yanan orman değil, ülkemizin doğa güzelliğidir. Yanan orman değil, milli servetimizdir.
Ülkemizin oksijen kaynağı olan güzelim akciğerlerini yakmayalım.
Ormanlarımız ülkemizin can damarımızdır. Ormanlarımız atalarımızdan miras değil, gelecek neslin bir emanetidir.
Yaşamak ve yaşatmak için ormanlarımızı koruyalım.
***
Türk Yargısına güveniyoruz
Sevgili Okurlarım, son günlerde, ülkemizde yargıya güvensizlik konusu gündeme geldi. Bir ülkede en güçlü olması, dokunulmaması ve bozulmaması gereken kurum yargıdır.
Ülkede bozulan düzeni, usulsüzlükleri, yolsuzlukları, vurgunları, soygunları, hırsızlıkları, katilleri, ırz düşmanlarını, adilane bir şekilde yargılayıp hak dağıtan bir kurum olan, yargının bozulması halinde, söylenecek bir şey kalmaz.
Bir ülkede yargının bozulması değil, bozulması ihtimalini düşünmek veya şüphelenmek dahi, oldukça üzücü ve düşündürücü. Hiçbir surette kabul edilemez.
Dünyanın hiçbir ülkesinde böyle yargı ve adalet olmaz.
Polis suçluları yakalıyor, Savcı veya mahkeme ifadelerini alır almaz serbest bırakıyor.
Bugün Türk polisi oldukça yorgun ve bitkin bir şekilde adeta baygın bir durumdadır.
Durum böyle olunca da, suçlar da ister istemez bir artış oldu. Suçlardaki bu artış ise, polisi yordu ve bitirdi.
Çıkarılan yasalar nedeniyle de yargının eli kolu bağlı vaziyette. Yargının eli ve kolu bağlı olunca da, suçlar arttı ve Türkiye suçlular cenneti oldu adeta.
Ülkemiz suçlular cenneti olunca da, insanlarımızda yargıya ve polise karşı güvensizlik başladı.
Hiçbir ülkede böyle adalet ve yargı görülmemiştir.
Adalet dağıtan yargının amacı, masum insanları korumak ve suç işleyen suçlulara ceza vermek değil midir?
Ülkemiz son yıllarda yargı konusunda güvenini kaybetti. İnsanlarımız yargıya ve hukuk sistemimize eskisi kadar güvenmiyor artık. Neden mi?
Suç işleyen acımasız katiller, ırz düşmanları 36 yıl hapis cezasına çarptırılmalarına rağmen, yüreği acı ile yanmış milyonlarca insanın feryadına kulak asmayarak, suçlular bir biri ardına çıkarılan aflardan ve her türlü yasa değişikliklerinden yararlanarak, 7 yıl ceza evinde yatıp tahliye oldular.
Sağ olsun hükümetimiz, Avrupa Birliği’nin emir ve isteklerine uyum sağlamak için, suçluları koruyan, masum insanları zor durumlarda bırakan Türk Ceza Kanununa birçok hüküm getirildi.
Bütün bu olayları yan yana getirdiğimiz zaman, Ülkemizdeki yargının ne durumda olduğu meydana çıkıyor.
Serbest bırakılan suçlular, büyük bir olasılıkla yeni kurbanlarını seçmek için, dalaşmak için fırsat kollayan külhanbeyleri gibi, sokakta aramızda dolaşıyorlar.
Güya cezalarını çektiler.
Hani, Adalet mülkün temeli idi!
Adalet mi bu?
Adaletin gerçekleşmesini üzerine görev alan yargının, her bakımdan duyarlı ve yürekli olması için, siyasilerin yargıya ayak bağlı olmamalarını diliyorum.
Ülkemizde son günlerde yargıya müdahale tartışması var.
Bugün çıkıp “Türk yargısına müdahale var” diyenlerin, dün neler yaptıklarını, hatırlayalım.
Seçim meydanlarında "dokunulmazlığı kaldıracağız" diye nutuk atanlar, bugün meclis çoğunluğunu elinde bulundurmalarına rağmen, “Türk yargısına güvenmediklerini” söyleyerek dokunulmazlıkları kaldırmayacağız diyorlar.
Mecliste çoğunluğu elinde bulunduran bir parti, Türk yargısına güvenmeyerek dokunulmazlıkları kaldırmıyorsa, vatandaş nasıl güvensin?
Buna rağmen, gerek AKP’nin kapatılması davasında ve gerekse Ergenekon soruşturmasında; Türk yargısına sonuna kadar güveniyoruz. Yargıçlarımızın titiz bir inceleme yaparak, adil bir hüküm vereceklerine yürekten inanıyoruz.
***
Ergenekon operasyonu
Sevgili okurlarım, tarihte Ergenekon nedir biliyor musunuz?
Türkiye, son iki yılda yapılanmaları öncekilerden farklı çeteler ile beklenmedik olay ve cinayetlere tanıklık ediyor. İşte bunun sonucu olarak da, ülkede çeşitli operasyonlar başlatıldı.
Bunlardan birisi olan Ergenekon operasyonu, Türkiye’yi sarsan bir operasyondur.
Burada ki Ergenekon; bir suç örgütü; silahlı eylemlerle, cinayetlerle ülkenin gidişatını, siyasetin akışını değiştirmeye çalışan gizli bir çetedir.
İddianamesi hâlâ ortaya çıkmayan bu operasyon, kimine göre, “Laikleri sindirme operasyonu”, kimine göre de, “Derin devletin açığa çıkartılması” operasyonudur.
İlk işareti 2001 yılında alınan bu operasyonun ilk ipuçları, Danıştay’a düzenlenen saldırıya dayanıyor.
Cumhuriyet gazetesine atılan bombalar ve isimleri geçen emekli askerler...
Bu operasyonla gözaltına alınanlar, darbecilikle de suçlanıyor.
Türkiye Cumhuriyeti dünya tarihinde her yirmi yılda bir uğradığı darbelerle meşhur olmuş bir ülke, bu bir gerçek.
Hükümet darbesi; devletin emrindeki resmi kuvvetlerden herhangi birisinin mevcut hükümeti devirmesi ve iktidara el koymasıdır.
Genellikle kan dökülmeden yapılır ancak tarihte kanlı biçimde son bulan örnekleri de vardır.
Geniş halk kitlelerinin desteği olmadan yapılması ve köklü bir değişim hareketi olmaması sebebiyle devrimden ayrılır.
Darbeciler, genellikle ordunun yapacakları eyleme karşı tarafsız kalmasını fırsat bilerek iktidarı ele geçirir, lideri devirir, hükümet daireleri üzerinde bir otorite kurarlar, temel altyapı tesislerini ele geçirirler.
Bugün darbecilikle suçlanan birçok kişi bu operasyonla gözaltına alındı ve soruşturma başlatıldı. 12 Haziran 2007'de Ümraniye Çakmak Mahallesi'nde bir gecekonduda 27 el bombasının ele geçirilmesiyle birlikte başlayan soruşturmaya, Ergenekon Soruşturması adı veriliyor.
