O Yüce Atatürk’ün etrafını çevreleyen Türk askerlerinin Çanakkale savaşlarını yansıtan görüntülerini mutlaka Ankara’ya yolu düşenler zaman zaman izlemişlerdir. İşte ben de bu heykeli ta yirmi yaşlarımdan beri izler, Ulus Meydanındaki o haşmetli görüntüyü dakikalarca içime sindirmeye çalışırdım. Çünkü onları izlemek demek Çanakkale’yi izlemek demek olacağı için, benim meraklarım hep bu yönde beni heyecana sürüklerdi. İşte yine arşivleri karıştırırken, 9 Şubat 1957 tarihli Genç Kilis gazetesi elime geçti ve orada aşağıda ki başlık altında ki enteresan yazı dikkatimi çekti.Çünkü yarım asır önce yazılmış bu yazının içeriğinde bilinmesi gerekenler vardı, ben de bu yönden yola çıkarak bu görüntüyü sizlerle paylaşmak istedim. Çünkü yeni yetişen nesil,bunları bilmek ve duymak mecburiyetindedir. Zira bu ülke ve bu hür topraklar öğle boşuna kazanılmamıştır.
***
Mazinin okul sıralarını süsleyen ders kitapları arasında, beni en fazla bu günkü hürriyet ve medeniyeti vatan topraklarına kavuşturmak için, kan döken Atalarımın tarihi meşgul ederdi. O tarih kitaplarında, Çanakkale kahramanlarının mütevazi isimleri okunur, o mütevazi isimlerden yola çıkarak,yüce bir ulusun destanını tekrarlardım.
Ankara’yı ziyaret ettiğim zamanlar, Ulus Meydanına gider, Büyük Tük Milletine seslenen Kahraman Atatürk’ü, Yzb. Kara Fatma’yı, Hasan ve Mehmet Çavuşların heykellerini izlerdim. Kendi kendime bu kahraman gazilerin hayalini kurar, tunçtan heykelleri üstünde Çanakkale savaşlarının canlı hatıralarını okur gibi olurdum. Fakat hiçbir zaman, önünden günde birkaç kere geçtiğim,gurur ve iftiharla seyrettiğim bu abidenin üzerinde yükselen,kahramanları canlı olarak seyredeceğimi tasavvur edemezdim.
Bazen dalar, ne olurdu sanki Atatürk’ü görebilseydim, derdim. Halbuki 1953 yılında Etnografya Müzesinden Anıtkabire nakledilen Atatürk’ün tabutu arkasında yürümüş ve bol bol ağlamıştım.
İşte bugün sağ olduğunu duyduğum,ve tesadüfün karşıma çıkardığı bir canlı tarihin yapraklarını çeviriyor ve GENÇ KİLİS gazetesinin muhterem okuyucularına bu canlı tarihi takdim ediyorum. Şu an birkaç gün evvel heykelini Ulus Meydanında izlediğim Hasan Çavuşun Yarım dünyayı top ateşine tutan ellerini dudaklarıma götürüyor ve öpüyorum.
İşte onu nasıl tanıdım? Tatlı bir Nisan günüydü. Güneş büyün haşmetiyle Etlik yolu üzerinde bulanan Ana Tamir Fabrikasına doğru yayılıyor ve sabahın ilk ışıkları ile birlikte Etlik yolu üzerinde ki asfalt yolu aydınlanmaya ve canlanmaya başlıyordu. Bu yolu her zaman Dışkapı’dan yürürdüm, işte o sabah fabrika kapısına geldiğimde, kolunda Çanakkale savaşlarında aldığı sekiz yaranın işareti, göğsünde birkaç tane madalya ve etrafında yine meraklı fabrika işçileri... Yetmiş yaşlarında ve asker üniformalı bu yaşlı zat hala dinç ve heybetliydi ve onun Hasan Çavuş olduğunu öğrendiğimde ellerine sarılıp öpmeyle işe başladım.
