Diger Mehmet Ozcataloglu Yazilari
Orhan Pamuk ve Masumiyet Müzesi Üzerine
 
Edebiyat dünyasının hareketlendiği bir dönemi yaşıyoruz.
Bazı dönemlerde, bazı yazarlar ve bu yazarların kitapları hareketlendirirler edebiyat dünyasını.
Beni tanıyanlar kimden ve hangi kitaptan bahsettiğimi anlamışlardır.
Ülkemizin ilk ve tek Nobel Edebiyat Ödüllü yazarı Orhan Pamuk’tan bahsediyorum. Orhan Pamuk ve son kitabı Masumiyet Müzesi’nden.
Masumiyet Müzesi, özel bir kitap. Hatta çok özel bir kitap. Çünkü, Orhan Pamuk’un ödül aldıktan sonra yayımlanmış olan ilk kitabı. Bunun yanı sıra müzesi açılacak olan ilk kitap.
Kitap raflarda yerini alalı henüz birkaç gün oldu. Fakat daha piyasaya çıkmadan basının büyük ilgisiyle karşılandı ki Nobel ödüllü bir yazarın kitabı olması, bu durumu normal kılıyor.
Kitap, 70’li yılların İstanbul’unda bir işadamının oğlu ile (Kemal) fakir bir kızın (Füsun) ilişkisini konu alıyor. Yazarına göre kitabın konusu mutluluk.
Orhan Pamuk’un kitapla ilgili bir Alman dergisine (Spiegel) verdiği röportajı aynı gün Taraf gazetesinin kültür sanat ekinde de yayınlandı.
Bu röportajda derginin “Kemal sizi mi yansıtıyor?” sorusuna yazar şu cevabı veriyor:
- “Kemal, hayalindeki burjuva hayatından uzaklaşıyor. Bu noktada benziyoruz. Bütün ailem benden bir burjuva, bir iş adamı olmamı, zengin olmamı bekledi. Ama ben bir yazar oldum. Kemal’le benim aramızda paralellikler var ve burjuva hayatından geri çekilmenin yarattığı suçluluk hissinde de birbirimize benziyoruz. Kemal ve arkadaşlarının yaşadıkları benim de hayatım idi. Bazı kişileri tasvir ederken öğrencilik yıllarımın arkadaşlarını düşündüm. Babalarının arabalarını kullanmaları, gece kulüplerine gitmeleri… Roman, esas olarak yetmişli yılların hali vakti yerinde kentli kesiminin bir resmi. Bu çok kırık, kırılgan, biraz yalpalayan, tuhaf bir kesim. Biraz baskı altında ve kurban, biraz saldırgan ve tepeden bakan. Kitap, küçük bir grup insanı anlatıyor ancak ulusun ruhu dediğim şeyle ilgili ipuçları veriyor.”
Derginin, kitabın kahramanı Kemal’in, büyük aşkı Füsun için müze kurmasını hatırlatması ve Kemal’in müzelere duyduğu sevgiyi Orhan Pamuk’un da paylaşması üzerine Pamuk şunları söylüyor:
-“Ben müzeleri, özellikle de küçük müzeleri çok severim. İnsanın kendini tutkularına verebileceği yerleri tercih ederim, sessiz bir bahçe gibi. Bir müzeye girdiğimde dünyayı geride bırakır, başka bir atmosfere, başka bir zamana geçiş yaparım. Sanki zamanın dışındaymış gibi… Bu atmosfer hoşuma gider. Romanda müzeleri, zamanın mekâna dönüştüğü yerler olarak tanımladım. Bu hikâye ile eşyalara bir bağlılık gösterdiğimizi anlatmak istiyorum. Çünkü eşyaları yaşadığımız bazı durumlarla özdeşleştiriyoruz. Belli tecrübelerle, mutluluk anlarıyla veya güven ve memnuniyet duygularıyla, dostluklarla. Benim başkahramanım, Füsun’a çok âşık ve bu çok büyük bir mutluluk. Bu mutluluğu tekrar tekrar yaşamak için Kemal yaşadığı mutluluk anlarını hatırlatacak eşyaları topluyor. Ben bize yaşadığımız güzel anları hatırlatan eşyaların büyüsüne çok inanıyorum.”
Kitapta sadece müze, Kemal, Füsun ve aşk yok tabi. Çok eskilerden beri ülkemizin bir sorunu olan, kadına karşı toplumsal bakış ve davranışı da konu alıyor. Yazar bu konuda da şunları söylüyor:
-“Kahramanım Kemal, 30 yıl sonra erkeklerin kadınlara ne yaptığının farkına varıyor. Erkek arkadaşlarım da benim bu anlattıklarımın objektif ve dengeli olduğunu söylediler. Abarttığımı düşünmüyorlar, o zamanlar Türkiye’de sokaklarda kadınların başına gelenleri açıkça ve gerçeğe uygun bir şekilde anlattığım düşüncesindeler. O zamanlar şimdi düşündüğüm gibi düşünmüyordum; kadınları şimdi geriye bakarak anlattığım kadar ezilmiş olarak görmüyordum. Şimdi tanıdıklarımla ve üniversite öğrencileriyle, yani benden 30 yaş genç insanlarla konuştum. Bana söyledikleri sert erkeklik kültürünün hala devam ettiği.
Orhan Pamuk kitabı için şu ifadeyi kullanıyor: Kitabım aynı zamanda siyaseti edebi bir yöntemle aşma denemesidir.
Yazıyı, üstat Çetin Altan’ın, Orhan Pamuk’un Nobel’i alması üzerine yazdığı güzel bir sözle noktalamak istiyorum.
“Türk bayrağını dünyanın neresine dikerseniz dikin, bundan daha güzel, daha iyi gösteremezdiniz.”
Orhan Pamuk’a, ülkemize edebiyat alanında en anlamlı ödülü getirdiği ve Nobel ödülünde Türkçemizi dünyaya dinlettiği için bir kere daha teşekkürler.
 