Ergenekon soruşturması; şiddet kullanıp istikrarsızlık yaratarak siyasetin akışını değiştirmeyi ve darbe zemini hazırlamayı denediğinden, bu amaçla bugüne dek birçok suikastı, saldırıyı planlayıp gerçekleştirdiğinden kuşkulanılan, sivil-asker bürokraside, siyasette, iş dünyasında, medyada uzantıları olduğu sanılan bir çetenin ortaya çıkarılması çabasıdır.
Ortada bir darbe varsa, oda örtülü darbedir.
Burada hukuk ayaklar altında, bireylerin hakları ayaklar altında. Yaka paça gözaltına alınanlar arasında daha ne ile suçlandıklarını bilmeyenler de var.
Teröristlere destek verenler ortalıkta hatta mecliste cirit atarken, teröristleri destekleyenlere bile böylesi bir uygulama yapılmış değil.
Ülkeyi karmaşaya sürüklüyorlar. Halkın üzerinde psikolojik bir baskı yaratmaya çalışıyorlar, bunu başarırlarsa işte darbe o zaman olacak.
Sabah bir kalkarsınız, kapının önünde asker, sokak başlarında asker...
Sonuç; Türkiye Cumhuriyetinin yapısına, yargısına, hukuksallığına, dünyadaki itibarına kesinlikle zarar verecek bir sonuç olacaktır.
Onun için Ergenekon soruşturmasında; Türk yargısına sonuna kadar güveniyoruz. Yargıçlarımızın titiz bir inceleme yaparak, adil bir hüküm vereceklerine yürekten inanıyoruz.
Yargılananlar arasında; vatanımızı savunurken Çanakkale’de tamamı şehit düşen kahramanlarımıza borcumuzu ödemek için çalışan; gözünde vatanını, gönlünde Atatürk ilke ve inkılâplarını tutabilen, vicdanında dinini saklayabilen laik, çağdaş Türk aydınları da var.
Kurunun yanında yaş da yanmasın!
***
Terörün başlıca amacı
Sevgili okurlarım, "Terör ve terörist" kelimeleri günümüz insanının çok sık duyduğu kelimeler arasında yer alıyor.
Terör kelime olarak Türkçedeki "tedhiş” ibaresinin bir karşılığıdır. Fakat bu terimin sabit bir çerçevesi olmadığından isteyen istediği gibi yorumluyor.
İdeolojik içerikleri ne olursa olsun, terörün başlıca amacı; kitlelerde korku ve tedirginlik yaratarak, iktidarı zayıf göstermektir. Bu nedenle, terör eylemleri, psikolojik savaş kategorisine giriyor. Onun için teröristler, devletlere, zarar vermek için teröre, başvuruyorlar.
Bu nedenle terörün hedefi, çoğunlukla silahlı güçler oluyor. Bazen de, devlete gönderme yapmak için, doğrudan sivil kitlelere zarar veren eylemler biçiminde kendisini gösteriyor terör.
Kuzey Irak’ta üst üste ağır darbe yiyen PKK, İstanbul Güngören’de hain bir saldırı ile masum insanları hedef aldı. Tam bir katliam yaşandı. Bu hain bombalı saldırı terörün çirkin yüzünü bir kere daha gösterdi.
PKK’nın bütün eylemleri genellikle bu tarzda eylemler. Bu tarz eylemler, terörün en acımasız, en aşağılık biçimidir.
Günümüzde terör denilince, ilk akla gelen, sivil halka ve o bölgeye zarar veren şiddet eylemleri oluyor.
Bugün PKK terörünün, kabul edilebilir ideolojik hiç bir içeriği yok. Çünkü PKK, hem sivil halkı hedef alıyor genelde; hem de, halkı etnik kökenlerine göre bölmeyi, bu yoldan ülkeyi parçalamayı amaçlıyor.
Aynı zamanda, aynı amacı taşıyan yabancı güçlerin tetikçisi pozisyonunda!
Terör eylemleri ile gerilim yaratmanın bir başka amacı da var: Kitlelerde merkezi otoriteye karşı memnuniyetsizlik yaratmak, ülkede huzuru bozmak ve bu yolla halkın ayaklanmasını sağlamak.
PKK’nın Güneydoğu Anadolu’da, yaptığı eylemlerdeki amacı bu, ülkede huzuru bozmak ve halkı bir birine düşürmektir. Bu amaçla hareket ediyor...
Peki, terör nasıl önlenir? Bir terörist örgütün, silah bırakması söz konusu olabilir mi?
Terör, terörden beslenir. Terörün panzehiri, özgürlüktür; geniş demokratik haklardır, ekonomik refahtır.
Bunların var olmadığı yerde, terör olur. Çünkü bunlar, terörün tohumudur, fideliği gibidir. Etnik bölücülük, ırkçılık, halka yönelik zorbalık, ekonomik yetersizlik, terörün başlıca besin kaynaklarıdır. İşte PKK da Güneydoğu’da bu kaynaklardan beslenmiyor mu?
Bugün terörün, Diyarbakır bölgesine verdiği zarar çok büyüktür. En azından Kürt işadamlarının feryatları gösteriyor ki; terörden, en çok bölge zarar görüyor ve onun için bölge halkı, asla terör istemiyor.
Peki, bir terör örgütü silah bırakabilir mi?
Bırakabilir. Ama bu durumda artık, bir başka örgüte dönüşür. Çünkü silahlı mücadeleyi esas alan bir örgüt için eylemler, örgütü ayakta tutan enerji kaynağı gibidir. Ancak, terör örgütü eylemsiz kalınca, dağılır ve yok olur. Bu açıdan PKK’nın kendiliğinden silah bırakmasını kimse beklememelidir.
Terör örgütleri ile ancak onların anlayacağı dille mücadele edilebilir. Öteki ekonomik, sosyal ve kültürel önlemler, terörün besin kaynaklarını kurutmak içindir. Yoksa terörü, önlemeye yetmez.
Bugün, devlet terörle mücadele için elinden geleni yapıyor. Ülkenin bütünlüğü ve halkımızın huzuru için savaşan Güvenlik Kuvvetleri'nin bu mücadelesinde, seyirci kalmamalıyız. Onlara yardım elimizi uzatmadan evimizde ya da işyerimizde huzur duyamayız.
Terör Türkiye’yi asla yıldıramaz. Anarşi ve terör karşısında, terörü siyasi malzeme yapmadan, kesin tavrımızı almalıyız.
***
Cumhuriyetin değerlerini anlamak
Yıkılmış ve her yeri işgal altında, nüfusunun büyük bir kısmı cephelerde şehit olmuş bir imparatorluktan bir bağımsız devlet, geleceğe ümitle bakan bir millet çıkarmak hiç de kolay bir iş değildir.
Bu başarının gerçekleşmesinde, başta Atatürk olmak üzere katkısı olmuş herkesi, bütün şehit ve gazilerimizi rahmet ve minnetle anıyoruz.
O gün kazanılan zaferin önemini ve büyüklüğünü bilmemiz gerekir. Kurtuluş Savaşı kazanılmasa idi; tarihimiz de, dünümüz de ve bugünümüzle birlikte biz de olmayacaktık. Yarınlarımız da olmayacaktı.