Dalmıştım, Ulus Meydanındaki heykelin altındaki o süngülü Hasan Çavuş şimdi karşımdaydı. Yutkunmaya başladım, dizlerim titriyordu. Halbuki daha 25 yaşında bile değildim o gün. Fakat manzaranın dehşetini düşünmeye başlamıştım. Atatürk’ün askeri şimdi karşımda duruyordu. Atatürk’ü görememenin ezikliği içinde kıvranırken, onun Mehmedine sarılıp öpmenin heyecanını sizlerin taktirine bırakıyorum. Karşımda bir canlı tarih vardı ve bu her kula nasip olmayan bir göstermeydi.
Hoş geldin diyerek söze başladığımda, o hemen siz evlatlarımı görmeye geldim diyerek doğrudan gözlerini kapayıp o günleri anlatmaya başladı.
“Sonunda içine de ettiler”
Nejat TAŞKIN
Pendik İlçesinde yayınlanan haftalık DUYURU isimli gazetenin son sayfasında bir tren kompartımanı resmi ve resmin altında ki yukarıda ki başlıklı yazı var. Okuduğum zaman gözlerime inanamadım.Bu nasıl bir coğrafya da yaşadığımızın basit bir göstergesinden ibaret bir resimdi. Çünkü adamın biri, adam demek için yutkunuyorum, banliyö trenleri kompartımanlarından birinin vagonuna yerleşmiş ve yerleşmekle kalmamış büyük kakasını yapmış. Evet, bu görüntü bu ifadeyi dile getiriyor ve 45 yıldır iyi günde kötü günde kullandığım bu banliyö trenlerinin içine ediyordu.
Her vagonda bir güvenlik görevlisi bulunurken bu vagonu nasıl olurda sahipsiz bulan bir vatandaş içine etmeyi cesaret verici bulmuş olabilir. Belki de 40 yıldır bir arpa boyu ilerleme cesareti gösteremeyen bu trene bile bile kakasını da yapmış olabilir. Çünkü 40 yıl önce 45 dakikada gidilen Pendik-Haydarpaşa arasını şimdi bu trenler 60 dakikada aldıkları zaman alkışlanacak durum yaratıyorlar.
Bütün bunların nedenini ne siz sorun nede ben söyleyeyim. Çünkü böylesine bir zihniyet içinde olduğumuz müddetçe batıdan hep uzaklaşarak kendi şarklı kimliğimizi kullanmak mecburiyetinde kalırız. Geçenlerde bindiğim bu banliyö terenin kompartımanından birinin üç kapısı birden bazen duraklarda hiç açılmıyor ve açılanlarda çok yarım açıldığından inme tehlikesi baş gösteriyordu. Hatta bir bayan ufak çocuğu ile düşme tehlikesi geçirdi, içeride ki yolcuların inisiyatifi ile kurtuldu.Bu durumu indiğim ilk istasyonda ilgililere söylediğimde, bana verilen cevap, biraz sonra kendiliğinden o kapılar açılır cümlesi oldu. Bu gösteriyor ki, adam sendeciliğin bir göstergesidir. Yıllar evvel ağustos sıcağında yanan kaloriferleri şikâyet ettiğimde, kondüktör bana şu cevabı vermişti. Sen ne hakla bana kaloriferleri kapat diyorsun, sen şef misin? Evet ben şef değildim, ama bu ülkede vergisini veren vatandaş olarak disiplinsizlikleri önleme yetkisi içindeydim.
Tüm bunlar gösteriyor ki, yıllar geçse de bir arpa boyu ilerlemiş değiliz. Şimdilerde bu trenlerde yenileştirme hareketi başlayacakmış, evet, bir kaç yıl önce 35 km. hız yapması gereken yola, hızlı tren koyarak 135 km. hız yapmasını sağladığımızda 37 kişinin ölümüyle karşılaştık ve sonra gerisin geriye döndük.
Şimdilerde işte böyle adamlar güpegündüz vagonlara kakasını yapmaktan çekinmiyor, adeta alay edercesine, “Ben sizin bu gidişatınıza böyle cevap veririm” diyor.
Benim anlamadığım o güvenlik görevlilerinin görevi nedir? Yine kapkaçlar yaşanıyor ve yine vagonların içinde işte böylesine hayretle rastlanacak olaylar oluyor. Bunları önlemek için ilgililerin mutlaka bu işlerin üzerine canla başla eğilmesi gerekir. Batıya gidip gelenler orada ki bu yolcu trenlerini anlattıklarında hayretle ağzımın acık onları dinliyoruz.
