
Kemal Amcamız…
Ölümünün üzerinden kaç sene geçti hatırlayamıyorum. Hızla geçen senelere yetişip günleri ve ayları takip edemez oldum artık. Takip edilemeyen günler ve aylar Kemal amcamı unutturamadılar ama. Anısı dün gibi hala belleğimde. Akşama doğru kahveden eve dönüşlerde geçerdi kapımızın önünden. Benim de okuldan dönüş saatlerimden az sonra olurdu bu vakit. Gülümserdi. Ne haber Şifo? diye seslenirdi uzaktan.(Şifo arkadaşlar arasındaki takma adımdı.) Heyecanlanırdım cevap verirken. Koşardım hemen yanına. Bir mahalle komşusu amca değil de bir dede şefkati ve sıcaklığıyla okşardı başımı. Okulda neler yaptığımı sorardı hemen. Anlatırdım hızlı hızlı, bir solukta. Bazen altından kalkamayacağım ödevlerim olurdu. Akşam yemeğinden sonra toplardım defteri kitabı, Kemal amcamın yanında alırdım soluğu. Hiç geri çevirmezdi beni. Saatlerce benimle beraber didinirdi, hiç şikâyet etmeden mazeret bildirmeden. Ödevlerimden arta kalan zamanlarda gençliğini anlatırdı bana. Hızlı delikanlılık günlerini. O günlerin İzmir’ini. Gözleri buğulanırdı, o günleri tekrar yaşardı Kemal Amcam. O günlerin mutluluklarını içeride bir yerde, derinlerde hissederdi tekrar. Bazen de tarihsel olaylara değinirdi. Bazılarının deyimiyle canlı bir tarihti, aynı zamanda eski tüfeklerdendi. Sağlam bir cumhuriyetçi, sıkı bir demokrattı. E, Karşıyakalıydı ne de olsa. Denizleri kız, kızları deniz, sokakları hem kız hem deniz kokan bir kentte yetişmişti.
Kitaplar hediye ederdi bana, dünya klasiklerinin en güzel örnekleri olan. Zaten onun sayesinde tanıştım Tolstoy’la, Dostoyevski’yle, Gogol’la. Onun sayesine sevdim okumayı ve edebiyatı. Okuduğum kitapları anlattırırdı bana ne öğrendiğimi, ne anladığımı bilmek istediğini söylerdi. Aslında gizliden kontrol ederdi beni, kitapları okuyor muyum diye. Uzun uzun konuşurduk kitaplar üzerine. Atatürk’ün devrimlerini anlatırdı. Tüm bu devrimlerin de tarihini ezbere bilirdi. Çok şaşırırdım o zaman nasıl aklında tutuyor bu kadar bilgiyi ve tarihi diye. Devrimler niçin yapıldı diye de ara ara sınav yapardı ayaküstü.
Sonra bir süre görünmedi Kemal Amca. Her günkü saatinde geçmiyordu kapıdan. Bir, iki, üç gün derken duramadım dayandım kapılarına bir akşam. Gördüğüm manzara karşısında düşüp bayılacak gibi oldum. Ne oldu sana diye sorarken içeri daldım. Hemen yatağının başucuna çöktüm ve o yumuşak ellerinden öptüm koklayarak. Gözlerimdeki yaşları sildi yattığı yerden. Ağlama hemen dedi. Önemli bir şeyim yok.
Çatıdaki kiremitleri düzeltirken düşmüş ve kaburgalarından ikisini kırmıştı. Yaşlılığın da etkisiyle uzun sürecekti iyileşmesi. Öyle de oldu zaten. Ama sevinemedik iyileşmesine. Çünkü halk arasındaki adıyla kötü hastalığa yakalanmıştı bu sefer de. Kanser denilen illet pençelerini geçirmişti ciğerlerine. Kırık kaburgalarından dolayı uzun süre yattığı yatağına bir daha kalkmamak üzere yatmıştı bu sefer. Son yatıştı bu. Kendisi de biliyordu bunu. Ama hep olumlu konuşur ve gülümsemesini yüzünden eksik etmezdi. İleriye dönük planlarını anlatırdı. İyileşip de kalkınca neler yapacağını. Ama olmadı. İyileşemedi. Yattığı yataktan kalkamadı bir daha. Oğlum Şifo derdi bana, okuman lazım senin. Zeki çocuksun, kafan çalışıyor. Kendini biraz derslerine verirsen başarılı olursun. İyi bir işin olur derdi. Söz verirdim her seferinde kendisine. Okuyacağım Kemal Amca, kendimi kurtaracağım. Diplomamla gelip elini öpeceğim derdim. Kaç sene geçti ölümünün üzerinden bilmiyorum. Yağmurlu bir günde kaybettik Kemal Amcamızı. Okulumu bitirip öğretmen olduğumu öğrenemedi. Görseydi nasıl sevinirdi kim bilir? Ve şimdi ne zaman yağmur yağsa, camın önüne geçer dışarıyı seyrederim. Ellerimizle toprağa verişimizi hatırlarım hep gözlerimde buğularla. Mekânın cennet olsun Kemal Amca. Beni görmek istediğin yerdeyim. Sen rahat uyu.
*Bu yazı Eğit-Der’in yayın organı olan “abece”nin Haziran 2008 tarihli sayısında da yayımlanmıştır.
Mehmet ÖZÇATALOĞLU |