Birinci Dünya Savasını takiben ve yıllar suren bağımsızlık savaşından sonra, Osmanlı İmparatorluğu enkazı üzerine, yine Atatürk’ün önderliğinde, 85 yıl önce 29 Ekim 1923'te Türkiye Cumhuriyeti kuruldu.
Cumhuriyetin ilanını, Türk ulusunu geçmişin karanlıklarından 21. yüzyıla taşıyacak devrimler takip etti. Cumhuriyetin ilanı ve Türk devrimi, yalnız Türk ulusu için değil, yalnız geri kalmış uluslar için değil, bütünüyle uygar insanlık için dikkatle üzerinde durulması gereken bir devrimdir.
Türk Devrimi, tarihimizin en karanlık anında Türk ulusuna, yepyeni bir yaşam ve umut getirdi. Kendimize güven duygusunu vererek güç sağladı. Türk ulusunu, yalnız bağımsızlık yoluna değil, çok daha değerli, bağımsızlığın da gerçek güvencesi olan özgürlük yoluna sağlam bir bicimde soktu.
Cumhuriyet; yurttaşların seçme ve seçilme hakkının olduğu bir yönetimdir. Ulus temsilcilerinin kabul ettiği yasalarla, ülkenin yönetilmesidir. Cumhuriyet yönetiminde söz ulusundur. Cumhuriyet'i korumak, kollamak, yaşatmak her yurttaşın ödevidir.
Cumhuriyet yönetiminde, egemenlik kayıtsız şartsız ulusundur. Ulus kendini yönetme yetkisini temsilcileri - milletvekilleri- aracılığı ile kullanır. Cumhuriyet yönetiminde, yurttaşın seçme ve seçilme hakkı vardır. Seçilen temsilciler yasalar yapar, yöneticileri ulusu adına denetler. Yönetilenler, dilerlerse seçimlerde yöneticilerini değiştirirler.
Atatürk’ün Cumhuriyeti ilan edişinden 85 yıl sonra, bir durum değerlendirilmesi yaptığımız zaman, kendimize sormamız gereken bir soru olmalı.
Biz bu güvene layık olabildik mi? Vatanımızı savunurken şehit düşen kahramanlarımıza borcumuzu bir nebze olsun ödeyebildik mi?
Atatürk’ün açtığı yoldan, onun sağladığı olanaklarla, Cumhuriyeti canları ve kanları pahasına bize kazandıran atalarımızın aziz anıları önünde, alnımız açık ve başımız dik olarak;
“Ben sizin bize verdiğiniz bu kutsal emaneti korumak, geliştirmek ve yüceltmek için, elimden gelen her şeyi yaptım” diyebiliyor muyuz?
Atatürk'ü sevmek, kuru kuruya ben Atatürkçüyüm demekle olmaz. O'nu tanımak ve anlamakla olur. Anlamak için de O'nun düşüncelerini hayat görüşünü, kişiliğinin belirgin özelliklerini, ilkelerini ve devrimlerini bilmek gerekir.
Cumhuriyetin değerini anlamak için de; onun ne şartlarda, nelere rağmen ve ne pahasına getirildiğini bilmek gerekir. Öyle ki, Cumhuriyet tarihini öğrendikten ve devrimlerin öncesini, amaçlarını ve getirdiklerini değerlendirdikten sonra, Türkiye'nin parçalanması için bugün sahnelenen oyunlara, Türkiye'nin çıkarlarına karşı girişilen planlara karsı hiç bir Türk'ün seyirci ve duyarsız olacağı düşünülemez.
Demokrasi ilkesinin en yeni ve akılcı uygulamasını sağlayan hükümet biçimi cumhuriyettir.
Türk ulusunun yaratılışına en uygun olan yönetim cumhuriyettir. Cumhuriyet erdeme dayanan bir yönetimdir. Cumhuriyet düşünce, beden ve bilim bakımından güçlü koruyucular ister.
Cumhuriyetin değerini anlayalım ve koruyalım.
***
Gazilerimizin durumu
Sevgili okurlarım, Tarih boyunca hür ve bağımsız yaşamış Türk milleti işgal ve esarete alışık olmayan asil ve büyük bir millettir. Bu nedenle tarihinde bu uğurda çok savaş yapmış birçok insanını şehit ve gazi vermiştir.
Gazi, harbe katılıp da, harpten sağ olarak dönen savaşmış kahramanlardır. Gazilik unvanı ise, devlet tarafından verilir.
Her Türk de bu onura kavuşmak için vatanı, milleti, bayrağı, milli marşı, soydaşları ve kutsal değerleri için savaşır. Çünkü milli hasletimizde olan bu duyguların, Türk ulusu ve her bireyi için vazgeçilmez bir anlamı ve önemi vardır.
Gaziler Günü dolayısıyla, Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’ın bir mesajı yayınlanmıştı. Başbakan mesajında:
“Yüce Türk milleti hiç bir zaman esaret altında yaşamayacağını şanlı tarihi boyunca kazandığı eşsiz zaferlerle pek çok kez ispatlamıştır.
Bu eşsiz zaferlerin sessiz kahramanları ise sayısız şehit ve gazilerimizdir. Milletinin bağrından çıkarak, vatanı ve milletinin birlik ve beraberliği uğruna canlarını, kanlarını feda eden şehit ve gazilerimize minnetimiz sonsuzdur.
Bugün üzerinde yaşadığımız vatan toprakları, bizlere şehit ve gazilerimizin kahramanlıkları sayesinde miras kalmıştır.
Bunun bilincindeki aziz milletimiz yurdunu canından aziz bilen, şehitlik ve gazilik mertebesine ulaşan askerlerine sevgi, saygı ve şükran duygularıyla bağlıdır.
Aramızdan ayrılmış olan gazilerimiz ve şehitlerimizin aziz hatırası önünde saygıyla eğiliyor, Allah’tan rahmet dileğiyle minnetle anıyorum.
Büyük önder Mustafa Kemal Atatürk’e Mareşal rütbesi ve Gazi unvanı verilişinin yıldönümünü ve Gaziler Günü’nü kutluyor, tüm gazilerimize şükranlarımı sunuyorum.” diyor.
Evet, Sayın Başbakanın mesajı bu. Başbakan mesajında: “Yaşadığımız topraklar, şehit ve gazilerimizin mirasıdır” diyor. Doğru söze ne diyelim.
Fakat hafızamızı yokladığımızda; dönemin başbakanları ve bakanlarının aynı tür konuşmalar yaptığını hepimiz bilir ve hatırlarız.
“Vatanı ve milleti için canları pahasına savaşan şehitlerimizin emanetleri ile gazilerimize sonuna kadar sahip çıkacağız." derler. Derler amma, söylenenler lafta kalıyor. Şehitlerimizin yakınları ve gazilerimizin halinden belli değil mi, söylenenlerin ve atılan nutukların hep lafta kaldığı...
Gazilerimizin büyük bir bölümü, bugünkü hayat şartlarında açlık sınırının altında yaşam savaşı veriyor. Geçim sıkıntısı ve parasızlıktan madalyasını satmak zorunda kalanlar var.