Acaba çok mu zor? Hiç de zor değil aslında. Yapılacak iş, ilgililerin kaliteli elemanlarla görev taksimi yapmasıdır. Yoksa telefon trafiğiyle ve parti taraftarıyla adamı işe alırsanız,işte bu tür manzaralar kaçınmaz olur ve gelir adam vagonun başköşesine hem de büyük aptesini yapar.
Ben olayın resmini görmeseydim, şaka zannederdim, ama hiç de şaka olmadığını fotoğrafı izlediğimde karar verdim. Adam bile bile yapmıştır ve aksaklıklara cevap yazmıştır.
Acaba bu yazılan cevabı yerine ulaştı mı dersiniz, yoksa, bu da geçer canım, iyerek şi tesadüflere mi bırakırız?
Yapılacak iş, tuvaletli vagonlar koyup vatandaşı yerinde ve zamanında rahatlatmaktır. Ne yapsın adamcağız, çok sıkıştı ise, koyuver gitsin dedi. Tıpkı fıkrada olduğu gibi: Adam amel olmuştur, Taksim meydanında sıkışır, oranın yabancısıdır, tuvalet arar, bulamaz ve karşısında bulunan eczaneye dalarak, “Bana Hafız Burhan’ın plağını çalın” der. Eczacı orasının eczane olduğunu söyler ve “Git işine” der. Sıkışmış olan adam, “Bana bu plağı vermeyen eczanenin ta ortasına ederim” diyerek pantolonunu indirir ve gereğini yapar.
İşte yolcu da böylesi trenin demiştir ve ta ortasına gereğini yapmıştır. Olamaz mı?...
***
Sayın Komutanım Orgeneral İlker Başbuğ…
Nejat TAŞKINBeklediğimiz güzel günlere imza attınız ve göreve hoş geldiniz. Sizi saygıyla selamlıyor ve her türlü başarılarınızın yanında olmanın heyecanını taşıyoruz. Bize yıllardır özlemini çektiğimiz onurumuzu vermenin büyük zaferi içindesiniz. Ve bizi 30 Ağustos 2008 günü kutlanacak olan TSK’nın zafer günü akşamı vereceğiniz resepsiyona davet etmekle gerçekleştirdiğiniz büyük ve manevi duyguların hala rüyası içindeyiz.
Var olunuz, sağ olunuz sayın komutanım. Göreve tekrar tekrar hoş geldiniz.
Binlerce muvazzaf ve emeklisiyle onore ettiğiniz astsubayların görüntüsü içinde artık bir büyük lidersiniz. Sizi hayatımızın bütün noktalarında daima gururla selamlayacak ve Atatürk’ün kurduğu bu büyük Cumhuriyet Bayrağı altında sizin Genelkurmay Başkanlığınızla çok şeylerin değişeceğine inancımızı tekrarlayacağız.
Astsubay camiası, sevilen bir komutan olarak sizi o makamlarda görmenin gurur verici heyecanını yaşıyor ve sevinç göz yaşlarımız içinde Orgeneral İlker Başbuğ’un bize sunduğu bu onurun yüceliği içinde kendimizi mutlu ve bahtiyar sayıyoruz.
Öğlesine ezilmiş yanlarımız vardı ki, bunu en iyi bilen bir komutanın varlığı bugün bize sevinçlerin en büyüğü olan onur hediyesiyle bizi yeniden hayata ve Türk Ordusunun saflarına bağlamıştır.
Ordu camiası içinde subay toplumunun yardımcısı durumunda olan bizler, daima ikinci sınıf izlenmenin hep ezikliğini yaşadık. Yıllar evvel ki maaş durumlarımızı ararken bir çok ordu evlerinin kapılarının yüzümüze kapandığını gördük. Emekli olduktan sonra bile birlikte çalıştığımız komutanlarımızla bir orduevine girip sohbet ve çay içme imkanından mahrum bırakıldık. Tahsil seviyelerimiz yükseldikçe, birçok sosyal durumlarda kısıtlamalar getirildi. İşte tüm bunlar bizlere yıllarca öksüz yaşamanın mutsuzluğunu yarattı. Ama şimdi inanıyoruz ki, siz tüm bu sorunları bire bir çözecek ve bizlere hak ettiğimiz en güzel mesajları siz ve ekibiniz verecektir.