Mehmet ÖZÇATALOĞLU

***

Uzaktaki Bir Dosta Mektuplar–2

  Sevgili Dost;
Ege kıyılarından sana yazmış olduğum ikinci mektup bu.
Güneş hafif hafif dağların ardına gizlenirken, sıcaklığı hala tenimizi yakmakta. Ve ömür dediğimiz bu kısa yolculuktan bir günü daha tüketmekteyiz.
Fethi bey ve Adil Alyanak, güvertesindeki kalabalıkla ve keskin sireniyle, üzerinden dumanlar çıkararak bizi selamlamakta. İşinden çıkıp evine dönenleri telaşla sevdiklerine ulaştırma yarışındalar adeta.
İnsanoğlu yaşamın güzelliklerine çabuk alışır ya, biz de alıştık sevgili kardeşim. “kızları deniz, denizleri kız, sokakları hem kız hem deniz kokan” bu şehirde yaşam bir başka güzel, bir başka değerli. Ama yaşadığımız her yerde olacağı şekilde de sistematik.
 
Değerli Dost;
İlk mektubumdan sonra patlak veren Kafkas Savaşı, insan yaşamını her şeyden üstün tutan seni de derinden yaraladı biliyorum. Bu konuda neler söyleyebileceğini duyar gibiyim.
Dünyanın neresinde olursa olsun savaş haberi duyduğumda iki şey aklıma geliyor. Birincisi orada yaşayan, savaşın içinde kalmış, masum, savunmasız ve bir o kadar da çaresiz olan çocuklar. Patlayan her bombada neler hissettiklerini merak eder dururum. O bomba gürültüsünü duydukları anda acaba bedenleri nasıl bir şekil alıyor? Gözleri nasıl bakıyor? Başlarını bir yerlere sokarak saklanma ihtiyacı hissediyorlar mı ve eğer hissediyorlarsa o yeri bulabiliyorlar mı? Merak etmediklerimde var tabii. Mesela bu savaşın ileriki yaşamlarında (şayet yaşayabilirlerse) açacağı derin yaraları, bırakacağı tahribatı az çok sezebiliyorum. Ve inan çok üzülüyorum.
Bir yerlerden bir savaş haberi duyduğumda sevgili dost, bir de dünyanın en barışçıl liderinin M. Kemal Atatürk’ün sözleri geliyor aklıma: “Savaş zaruri olmadıkça cinayettir.” Ve hemen düşünürüm, bu petrol ve enerji savaşları zaruri midir? Bir insanın yaşamından daha mı kıymetlidir diye?
Savaştan konuştukça içimiz daha da kararacak sevgili kardeşim. O yüzden burada bırakalım savaş konusunu. Umalım ki dünya üzerinde bu kirli savaşlar bir son bulsun. Umalım ki “Yurtta Barış, Dünyada Barış” olsun.
 