Şehit ailelerimize, gazilerimize, emeklilerimize, dul ve yetimlerimize, gözümüz gibi bakmamız ve onları el üstünde tutmamız gerekirken, sıkıntı ve yokluk çektiriyoruz onlara.
Bu vatan için hayatını feda etmiş insanların ailelerine, şehitlerimizin ailelerine, malul gazilerimize devlet yeterince ilgi gösterebiliyor mu? Onlara yeterince destek sağlayabiliyor mu? Temel ihtiyaçlarına yeterince katkıda bulunabiliyor mu? Maalesef, hayır!
Bizim şehit ailelerimiz ve gazilerimiz çok gururlu insanlardır. Onlar, hiçbir zaman kayıplarının bedelini parayla karşılamak istemezler. Bunu düşünmezler ve teklif bile etmezler. Amma, bunu teklif etmek hükümetin görevidir. Bu insanların ıstırabını, sıkıntısını, yoksulluğunu mecliste gündeme getirmek, milletin seçtiği milletvekillerinin görevidir. Bu görevi yerine getirmeleri gerekirken, kendi maaşlarına zam yapmak için bütün parmaklar kalkar.
Kore Gazisi Mehmet Yalçın'ın bir gazetede yer alan feryat dolu sözlerini okumuşsunuzdur.
"Beni en çok üzen, parasızlıktan altın madalyamı satmak zorunda kalışımdı. Ama yapacak başka bir şeyim yoktu. Çünkü ekonomik sıkıntı içindeyim” diyordu.
Bu utanç verici durumlara, fazla yorum yapmak istemiyorum. İnsan kuldan utanmazsa, Allahtan korkmalıdır.
****
Atatürk bu günü görüp de söylemiş
Sevgili okurlarım, Avrupa Birliği ve Amerika Birleşik Devletleri neden iktidara tam destek veriyor? Hiç düşündünüz mü?
Avrupa Birliği üye alacağı bir ülkede şeriatın yükselmesine bırakın izin vermeyi, sessiz kalabilir mi?
Ya Amerika, bölgeye demokrasi ve özgürlük getirmek istemiyor muydu?
Peki, öyleyse gerçek nedir?
Kirli bir uzlaşma. İsmini “Ilımlı İslam” koydukları şeriata karşılık, kirli bir uzlaşma.
Peki, bu kirli uzlaşmaya kim engel?
Atatürk’ün izinde, Türk Milletinin emrinde olan Türk Silahlı Kuvvetlerimiz.
Onun için son günlerde, Türk Silahlı Kuvvetlerine ve Türk Yargısına karşı sanki savaş açıldı.
İşbirlikçi-şeriatçı medya kullanılarak orduya sahip çıkanlara “Darbeci”
Yargıya sahip çıkanlara “Derin devletçi”, “Statükocu” denilmeye başlandı.
Tarikat müritleri ve ekibi, üniversiteleri karıştırmak için öğrencileri, toplumu karıştırmak için de yobaz çevreleri kışkırtarak, mahalle baskısı oluşturmaya başlandı.
Sakarya’da; Sakarya Başörtüsü Platformu adı altında, “Başörtüsü İslam’ın emri, Müslüman kadının kimliğidir” diyerek, kadınlar sokağa döküldü.
Diğer taraftan; enflasyon azar, borsa çöker, Türkiye ekonomisi krize girer diye, Türk halkını korkutmaya başladılar.
Türkiye Cumhuriyeti kurulduğu günden beri, rejimi ve Atatürk ilke ve inkılâplarını ortadan kaldırmak için bu kadar kararlı, bu kadar sinsi bu kadar hain ve bu kadar alçakça plan ve saldırılar görülmedi.
Kıbrıs sorunu, Ege sorunu, kıta sahanlığı, hava sahası, fır hattı…
Eğer Yunanistan’ın istekleri yerine getirilirse; İzmir’de toprak Türkiye’nin deniz ise Yunanistan’ın olur. Çeşme’de denize girmek için Yunanistan’dan izin almak gerekir.
Fener Rum Patrikhanesine devlet statüsü, Kuzey Irak’ta kurulan kukla devlete, güneydoğu ve doğu Anadolu’dan toprak, yani Kürdistan, “sözde Ermeni soykırımının tanınması”, “Hepimiz Hrant’ız, hepimiz Ermeni’yiz” söylemleri.
Batıya akacak enerjinin güvence altına alınması.
Kısacası örtülü kapitülasyonlar!
Stratejik kurumların ve arazilerin satılması…
“Aldık, babalar gibi satarız” söylemleri.
Peki, bu kirli uzlaşmaları kim tezgâhlıyor?
İngiliz vatandaşı Bakan mı sadece?
Peki, bu kirli uzlaşmayı kim destekliyor?
Malum kanallar ve malum basın….
Ulu önder Atatürk, bundan 81 yıl önce 1927 yılında sanki bu günleri görüp de;
“Bütün bu şeraitten daha elim ve daha vahim olmak üzere, memleketin dâhilinde iktidara sahip olanlar gaflet ve delalet ve hatta hıyanet içinde bulunabilirler. Hatta bu iktidar sahipleri şahsi menfaatlerini müstevlilerin siyasi emelleriyle tevhit edebilirler. Millet, fakr u zaruret içinde harap ve bîtap düşmüş olabilir.” demişti.
Atatürk, sanki 1927 yılında bugünü görüp de söylemiş sanki.
Bu ülkenin aydın insanları! Gelin bu kirli oyunu bozmak için çevremizi uyaralım. Bu güzel ülke hepimizin...
***
57. Piyade Alayı
Sevgili okurlarım, tarihin en muhteşem kahramanlık destanlarından birini, Çanakkale’de 57. Piyade Alayımız yazdı. Çanakkale Savaşları sırasında tamamı şehit düşen 57. Piyade Alayı’nın Nisan 1915’te Bayram Namazı sonrası çekilmiş bir resmi var.
Atatürk’ün izinde, Türk Milletinin emrinde olan, Türk Silahlı Kuvvetlerimize sahip çıkanlara, “Darbeci” denildiği günümüzde; Ankara Ticaret Odası Başkanı Sayın Sinan Aygün, bu kahraman 57. Piyade Alayımızın toplu resmini, büyük bir duvar takvimi yaptırarak, yurt genelinde bütün kurum ve kuruluşlara dağıtmış.
Kilis Yardımlaşma Derneği’nin Toplantı Salonunda da asılı olan, 57. Piyade Alayı’nın bu takvimini tüm kuruluşlar, gururla duvarlarına asmışlar.
Ben de çalışma odamın başköşesine astım.
Teşekkürler Sinan Aygün. Sen gözünde vatanını, gönlünde Atatürk ilke ve inkılaplarını tutabilen, vicdanında dinini saklayabilen laik, çağdaş bir Türk aydınısın…
Takvim yaptırarak tüm kurum ve kuruluşlara dağıttığın, Dünya Askerlik Tarihi'nin en Kahraman Birliği olan 57. Alayımızdan bahsetmek istiyorum.