Sayın Komutanım,
78 yaşında emekli bir astsubayım. Hasbelkader yazar ve çizerim. Emin olunuz şu an elli senedir köşe yazarlığı yapan ben harfleri titreyerek kaydediyorum. Çünkü inanamıyorum. Bir güzel komutanın bizi dergâhında ağırlayacağına bir türlü inanamıyor, ama gazete sayfalarında mesajınızı okudukça kendimi bir bahar manzumesi içinde buluyorum.Benim davet edilmem şart değil, değil mi ki benim çok sevgili camiamın arkadaşları o gece sizinle birlikte olacak ve bir güzel tablo oluşturacaklar, işte o gece ve o gün benim için bir dönüş akşamı ve ikinci bir zafer bayramım olacaktır.
Sağ olunuz ve var olunuz. Sizinle hep gururlanacak verdiğiniz mesajları içimize sindire sindire ir buket çiçek olarak taşıyacağız.
Lütfen siz de bu yazılarımı sizin görev geliş günü kutlamaları için gönderdiğim karanfiller buketi olarak kabul buyurun ve bizleri hatırlamanın ve bizlere verdiğiniz bu önemli mesajın önemini hesap ediyor, sizi selamlıyor ve başarılarınızın ve kutsal görevinizin her zaman yanında olacak olan, bu camianın sevgilerini ve güzelliklerini size taşımak istiyorum.
Hâlâ inanmıyorum, astsubaylar 30 Ağustos gecesi verilecek resepsiyona sayın Genelkurmay Başbuğ’un davetlisi olarak katılacaklar. Evet, bu haber doğru ve emin adımlarla atılan bir haber ve bundan sonra çok daha özlem duyduğumuz haberleri görecek ve alkışlayacağız. İşte bir mutluluk günün reçetesi. Bu reçetede ki ilaçlar bizi hayata yeniden döndürdüğü için,bize bu imkanı verenleri nasıl unuturuz ki! Tekrar var olunuz ve sağ olunuz. Sizi yürekten selamlıyor ve bu güzel ve kutsal göreve hoş geldiniz KOMUTANIM, diyorum...
***
Sayın Mennan Erşanlı’nın Sesini Duymak...
Nejat Taşkın
Ankara dendiğinde hep onu hatırlar ve onu tanırım. Çünkü Ankara’da tek başına sayın Mennan Erşanlı bir bütün Kilis demektir. Yıllar evvel Kilis’te bütün varlığını bırakarak Ankara’ya gelir. Hayatında çeşitli badireler vardır. Ama bütün bu badirelerin içinde en büyük özelliği hep çalışmak olmuştur. Hayatında iki önemli olay vardır, bu olaylardan birincisi kendisine Kilis’in verdiği gururdur. Kilis’i öğlesine sever ki ne zaman yanına uğrasanız ve bir sohbeti bir sohbete bağlasanız sonunda hep Kilis’i bulursunuz.
Onun için ben yıllar evvel yazdığım hayat kitabında onu Kilis İlinin Koç’u olarak tanıtmıştım. Hakikaten bütün ömrünü çalışmaya ve insanlığa hatta güzel sevgilere adamış olan bu insanımız bence daima övülmeye layık güzel bir insandır.
İkinci büyük özelliği kendisini çalışmaya adamış olmasıdır. Çünkü yaşı ne olursa olsun daima çalışacak ve ülkesine faydalar sağlayacaktır.
Onu her vesileyle ziyaret eder, hatırımı sorar bir fincan kahvesindeki lezzete asla doyamam. O Selanik caddesindeki otelin mütevazi odasından Ankara’nın gündemini izlerken, onun için Kilis daha ağır basar.
Bu sevgili ve güzel insan son aylar içinde biraz rahatsızlık çekmiş olsa da yine dinç ve yine gülümseyen yüzünde gülücükler vardır. O gülücüklerinde hayat ve sevginin büyük izlerini görürsünüz.