Sana daha önce kısaca bahsettiğim Aziz Kemal Hızıroğlu’nun şiir kitaplarını nihayet okudum ve bitirdim. Okudukça daha da büyüdü gözümde şair ve hayranlığım biraz daha arttı. Senin de mutlaka okumanı tavsiye ederim. Web üzerinden şiirlerine kolaylıkla ulaşabilirsin. Ki mutlaka ulaş, seveceksin.
Senin için şu güzel Aziz Kemal Hızıroğlu dizelerini aşağıya alıyorum.
“İçine yağmur kanamayanları
Terk edilirken çocuk kalamayanları
Sevda burcunda yer aramayanları
Bıraktım gitti, onlar
Hayata geçmeden yaşayabilir.”
 
Sen de bırak sevgili dost, bırak ve senden, benden ve bizim gibi düşünenlerden uzak ve hayatın dışında yaşasınlar.
 
Evet, sevgili kardeşim;
Yapılacak işler var yapılmayı bekleyen. Bu aralar sen benden çok daha meşgulsün. (Malum ben tatildeyim.) O yüzden senin de çok fazla vaktini almak istemem.
“Şimdi çocuklar düşünüyorum yabancı bir ülkede
Kan gölleri büyüyor içimde.”
diyor Sevgili Hızıroğlu.
Ve ben de şunu söylemek isterim bu sözler üzerine:
 
Osetyalı Çocuklar İçin!
Çocuklar,
Sarışın, esmer, kumral
Çocuklar,
Mavi gözlü, yeşil gözlü
Çocuklar,
Kirli,
Çocuklar,
Temiz,
Hepsi çocuk hepsi güzel
Kıymayın çocuklara ne olur.
 
Selam ve sevgi ile…
 
Mehmet ÖZÇATALOĞLU 

***
 
Uzaktaki Bir Dosta…
 
Merhaba Sevgili Dostum. Sana bu mektubumu çok uzaklardan ve gecenin ilerleyen bir saatinde yazıyorum.
Uzun süren yolculuklarla gerçekleştirilen geliş gidişler, kısa süreli konaklamalar ve bu kısa konaklamalarda anlık diyebileceğimiz görüşmelerimiz artık sona erdi. Ve ben, nihayet yerleşik bir hayata geçebildim. Bunun vermiş olduğu keyifle de ilk olarak sana yazmak istedim. Çünkü şairin de dediği gibi ‘Yazmasam çıldıracaktım.’
Biliyor musun sevgili dost; insanın gerçek anlamda dünyaya aynı pencereden bakabildiği bir arkadaşını, bir dostunu hatta belki de kardeşini geride bırakarak yeni bir denize yelken açması hiç kolay olmayan ve de acı veren bir durummuş. Daha şimdiden şunu çok iyi anladım ki boşluğunu doldurmak mümkün değil.
Bu kısa süre içerisinde, anladığım bir başka şey daha var ki o da burada içtiğim çayların öğle üzeri beraber içtiğimiz çaylarla aynı keyfi vermediği. Demek ki keramet çayda ya da çaycıda değil, o sıcaklığı paylaştığım dosttaymış yani sende.
 
Sevgili Dost;
Tüm bu koşuşturmalar arasında gündemden de kopmamaya çalıştım tabi. Birlikte irdeleme şansımız olsaydı mutlaka üzerinde duracağımız haberler neler olurdu diye düşünerek altını çizdiğim olaylar var. Büyük usta Nazım’ın da dediği gibi ‘Memleketimden İnsan Manzaraları:’
“Edirne’nin Yıldırım, Yeni İmaret ve Küçükpazar semtlerinde görüldüğü ileri sürülen uçan adam konusunda halk panikte. Geceleri uyuyamayan vatandaşlar çözümü aralarında para toplayıp mevlit okutmakta buldular.”
Yüzündeki tebessümü görür gibiyim. Avrupa Birliği’nin eşiğindeki bir ülkenin vatandaşlarının durumuna bak. “Hayatta en hakiki mürşit bilimdir, fendir” diyen bir liderin geleceği emanet ettiği gençliğinin durumuna bak. Acaba bu vatandaşlar ülke ekonomisi için de bir mevlit okutsalar tüm bu borçlardan kurtulup derin bir Ohhh çekebilir miyiz? Ha ne dersin?
 