57. Alay, Çanakkale Boğazı’nı savunmak için merkezi Gelibolu’da olmak üzere kurulan 5. Ordu’nun 19. İhtiyat Tümenimizin bir alayıdır.
Çanakkale’de kara savaşları başladığında, Arıburnu mevkiinde karaya çıkan Anzak kolordusu’nu karşılayan ilk iki alayımızdan biridir.
19. Tümen Komutanı Mustafa Kemal, 57. Alay komutanı ise Hüseyin Avni’dir.
Çanakkale’yi denizden geçemeyen itilaf devletlerinin 25 Nisan 1915 günü Gelibolu yarımadasına ve Kumkale’ye asker çıkarmalarıyla, Çanakkale Kara savaşları başlamıştır.
25-26 Nisan 1915 tarihlerinde Arıburnu’nda karaya çıkıp Conkbayırı’nda ilerleyen çıkarma kuvvetleri, 19. Tümen KomutanıYarbay Mustafa Kemal’in 25 Nisan günü verdiği;
“Ben size taarruz emretmiyorum, ölmeyi emrediyorum. Biz ölünceye kadar geçecek zaman zarfında yerimize başka kuvvetler ve komutanlar geçebilir” emrini uygulayan Türk Birliklerince durduruldu.
Bu birliklerden birisi 57. Piyade Alayı idi.. Mermileri bittikten sonra elleriyle ve süngüleriyle gırtlak gırtlağa savaşan bu alayımızın başta komutanları olmak üzere, 628 kişilik mevcudunun tamamı 25-28 Nisan 1915 tarihleri arasında şehit düşmüştür.
Onlar Türk Milleti adına komutanlarından şehit olma emrini aldıktan sonra ölüme koşan ve vatan müdafaası için emri tereddütsüz yerine getiren, dünyada eşi emsali görülmemiş tek askeri birliktir. Onlar ki tereddütsüz ölümü kucaklarken, çocuklarının ve torunlarının geleceğini görmüşlerdi.
Bugün Türk Milletinin vatanında huzur içinde yaşama sebebinin, kendilerinin olacakları bilincindeydiler. Çünkü onlar savaşırken dönmeyi düşünmediler.
Çanakkale Savaşı'nda Alay komutanından son erine kadar şehit olan 57. Piyade Alayı'nın sancağı, bugün Avustralya'nın Melburn Müzesi'nde.
Müzenin bir vitrinde sergilenmekte olan 57. Piyade Alayının sancağının altındaki plakette şunlar yazılıdır:
“Bu alay sancağı, Gelibolu savaş alanından getirilmiş, ama esir edilememiştir. Çünkü Türk Ordusu’nun geleneklerine göre, bir alayın sancağı, alayın son eri ölmeden teslim alınamaz. Bu sancak, sonuncu muhafızında altında ölü olarak yattığı bir ağacın dalında, asılı olarak bulunmuştur. Kahramanlık timsali olarak karşınızda duran bu sancağı selamlamadan geçmeyin.”
57. Piyade Alayı, şunu iyi biliyordu; Ölümden korkan her gün ölür. İşgalden korkan işgalden kurtulmaz. Türk’e kefen biçilmez… Çanakkale geçilmez…
Esir olmaktansa, vatanı için ölümü göze aldılar. İşte onları sonsuza kadar kahraman yapan da bu bilinçti. Ruhları şad olsun.
****
Dost ve arkadaşlık
Sevgili okurlarım, hayatta her zaman yanınızda olmasını istediğiniz insanlar vardır. Bunlar sevdiğiniz ve güvendiğiniz dostlarınız, arkadaşlarınızdır.
Dostluk ve arkadaşlık kavramları aslında çok hassas iki ayrı kavramdır. Her nedense güncel hayatımızda ikisini de bir kelimeymiş gibi algılarız
Arkadaşlık güzel bir duygudur. İyi arkadaşlar ise yıldızlar gibidir. Onları her zaman göremeyebilirsiniz ama orada olduklarını bilirsiniz. Onlar tarafından sevilmek ve hatırlanmak istersiniz.
Bugünkü yazımda sizlere, içimdeki çocuğu yaşayarak, farkında olmadığımız ve hepimizde mevcut olan ifadeleri hatırlatmak istiyorum:
1. Bu dünyada uğrunda ölebileceğiniz en az iki kişi vardır.
2. En azından 15 -20 kişi öyle ya da böyle sizi seviyordur.
3. Herhangi birinin sizden nefret edebilmesinin tek sebebi, aslında sadece sizin gibi olmak istemesidir.
4. Sizden gelecek bir gülümseme bazılarına mutluluk getirebilir, o sizden hoşlanmasa bile.
5. Her gece, birisi uykuya dalmadan önce sizi düşünüyordur.
6. Birisi için dünyalara bedelsinizdir, onun için çok özel ve teksinizdir.
7. Varlığını bile bilmediğiniz biri sizi seviyordur.
8. Hayatınızdaki en büyük hatayı yaptığınız zamanda bile, ondan hayırlı bir şey çıkar.
9. Ne zaman dünyayı size sırtını dönmüş gibi hissederseniz, dönün ve bir daha bakın dünyaya.
10. Her zaman aldığınız iltifatları hatırlayın. Kaba sözlerin hepsini unutun.
Sevgili okurlarım, İşte sizlere hayatın gerçek ifadeleri, hepimiz için bunlardan çıkarabileceğiniz dersler vardır.
Zaman hızla akıp gidiyor, onu durduramayız, geriye almamızda imkânsız. Onun için zamanı iyi değerlendirelim ve arkadaşlarımızın kıymetini bilelim.
İçinizdeki çocuğu yaşayarak, bu yazdıklarımı hep hatırlayın ve her zaman yanınızda olmasını istediğiniz insanlara da gönderin
Hayatta başkaları tarafından sevilmek istiyorsanız, önce siz dünya ya gönül gözüyle bakarak, yüreğiniz sevgi dolu bir insan olun.
Dost ve arkadaş olmak bu devirde çok zor bir iş, olabilenleri alkışlamak gerekir.
Düşünüyorum da, bizim kuşağımız çok şanslıydı. Gençlik yıllarımı hatırladığımda, bugünkü gençlikle bizim gençliğimiz arasında çok fark var.
Şimdiki gençler, gerçek dostluğun ve arkadaşlığın anlamını bilmiyor.
Bu günün insanları bu kavramları bilmeseler, dost ve arkadaşım için yaptığım herhangi bir özveriyi, iyiliği saçmalık ya da enayilik olarak görseler bile, çok şanslıyım. Çünkü dostluğun ve arkadaşlığın gerçek anlamını ve ne demek olduğunu biliyorum.
Oysa günümüzde insanlar istedikleri bütün her şeye sahip olsalar bile, dostluk ve arkadaşlığın gerçek anlamını bilmedikleri için hep bir yanları eksiktir ve yalnız kalacaklardır.
Dost ve arkadaş diyebileceğimiz kişiler çevremizde bulunmasa bile, menfaatsiz dostluklar ve arkadaşlıklar yaşayanlar, bence çok şanslı ve bir de o kadar gönül zenginidirler.