İşte geçenlerde bir vesilesiyle oğlu Mehmet Erşanlı ile gönderdiğim selamıma telefon açarak cevap veren ve sesini bana ulaştıran bu sevgili insana duygularını yansıtırken mazideki güzel günlerin sohbetini bire bir tekrar yaşadık. Çünkü o, Ankara’nın Kızılay semtinde yıkılmaz bir kale gibi dururdu. Sabahın erken saatlerinde Çankaya’daki evinden yürüyerek çıkar, önce otelin önündeki bozacıyla selamlaşır ve ayakkabılarını boyatır ve sora otelde ki personeline günaydın der ve müşterilerini karşılamanın o günkü heyecanını yaşar. Müşterileri arasında ekseri Kilisli politikacılar vardır. Bir köşede rahmetli Ekrem Çetin’i görürsünüz diğer bir zaman dilimi içinde sayın milletvekilimiz Hannan Özüberk yine onun misafirleri arasındadır. Diğer zaman dilimleri içinde Anayasa Mahkemesi Başkanı sayın Yekta Güngör Özden ve daha bir çok ağır ceza mahkemesi emekli başkanları hep onun sohbet dostlarıdır. O bunların arasında daima güzellikleri yaşar doyasıya, onlar ülkeyi ve ülkenin geleceğini konuşur. Aklının yatmadığı hiçbir iş için hiçbir şekilde tavassutta bulunmaz .Otel lobisinde hastadan tutunuzda yardım talebinde bulunan ve iş isteyen atama bekleyen her sınıf vatandaşa rastlarsınız. O bunlardan dolayı asla şikâyetçi değildir. Dinler cevaplandırır haklı bulduğunda en yüksek makama kadar gider. Öğlesine içten öğlesine duygulu bir şekli ve mütevazi görünüşü vardır.
Düne kadar misafirlerine çiğ köfteyi ve oruk’u kendi elleriyle yaparak ikram ederdi. Onun için, onun bir fincan kahvesini içtiğinizde asla unutmazsınız.
Bu güzel insanın sesini duymak bile çok güzel olduğu için biz de işte böyle bir telefon sohbeti sonunda onu anmak istedik. Bu yazımız elbette onun önüne gidecek, belki o okuyacak belki de ona evlatları okuyarak bak Nejat amca senin için neler yazmış diyecekler. O gülümseyerek karşılayacak ve gözlerini kapatarak yılların gerisine dönecektir ve yılların gerisinde bizi götürdüğü Anayasa Mahkemesi sayın Başkanı Yekta Güngör Özden’i bulacaktır. O gün bizi kabul buyuran sayın Özden bize aynen şunları söylemiştir: BU BİR ULU ÇINARDIR. KİLİSLİLER BU ULU ÇINARIN KIYMETİNİ MUTLAKA İYİ BİLMELİDİRLER. ÇÜNKÜ BEN KİLİS’İ VE KİLİSLİYİ BU ULU ÇINARLA ÇOK İYİ VE GÜZEL TANIDIM...
Evet, başkanım biz de şimdi onu iyi tanımanın heyecanı içinde içimizde yaşatıyor ve her vesileyle sesini duyduğumuzda heyecanlanıyoruz!
Sağlıklı ve mutlu günler diliyoruz Mennan Erşanlı ağabeyimize...
***
Genç Kilis...
Nejat TAŞKIN
Yıllar evvelin arşivini karıştırıyorum. Yıllar evvel dedimse şöyle beş-on yılın arşivi değil, tam elli yıl öncenin arşivi bunlar. İşte önümdeki dosyada gazeteler tek sayfa halinde bana doğru bakarken gazetenin tarihine bakıyorum. 8 Ağustos 1958. Evet, bu rakamı çıkarın 2008 yılının Ağustos ayından işte size elli yıllık bir yazı çıkar karşınızda ve bu yazının içinde Nejat Taşkın vardır. Bazıları benimle yarış atı oynamaya kalkıyor ve bende yazarım bizde yazarım teraneleri altında ahkam kesiyor.