Bir diğer haber Erzurum’dan. Muhittin Hoca isimli bir vatandaş bastırdığı kartvizitte aynen şu ifadelere yer vermiş: “Yıldızlama açılır, insanların hayatı okunur, karı-koca araları şifre ayetler okunur. Bütün hastalıklara bakılır.”
Hatırlıyorum da kısa bir süre önce dua eden bir radyocuya şifa niyetine dua etsin diye para vererek salona girmek isteyenler de yine Erzurum’daydı. Sosyologların dikkatini çekmez mi acaba?
 
Maalesef sevgili dostum, her haber tebessüm ettirmiyor insanı. Öyle dramlar yaşanıyor ki hiç görmediğimiz, bilmediğimiz yerlerde. Bu haberleri okuyunca ne AB geliyor insanın aklına ne de medeniyet. Aynı gazeteyi okuyoruz ya sen hemen hangi haberden bahsettiğimi anlamışsındır. Evet, evet doğru. Denizli’deki hurdacıdan bahsediyorum kardeşim. 1500 YTL’lik borcunu ödeyemediği için 8 aylık kızını başka bir aileye veren! hurdacıdan. Bu haber üzerine neler söyleyebileceğimi sen tahmin ediyorsun. Uzun uzun yazmayacağım.
Sevgili kardeşim;
Kapatma davası, Ergenekon, şudur budur derken hayat satır aralarında akıp gidiyor. Ve tüm bu hengâmede her birimiz bir yerlere sürükleniyoruz.
Bu sürüklenmeler esnasında artık kâğıda ne dökülürse, içimizden geldiği gibi yazmaya çalışıyoruz.
İmbatın tatlı yelinin üzerine dökerek sana gönderebileceğim kelimelerin tamamı şimdilik bu kadar.
Güzel ve güneşli günlere olan inancını yitirmemen dileği ile hasretle seni ve tüm arkadaşları selamlarım.
 
Mehmet ÖZÇATALOĞLU

***

Hababam Sınıfı ve Rıfat Ilgaz
* 13. Rıfat Ilgaz Sarıyazma Kültür ve       
Sanat Festivali İçin…
 
Edebiyatımızın çınarıdır Rıfat Ilgaz. Bu topraklarda aydın onuru, yazar sorumluluğu ile dimdik kalmış, çektiği sıkıntıları mizah hoşgörüsünde yaşamış bir kişiliktir.
 
1940’lardan, bu dünyadan göç ettiği 1993 yılının Temmuz’una kadar laik ve etik duruşunu değiştirmeyen, dil, eğitim ve kültürün yozlaşmasına yaşamı ve yapıtlarıyla karşı çıkan, toplumcu, özgürlükçü ve yurtsever savaşımcılığını Anadolu’nun binlerce yıllık kültür kaynağından beslenerek gerçekleştiren; kültürsüzleştirme konusundaki iç ve dış saldırıların doruğa ulaştığı günümüz Türkiye’sinde sanatçı aydın kişiliği ve sorumluluk bilinciyle bizlere güç veren bir aydın ve yazar olduğu vurgulanıyor Kastamonu Meslek Yüksek Okulu’nda gerçekleştirilen Rıfat Ilgaz bilgi şöleni sonuç bildirgesinde.
 
Ve tabiî ki Rıfat Ilgaz denilince akla ilk gelen Hababam Sınıfı. Hemen herkesin okul anılarından kesitler bulduğu, okul yıllarını tekrar yaşadığı, yatılı okul hikayeleri olan Hababam Sınıfı.
 
Kitaplardan sonra filmleri çekilen, bu filmler sayesinde de gerçek bir yaşantı halini alan Hababam Sınıfı’nın hayal ürünü olduğu düşünülmüyor bile artık. Öyle sıcak ve bizden bir hikaye ki; Damat Ferit’i, Güdük Necmi’si, İnek Şaban’ı, Tulum Hayri’si, Kel Mahmut’u ve daha niceleri ile birlikte tabiî ki Hafize Anayı unutamayız, hayatımızdan bir parça olmuştur Hababam Sınıfı. Kendi okulumuz, kendi sınıfımız ve sınıfımızdaki arkadaşlarımız gibi benimsedik her birini.
 
Dolmuş adlı mizah dergisinde “Stepne” takma adıyla bir yazı serisi olarak yazmaya başladığında Rıfat Ilgaz, belki kendisi bile tahmin etmiyordu böyle ölümsüz bir eseri bırakacağını. İlk olarak 1956 yılında seri yazılar olarak yazılan bu eser aradan geçen 52 sene sonra bile hala güncelliğini ve mizahını koruyor. Ekranlara gelen filmleri bile hala keyifle ve kahkahalarla izleniyor.
 