“Hakiki arkadaşlık ve dostluk sıhhatten faksızdır. Kıymeti, ancak elden gittikten sonra anlaşılır.”
Bir Şark Atasözü ile yazımı noktalıyorum:
“Dost ve arkadaşınızı sık sık ziyaret edin, çünkü üzerinde yürünmeyen yollar, diken ve çalılıklarla kaplanır.”
Dost ve arkadaşlarımızın kıymetini bilelim.
***
Türkiye’nin siyasi gündemi
Sevgili okurlarım, şu güzel ülkemizde neler var söylenecek neler. Ama terbiyemiz müsait olmadığı için söylemiyoruz veya söyleyemiyoruz nedense.
Bir el sanki ağzımızı kapıyor. Yüreğimizden taşan isyan dolu kelimeler, dilimizin ucuna kadar geliyor da, dökülemiyor dışarı.
Türkiye mahalli seçim sathı mahalline girdi. Siyasi partilerde hareketlenmeler gözlenmeye başladı.
Hatta siyasi kulislerde baskın seçim senaryoları bile konuşuluyor. Bu konuşmaların yanında, siyasetin itibarı da tartışılıyor.
Ülkemizde resmi kayıtlara dayanarak yapılan bağış ve yardımları, kullanıldığı yerlerini sahte belgelere bağlanmak isteyen bir siyasi partinin ve yetkililerinin başına gelenler malum.
Kamuoyu bunu yakından izledi.
Bu nedenle, “yolsuzluk” konusunun tartışıldığı ülkemizde, demokrasi taşlarının yerine oturması için, şeffaflık ve hesap verebilirlilik kavramlarına çok daha fazla önem verilmesi gerekmektedir.
Mal varlığı konusu, nerede ise iktidarların bir parçası haline geldi.
Hem sadece politik iktidarların değil, her türlü alanda yönetime gelenler için de geçerli bu konu.
Sadece siyasilerin değil, her türlü alanda yönetime gelenler, zaman içinde o ilk enerjilerini yitiriyorlar. Kulaklarını kapatarak, kimsenin eleştirisini dinlemez oluyorlar.
“Sadece ben bilirim, benim dediğim olur, başkaları bu işi bilmez” diye düşünmeye başlıyorlar.
Bu hastalık sadece politik alanda değil, yaşamın her alanında var.
Sonradan görme ne oldum delisi olup ta “kimseye gereksinimim yok” diye düşünenlerin sayısı da o kadar çoğaldı ki.
Sosyal bir canlı olan insan, kişiliği ne kadar güçlü olursa olsun, gün gelir çevresindeki dalkavukların pohpohlamalarını gerçek sanmaya başlarlar ve yoldan çıkarlar.
Sonunda şeytana uyup, bu dalkavuklarla iş birliği yaparak, kayıt dışı malvarlıklarını çoğaltmaya başlarlar.
Bunun için de, ticareti siyasete alet ederler.
Şimdi, Türkiye’nin siyasi gündeminde, Mart ayında yapılacak Mahalli İdareler seçimi ile AKP’nin kapatılma davası ve Ergenekon soruşturması konuşuluyor.
Eğer parti kapatılacak olursa, AKP büyük bir ihtimalle tekrar farklı bir isim altında kurulabilir.
Başbakan Recep Tayip Erdoğan’a siyasi yasak ta gelebilir. Bu da AKP’yi zayıflatabilir. Böyle olmasına rağmen tekrar seçimleri kazanabilirler.
AKP kapatılırsa, Türkiye’de politik ve ekonomik olarak istikrarsız bir dönem de başlayabilir.
Siyasiler seçimi konuşurken, iş dünyası da istikrarsızlıktan korkuyor.
Hükümetin seçim ekonomisi uygulama ihtimalini düşünerek, hükümeti uyarıyor.
Parti genel başkanlarının ve milletvekillerinin işadamlarıyla yemekte siyaseti konuşmaları, iktisadi zorlukları kendine özgü usullerle yenmeye çalışan vatandaşı ve küçük esnafı düşündürüyor.
Neden mi?
Politikacılar, işadamlarıyla her zaman görüşür ve konuşurlar bu çok doğal.
Ama Türkiye’nin seçim sathı mahalline girdiği şu günlerde, politikacıların işadamlarıyla daha sık buluşup, yemekte de siyaset konuşulunca işin rengi değişiyor.
Bir zamanlar dini siyasete alet edenler, bu defa ticareti de siyasete alet etmek istiyorlar.
Sütten ağzı yanan yoğurdu üfleyerek içermiş.
Türk halkı kimi seçeceğini çok iyi bilir.
***
Ressam arkadaşlarım
Sevgili okurlarım, insanlar duygularını sadece konuşarak değil, resim yaparak ta anlatabiliyorlar. Kimi insanda bu arzu yoğundur. Devamlı bir şeyler çizmek veya boyamak isterler. Bunlarla huzur bulur ve rahat ederler. Resim yapmadıkları zaman kendilerini suçlu hissederler adeta.
Resim yapmak, doğuşla birlikte getirilen yeteneklerden biridir. Bu yetenek, insanda yaratıcı bir dil, değişik bir anlatım olarak belirginleşir.
Resim yapan insan kendi dışındaki her şeyi, araç değil amaç olarak kullanıp; kendi duygularıyla yorumlayarak resmeder.
Yetenekli ve başarılı bir ressamın yaptığı bir çiçek tablosunu düşünün, esinlendiği doğaya tam benzemediği halde daha da güzeldir.
Çünkü insanların çiçek sevgisi her zaman güzellik, sevgi ve dostluk ifade eder.
Bana göre çiçekler, sevgi yüklü barış elçileridir. İnsan hayatında; sevgi, mutluluk, aşk ve çiçek birbirini tamamlayan kelimelerdir.
Geçen sene, bir ressam arkadaşım bana yaptığı bir çiçek tablosunu göndermişti.
Kendi deyimiyle “Bitmeyen tablo” su o kadar güzeldi ki, adeta sevgi yüklüydü. Baktıkça insanı dinlendiriyor, huzur veriyor ve mutlu ediyordu.
Tabloyu çok beğenmiş ve “Sevgi yüklü barış çiçekleri” adını koymuştum. Çünkü tablo tamamen renklerle kucaklaşan sevgi ile doluydu. İnsan o tabloya baktıkça, yüreğindeki tertemiz sevgi hisleri çoğalıyordu.
Sevgi, şefkat ve merhametin sembolü olan çiçekler, gönülleri fethetmek için barış elçileridir. Karadeniz’den sevgi yüklü gelerek, gönlümü fetheden, ruhumu dinlendiren bu tabloyu odamın başköşesine astım.
***
Sanat, güzelliğin ifadesidir ve insanın yaptığından yine insanın haz almasıdır.
Resim için de durum aynıdır. Ressam eserini oluştururken gördüklerini aşar, onları kendi hayali ile yorumlayarak yeniden yaratır. Bu yeni yaratışta doğa değil ressamın kendi yorumları önemlidir.
Bodrum-Gündoğan/Billurkent’te tanıştığım bir ressam hanımdan bahsetmek istiyorum.