Ben 60 yıldır yazarım, ama hiçbir zaman ben demedim. Daima sizlere sunmak istediklerimde Kilis’imin ve ülkemin sorunlarını konuştum dile getirdim. O yılları düşünüyorum da o yılların gençliği içinde ağustos ayının sıcaklarında Kilis’e gelir ve Şevket Bulutlu, Uzman Sağlıklı ve daha şu an ismini hatırlayamadığım birçok o günün genci hemşerimle geceler ve şiir matineleri düzenlerdik. Şimdilerde bakıyorum da üniversite kenti olan Kilis’imde sekiz sayfa yayınlanan gazetelerimde Kilis gençliğinin sesi ve nefesi duyulmuyor. Yine çalakalem Nejat Taşkın, Yahya Efe ve Cemal Çiftçigüzeli ve bazı bazı isimler daha sonraları ta Amerika’dan yazan kızımız Barutçu ailesinin yadigarı isimler. Neredesiniz Kilis’te 22 lisenin gençleri? O zaman bir tek ortaokul vardı ve o ortaokuldan işte böylesine ses veren duygular yükselirdi. Çünkü Seyfettin Başcıllar gibi öğretmenler, Ö.Lütfi Erdem gibi resim hocaları ve daha daha Sait Dilmen gibi ve yine isimlerini unuttuğum hocalarımız vardı.
O Maarif Kahvesinin dili olsa da konuşsa ve o şiir matinelerindeki geceleri yansıtsa. İşte bunları duymak ve yamak istiyoruz.
Bakınız size o günlerden kalan birincilik alan bir şiiri yansıtmak istiyorum.
Cengiz Sarıkcıoğlu yazmış, birincilik kazanmış kimdir nedir ve şimdi nerededir sorsanız bilemem.
SON DURAK
Son Durakta
Çamlık kadar uzaktı
Rüzgarlıydı, soğuktu…
Karanlıktı
Elbisem sırılsıklam ıslaktı
Yol çamurdu,
Bataklıktı
Son duraktan,
O izbeye yürüdüm
Çok uzun gecelerde bekledim,
Yalnızlığın sonsuzluğun
Ebediliğin koynunda
Bir Ölünün mezarını beklediği gibi,
Karanlıkta fark etmezdim yüzünü
Gölge gibi durdurdu pencerede
Çok geceler
Sabahladık böyle biz,
Karanlıkta soğukta, ıssızlıkta
Son defa,
Bir mumla bir kadın gördüm
İşte o pencerede
Sonradan bekçiden duydum,
Veremmiş,
Ölmüş!...
Penceredeki kız,
Annesi karanlıktan korkuyormuş
Yalnız kalınca böyle,
Her gece mum yakıp ağlıyormuş
Derin derin inliyormuş,
Son duraktan,
Hep Çamlığa yürüdüm,
Yapayalnız,
Islıklı servilerin altında,
Bir küme toprağı avuçladım,
Pencereye,
Bakmamak için,
O izbeye yönelmedim,
BİR DAHA...
***
GAZİ ŞEHRİN MİTİNGİNDEN GELİYORUM (2)
Nejat Taşkın
KIBRIS NİÇİN TÜRKTÜR?
On binlerce Gazianteplinin İstasyon Meydanından bütün dünya milletlerine duyurmak istedikleri tek bir seda vardı o gün; ben bu sedanın şiddetli etkisi altında gözlerimi kapadım, Kıbrıs niçin Türk’tür diye düşünmeye başladım. Ancak birkaç saniye düşündüm. Çünkü Kıbrıs Türk kanıyla yoğrulmuş, mayası Türk, toprağı Türk ve Türk olduğu için Kıbrıs Türk…
Bu hakikati mutlaka palikaryalar da biliyorlar. Kızıl papaz da biliyor ve bizi düzensiz siyasetiyle oyalayan İngilizler de biliyor. Onlar bu bilişleri ne yazık ki ,sulh ve sükûn isteyen bir vatan beldesine, bir tehdit siyaseti içinde sokuyor. Her yönüyle Türk olan yeşil Kıbrıs’ı kendi istekleri yönünde tahrik etmeye uğraşıyorlar.