Hababam Sınıfı’nı okuyan herkes ilk başlarda kendi okullarındaki hikâyelerin anlatıldığını düşünmüş. Ve herkes “Stepne” takma adını kullanan yazarın kim olduğuna dair kafa yormaya başlamış.
 
İşte Hababam Sınıfı’nın çok okunmasının nedeni de budur. Her okul sırasında dirsek çürüten, içinde biraz kendini bulmuştur. Hala da bulmaya devam ediyor. Öyle olmasa bu kadar çok okunup 50 küsur yıl sonra hala okunmaya devam edilir mi?
 
Cide, Rıfat Ilgaz’ın “Annem ne iyi etmiş de beni burada doğurmuş” dediği yer. Bizeyse, kitaplarını okudukça “ ne iyi etmiş de annesi Rıfat Ilgaz’ı doğurmuş” demekten başka söz kalmıyor.
 
Mehmet ÖZÇATALOĞLU

***

Okuyor muyuz?
 
Kitap okunup okunmaması ülkemizde hep tartışıla gelmiş bir konudur. Bu konu üzerinde hep araştırmalar yapılır, sonuçlar tüm basında herkesin görebileceği köşelerden duyurulur. Ve hep aynı sonuç ortaya çıkar. Okumuyoruz!
 
Uzun bir süredir gazetelerin kitap tanıtımı için her hafta veya her ay vermiş oldukları eklerini takip ediyorum. Geçen haftalardan birinde de “Türkiye kitap okuyor mu?” başlığı altında bu konu ele alınmış.
 
Yazıda adı geçen, araştırmayı yapan kuruluş BES yani Bağımsız Eğitimciler Sendikası. Bu kuruluşun da ortaya koyduğu rakamlar ve vardığı sonuç aynı. Türkiye okumuyor. Bu konularla ilgili bir isim olan Metin Celal ilgili makamlardan ve ilgili kurumlardan aldığı rakamlarla yeni hesaplamalar yaparak durumun daha iç açıcı fakat daha alınacak çok yol olduğunu belirtiyor. Bir bakıma bu araştırma sonuçlarıyla hemfikir fakat daha iyimser.
 
Televizyona günde ortalama 5 saat ayıran bir toplumun okumasını beklemek hayalcilik olur zaten. Bunun yanında internet dediğimiz dipsiz dünya da okumayı engelleyen bir diğer faktör.
Kütüphane alışkanlığının olmadığını da göz önüne alırsak, kitap ve dergi fiyatlarının yüksekliği de okumaktan caydıran bir etken olarak görülebilir.
 
Bahaneler çoğaltılarak uzatılabilir. Fakat bir araştırma var ki tüm bu saydıklarımızın önemsiz olduğunu ve bu bahanelerin istenirse bir kâğıt gibi buruşturulup çöpe atılabileceğini gösteriyor.
 
Tarihte Okuyanlar, Okumaya Âşık Olanlar
 
*Okurken kitapların cazibesine kapılarak yemeği-içmeyi unutanlar (Marifet name adlı eserin sahibi İbrahim Hakkı.)
*Ekmek parasını kitaba yatıranlar (Ahmet Mithat Efendi, bazı zamanlar bütün parasını kitaba verdiği için aç kalmıştır.)
*Yemek yerken de okumak isteyenler (Fahrettin-i Razi)
*Okurken uyumamak için ayaklarını su dolu bir kovaya koyanlar (Ord. Prof. Dr. Hilmi Ziya Ülken)
*Eline geçen kitabı bir gecede okuyup onun aynısını yazarak kütüphanesine koymaya çalışanlar (Ömer Nasuhi Bilmen)
*Kitaba verecek parası olmadığı için, kitapçı dükkanlarında geceleyip sabaha kadar okuyanlar (Cahiz)
*Gece uykusunu kaçırabilmek için defalarca çay-kahve içenler (İbn-i Sina)
*Güneşin batmasından doğmasına kadar mum ışığında okuyanlar (Katip Çelebi)
*Hayatında kitap okumadan sadece iki gecesi geçmiş olanlar (İbni Rüşd sadece evlendiği gece ve babası öldüğü iki gecede kitap okumamıştır.)
 