Resim yapmaktan çok büyük haz duyan ve resme gönül veren ressam Fahriye Demirci, Bakırköy Kız Meslek Lisesi Resim Bölümü mezunu. Resimlerini suluboya ve karakalem üzerine yoğunlaşarak yapıyor.
Yaptığı resimlerine, çocukları kadar değer verip büyük bir emek sarf ederek meydana getirmiş.
Resimlerinde; hayata ait renkleri, hayal gücünde yaşayan renklerle bir araya getirip ortaya dökmüş. Sözlerle anlatılmayan yaşanmışları renklerle, çizgilerle, desenlerle anlatmış.
Fotomodel Çiğdem Demirci’nin annesi olan Fahriye Demirci’ye göre resim yapmak; çizen için vazgeçilmezdir. Beynin, kalbin, hatıralarınızın, bugününüzün, yaşayamadıklarınızın, hayallerinizin, sevgilerinizin bütün gücünüzün ilk önce ellerinize oradan da kâğıda yansımasıdır.
Bir nevi duygusal boşalmadır, konuşmadan kendinizi anlatmak, kanıtlamaktır, bakan için bir resim bir şey ifade etmese de resmi yapan için gizli kalmış duygularının hepsinin bir çizgide, bir vuruşta açığa çıkmasıdır.
Sevgili okurlarım, günümüzde, resim sanatı her eve, her göze ne kadar çok girerse, bakış açısı değişen hayal gücü ile emeği birleştiren toplumlar daha hızlı oluşacaktır.
Bence resim yapmak, kendini dinleyebilmenin en kolay yoludur.
Ressam arkadaşlarım, tablolarınızı hayranlıkla izledim. Ellerinize sağlık, sizleri yürekten kutluyorum.
*****
Atatürk Türkiye demektir
Sevgili okurlarım, Türklüğümüzün kurtarıcısı, Cumhuriyetimizin kurucusu, büyük devlet adamı Ulu Önder Atatürk'e gerçek manada sahip çıkması gerekenler, Atatürk'ten uzak bir görüntü sergilemektedirler.
Oysa Atatürk'ü değerlendirmeden önce O'nu iyi tanımak, onu iyi anlamak gerekir. Atatürk'ü gerçek manada anlayabilmek için onun hayatına bakmak, neler yaptığını, neyi hangi düşünceyle yaptığını iyi analiz edebilmek gerekir. Onun düşünce ve devrimlerinin temelini araştırdığımızda, bunun her şeyden önce "tam bağımsızlık ve özgürlük" ihtiyacına dayandığı gerçeği karşımıza çıkmaktadır.
Atatürk'ü anlamak, onu sadece birtakım süslü sözlerle övmek değil, onun fikir ve düşüncelerini eyleme geçirebilmek için Atatürkçülüğe sarılmakla olur. Atatürkçüleri yargılamakla değil.
Bugün, onun için kullandığımız kelimeler ne kadar büyük, ne kadar geniş anlamlı olursa osun, yine de Atatürk’ü ve onun başarılarını anlatmaya aciz kalıyor.
Mustafa Kemal, ileri görüşlü, disiplinli, sabırlı ve yaratıcı bir kişidir. Her zaman açık sözlü olmuş, doğru bildiği bir fikri savunmaktan çekinmemiştir. Çok yönlü bir kişiliğe sahip olan Mustafa Kemal, sanata ve eğitime de büyük önem vermiştir. Türk insanının dilini, dinini, tarihini, kültürel ve geleneksel özelliklerini tanımasında, Mustafa Kemal'in önemli rolü olmuştur.
Türk ulusu, Atatürk'ün varlığından, ilke ve devrimlerinden, düşünce sisteminden, Cumhuriyet'in kazanımlarından güç alarak, Cumhuriyet'i aydınlık yarınlara ulaştırmak için elbirliğiyle çalışmaktadır. Atatürk’e, kurduğu Cumhuriyet'e, ilke ve devrimlerine, düşünce sistemine her zaman sahip çıkmalıyız.
Atatürk’ün aramızdan ebediyete intikal etmesine 70 yıl olmasına rağmen, o Türk insanının gözünde ve gönlünde ölümsüzlük kazanmıştır. Öldüğü andan itibaren, Atatürk ismi ve hatırası çok sevdiği halkının kalbinde yerini almıştır.
Atatürk savaş kazanmış bir kahramandı. Bir lider olarak kitleleri etkilemiş, bir devlet adamı olarak ta başarılı bir yönetim sergilemiş ve nihayet bir devrimci olarak ta bir toplumun sosyal, kültürel, politik, ekonomik ve hukuki yapısını kökten değiştirmeyi başarmıştı.
Bu özellikleriyle, dünya tarihindeki en üstün şahsiyetlerden birisi olmuştur. Tarih, Atatürk’ü Türk ulusunun en şerefli evlatları ve insanlığın en büyük liderleri arasında sayacaktır.
Atatürk’ün varlığından, düşüncesinden, ilke ve devrimlerinden, Cumhuriyetin kazanımlarından güç alarak; Cumhuriyetimizi korumak ve aydınlık yarınlara taşımak için çalışmalıyız. Bunun için de; Atatürk’e, kurduğu Cumhuriyete, ilke ve devrimlerine her zaman sahip çıkmalıyız.
Bugün Türk varlığından başlayarak övünecek neyimiz varsa, hepsinin temelinde Atatürk vardır. İleriye dönük ne ümitlerimiz, ne beklentilerimiz varsa bunların kaynağında yine Atatürk ve O’nun ideallerinin verdiği güç ve heyecan vardır.
Türkiye Cumhuriyeti'nin kimliğini, niteliğini, çizgisini, bütün tehlikelere ve tehditlere rağmen koruması, Atatürk’e karşı çıkanların bile gün gelip O'nun önünde saygıyla eğilmesi, Atatürk'ün hem neden hedef haline getirildiğinin, hem de büyüklüğünün bir göstergesidir.
Atatürk’ü bilmek ve anlamak, bir yönüyle 21. yüzyıl Türkiye’sini ve dünyasını inceleme ve açıklama çabasının bir gereğidir. Coşkun bir vatansever ve çağdaşlaşma heyecanı olan Atatürk, bizim içim bir onurdur, özgür düşüncenin ve özgür insanın bir abidesidir.
Çünkü Atatürk Türkiye demektir. O’nu özlemle anıyoruz.
***
Fikir yoksulu olmayalım
Sevgili okurlarım,fikir; insan zihninin bir şey hakkında edindiği bilginin zihinde temsili veya kurduğu kavramdır. Genellikle zihnimizde ki her düşünce nesnesi, fikir adını alır.
Descartes’e göre üç türlü fikir vardır.
1) Doğuştan fikirler; yani düşünce aracılığı ile kendimizde bulduğumuz fikirler.
2) Yapma fikirler; Bunlar bizim zihnimizin eserleridir.
3) Dıştan edinilen fikirler.
Eğer bir insanda bunun üçü de yoksa o insan, faydalı düşüncesi olmayan fikirsiz, fikir yoksulu bir insandır. Böyle bir insanın kendisine, ailesine ve topluma hiçbir faydası yoktur.
Bir konu hakkında fikir edinmek, kanaat sahibi olmak, fikir yormak veya zihin çalıştırmak için, ondan fikir almak veya fikir danışmak isterseniz, size faydalı olamaz. Çünkü fikri yoktur. Fikir yoksulu olduğu için de, fikir yürütemez, düşünce ileri süremez ve düşündüğünü anlatamaz.
Toplumumuzda bu gibi fikir yoksulu insanlara çok rastlarız. Bunların hoşgörü ve uzlaşma kültürleri de yeterli olmadığından, çevre duyarlılıkları da noksandır. Paylaşmayı da bilmezler. Çıkarlara dayalı iki yüzlülükleri vardır. Nemelazımcıdırlar.
Son zamanlarda; ilgili bilgisiz, bilgili de ilgisiz bir toplum olduk. Buna bir de, hem ilgisiz hem bilgisiz “Bana dokunmayan bin yaşasın” diyen, nemelazımcıları da eklersek düşünün halimizi.
Günümüzde, fikir yoksulu oldukları halde, “Her şeyi ben bilirim” diyen, yaşları büyük aklı küçük, ne yaptığını bilmeyen sözde yöneticiler de var. Bunun sonucu olarak ta iyi yönetilmiyoruz.
Bakıyorsunuz; hiç beklemediğiniz bir anda, ilgisiz ve bilgisiz birileri çıkıp, yanlış zamanda ve yanlış mekânda ülkenin kültürel, sanat, ekonomik, siyasal, sosyal ve dini konularında fikir beyan etmeye kalkıyor.
Olmaz böyle şey. Oysa herkes kendi işiyle meşgul olmalı ve haddini bilmeli.
Yöneticiliğin okulu yoktur, bir yetenek ve tecrübe işidir. Aynı zamanda, yöneticinin genel kültürü ve insanlık yönü de çok önemlidir. Otoritesini bulunduğu mevkiden değil, bilgisinden ve fikrinden alan yöneticiler, toplumla iç içedir, her zaman alçak gönüllü olur, faydalı fikirler üretir, bunun sonucu olarak ta, herkes tarafından sevilir sayılırlar.
Bugün ülkeyi yönetmeye kalkışanların, günlük politika akımlarından başka, güçlü bir tarih bilgisine sahip olmaları da zorunludur. Ülkeyi yönetenlerin sırası geldikçe her konuda fikir beyan etmeleri ve bu fikirlerini başlangıçtan itibaren kademe kademe savunmaları ve zamanı gelince de, sırasıyla tatbik mevkiine koymaları gerekmektedir.
Doğuştan fikrimiz yoksa faydalı düşüncesi olmayan neme lazımcı, fikirsiz bir insan olmamak için, okuyalım, öğrenelim, araştıralım, dıştan yapma fikirler edinelim, fikir beyan edelim ve fikir yoksulu olamayalım.
“Söz bilirsen söz söyle, sözünden ibret alsınlar
Söz bilmezsen sükût eyle, seni bir adam sansınlar.”
******
Vatan sevgisi kutsaldır
Sevgili okurlarım,vatan; üzerinde yaşadığımız toprak parçasıdır. Gerektiğinde uğruna severek canımızı verdiğimiz ve şehit olduğumuz yerdir.
Bir milletin bağımsızlığını sürdürebilmesi için toprağa, yani vatana ihtiyacı vardır. Kurtuluş Savaşı'nda nice askerlerimiz bir avuç vatan toprağı için canını vermiştir. Çünkü vatan kutsal bir varlıktır.
Atatürk vatanı kurtarmak, yeni bir devlet kurmak için inanılmaz çabalarda bulunmuş, bunu aşırı derecede istemiştir. Bunu şu özdeyişiyle de çok güzel açıklamıştır.
"Vatan bir bütündür, bölünemez."
Atatürk vatanın, milletle, halkla iç içe olmasını çok istemiştir. Çünkü vatan bağımsız bir devletin başlıca şartıdır. Onun için vatanımızın değerini bilmemiz gerekir.
Çünkü bu devletin sağlam temeller üstünde yükselmesi zor olmuştur. Bu vatan için, nice şehitler verilmiştir. Nice, analar, babalar oğullarını vatan için feda etmişlerdir. Bunun temel amacı, Cumhuriyet ve özgürlük kavramının iç içe beraber bir bütün olarak sağlanmasıdır.
Cumhuriyet, özgürlük ve bu vatan toprakları, Atatürk'ün önderliğinde nice askerlerin çetin savaşları sonucunda kazanılmıştır.
Bizler bu vatanı ve bu Cumhuriyeti Atatürk'ten emanet aldık. Bizler asil Türk gençleri olarak bağımsızlığımızı ve vatanımızı önce korumalı, sonra savunmalıyız.
Birinci dünya savaşında düşmanlar tarafından işgal edilen bu mübarek vatan topraklarımız, Mustafa Kemal Atatürk tarafından, "Kuvay-ı Milliye" ruhunun Samsun'da filizlenmesi ile kurtulmuştur. Samsun'da filizlenen iman, azim, idare, cesaret ruhu, sonra muazzam bir ağaç olarak bütün vatan topraklarına kök salmıştır.
Büyük davalar büyük insanların elinde hayat bulur, şekillenir, gelişir ve gürleşir. İşte Samsun'da Büyük önder Atatürk'ün elinde şekillenen kurtuluş mücadelesi, güzel vatanımızın dört bir yanında gürleşmiş, düşmanları vatan topraklarından söküp atmıştır.
Milli şairimiz Mehmet Akif Ersoy'un:
"Kim bu Cennet vatanın uğruna olmaz ki feda?
Şüheda fışkıracak toprağı sıksan şüheda"
Mısralarında, kutsallığın ifade edildiği bu mübarek vatan topraklarını, şehitlerimiz kanlarıyla sulayarak, bize vatan olarak emanet etmişlerdir.
Güzel vatanımızın kıymetini bilelim, iç ve dış düşmanların oyunlarına gelmeyelim; Birlik-beraberlikten ve kardeşlik duygularından ayrılmayalım.
Gün birlik zamanıdır. Bayrak için, vatan için, çekilen acılar için birlik zamanıdır. Bu vatan uğruna dökülen kanlar ve ölen şehitlerimiz için birlik zamanıdır. Atamızın bizlere emanet ettiği bu güzel vatanı korumak için birlik zamanıdır.
“Türk milleti milli birlik ve beraberlikle güçlükleri yenmesini bilmiştir."
Diyen Atatürk, vatan ve milli mücadele anlayışını çok güzel ifade etmiştir.
Vatan, sadece bir toprak parçası değil, şehit kanlarıyla sulanan Mehmetçiğin yattığı ve millet kalbinin attığı yerdir.
Türk gençliği olarak; Atalarımıza layık olup, ülkemizi daha iyi yerlere taşımak, bizim için bir görevdir. Yüce Atatürk’ün dediği gibi “Hiçbir şeye ihtiyacımız yoktur, yalnız bir şeye ihtiyacımız vardır; o da çalışkan olmak”.
Vatanımızı sevelim. Vatan sevgisi kutsaldır.
|