Bunların yanında okurken uyumamak için çenesinin altına sopa yerleştirenler, beline kadar uzanan saçlarını tavana bağlayanlar, uyumamak için ensesine sıkılmış kar koyanlar, daha çok okuyabilmek ilim sahibi olabilmek için hiç evlenmeyenler.
 
Ve şimdi soralım kendimize. Tüm bu örnek kişilerin yanında biz ne kadar okuyoruz?
 
Mehmet ÖZÇATALOĞLU

******
Veda…
 
Her ayrılık hüzünlüdür ve acı verir. Kimden ve neyden ayrıldığınıza göre başka başka yaşarsınız acınızı veya üzüntünüzü.
 
Kimi zaman sevgilinizden, kimi zaman anne ve babanızdan ayrılırsınız. Bazen de okul arkadaşlarınızdan ya da asker arkadaşlarınızdan. Kim bilir, belki de dostlarınızdan.
 
Ama her zaman canlı birer varlık olmayabilir ayrılık acısı yaşadığınız. Çok sevdiğiniz bir eşyanızı kaybederseniz de acı yaşayabilirsiniz. Belki bir bütün olduğunuz arabanızı sattığınızda belki de yaşadığınız şehirden ayrılırken acı duyabilirsiniz.
 
Evet;
Gitmek için erken, kalmak için geç bir zaman belki bizim için. Ama artık gitme zamanı. Dönüşü olmayan bir yolun başlangıç noktasında dönüp de arkaya baktığımız bir dönemi yaşıyorum.
 
Geçen senelerin muhasebesini yapıyorum. Ve şunu fark ediyorum ki giden birçokları gibi “kurtuldum buradan” diyemiyorum.
Kurtuldum diyemiyorum çünkü çok güzel arkadaşlıklar, dostluklar bırakıyorum burada. Güzellikler içerisinde yaşanmış günler, aylar hatta yıllar.
 
Dile kolay tam 5 yıl.
Neler olmadı ki bu beş yıllık süre zarfında. Türkiye gündemi çok hızlı değişen bir ülke. Dönüp de bakın bakalım neler olmuş 5 yılda. Ve düşünün bir ülkede bütün bunlar olup biterken, bir insanın hayatında neler yaşanmaz ki.
 
Meslek hayatıma burada başlamam dolayısıyla şunu söyleyebilirim ki öğretmenliği burada öğrendim.
Bir ailenin reisi olmayı, bir eşe koca olmayı ve oğluma, “Efeme” baba olmayı burada öğrendim ben.
Evlat hasreti ne demektir, bir baba oğluna nasıl özlem duyar burada öğrendim ben.
Annesiz-babasız gurbet elde geçirilen bayramlarda arkadaşlar birbirine nasıl sığınır onu da burada öğrendim ben.
Ve yetersiz kalan sağlık koşullarında insanlar şifa bulmak için oradan oraya hastanelere koşuştururken neler yaşıyorlar, neler hissediyorlar burada öğrendim ben.
 
Artık vakit doldu. Doğduğum büyüdüğüm topraklara geri dönüyorum. İçimde buruk bir acı, dilimde Kilis hanekleri!
 
Ünlü yönetmenin deyimiyle “yalnız ve güzel ülkemin” bir başka köşesinde eğitim meşalesini daha güçlü bir şekilde yakmak üzere bana müsaade. Bundan sonra söylenecek bir sözümüz olduğunda “İmbat” (*) size ulaştıracaktır.
Şimdilik hoşça kalın sevgili dostlar. İçerisinde insan sevgisi olan herkesle yolumuz mutlaka bir yerlerde kesişecektir.
 
* İmbat: Ege Denizi’nden karaya doğru akşamüstü esen yumuşak, güzel rüzgâr.
 
Mehmet ÖZÇATALOĞLU
 
Sitemize Hosgeldiniz..
 








Türk ve Dünya Tarihinde Yaşanan Olaylar
 

DUYURU PANOSU

---Hosgeldiniz---

Kilis Kent Gazetesi , Herkese Hayirli Bayramlar Diler...
---47 YILDIR Kilis"in ,Kilisli"nin Sesiyiz---

Sitene Ekle

 
TV'de Bugün
 
 
Bugün 32 ziyaretçi (63 klik) kişi burdaydı!
Gazetelinki.com Araba Bu web sitesi ücretsiz olarak Bedava-Sitem.com ile oluşturulmuştur. Siz de kendi web sitenizi kurmak ister misiniz?
Ücretsiz kaydol