Günlerdir Anadolu’nun her vilayetinde bir gerçek haykırılıyor, Kıbrıs her yanıyla bizimdir. Ondan bir hak talebinde bulunan muhakkak surette yanılır. Zira en ufak bir davranış, bir şamar halinde davrananın suratında hızını alır. Bu gerçeği biliyorlar, uzağa ne hacet; dün Sakarya’da bugün Kore’de yarında Kıbrıs’ta...
Gazi şehrin hür semalarından. Kıbrıs’ın yeşil vadisine hürriyet aşkı bir zafer parolası halinde sunuluyor. Gazi şehir emir bekliyor sanki...
Her Gazianteplinin göğsünde yeşil Kıbrıs haritası var. Harita, çarpan kalplerin heyecanıyla inip inip kalkıyor. Onu ay yıldızlı bayrağımız sarmış, bir güzellik sergilenmiş ortamda...
Davullar sanki bir duyguyu seslendiriyor ve tokmaklardan çıkan ses: VURUN ANTEPLİLER VURUN, BUGÜN NAMUS GÜNÜDÜR...
Evet, Antepli vuracak, Kıbrıs’ına göz dikenlere 38 yıl önce Gaziantep harbinde düşmana vurduğu gibi vuracak...
İstasyon Meydanı kaynıyor, bir zafer tılsımı var gözlerde, Kadınlar Birliği Başkanı Kamuran Hanım söz alıyor; Türk kadınının bütün heyecanı altında sesinin her perdesinde Kıbrıs’a inanışın duygularını haykırıyor. Bütün dünya sesimizi duyun diyor.
Türk anası diyor, sana bir vazife düştü bugün yine. Mehmed’in yanında seninde yerin var. Bayan Kamuran coşkun bir sel halinde akarcasına haykırıyor. Kıbrıs bizimdir ve bizim olarak kalacaktır diyor ve gerekirse vilayetimiz olacaktır diye de ilave ediyor.
Saatler ilerliyor, o gün tam kırkiki hatip söz alarak Kıbrıs’ı dile getiriyor. Bu meydanı dolduran insanlardaki bu birliği ve bu heyecanı gördüğüm için gözlerim yaşarıyor ve ilave ediyorum. Biz bu birlik ve düşüncelerle değil Kıbrıs’ı Kıbrıs gibi daha yüzlerce bizim olan her yeri fethederiz diyorum…
Ve ben de içimden haykırıyorum. Bayrağıma sesleniyorum ve diyorum ki: DALGALAN SEN DE ŞAFAKLAR GİBİ NAZLI HİLAL! SENİ YAKINDA KİBRIS’TA DA DALGALANDIRACAK VE SENİN BÜYÜKLÜĞÜNÜ İSPATLAYACAĞIZ!...
Evet, bu satırları 50 yıl önce yazmış ve o günkü Kıbrıs’la bugün geldiğimiz Kıbrıs’ı size duyurmak için yola cıkmışım. Bugün ise haykırışlar kesilmiş 1974 harekatının o canlı lideri Ecevit unutulmuş, sayın Rauf Denktaş bir köşede el sıkışmalar ve can çekişen bir Kıbrıs. O gün bir araya gelen ruh artık kaybolmuş ve sesiz sedasız Atatürkçülük unutulmuş gibi sanki her kes ve her toplum kaderine razı bir çizgi içinde. Ama ne yazık ki bugün o günün gençleri artık seksenli yaşlarda söz şimdilerde sizin ve sizlerde biraz olsun canlanın artık. Zira bu ruh ve bu heyecanı sizlerden atalarınız istiyor, ezilmemek için hep canlı kalmanız gereğini vurguluyorlar.
Kıbrıs gider mi gitmez mi bilemem. Tarih ne yazar ve siyasiler ne söyle onu da kestirmek mümkün değildir. Eğer AB sözünü Kıbrıs’ı vermek uğruna almış buluyorsak 50 yıl öncenin şatafatlı görüntüsünü tarihten silmemiz gerekir. Buna da ne Gazi şehir ve ne de yetmiş milyon ‘EVET’ der!...
***
Her Gün Şehitler Veriyoruz
Nejat TAŞKIN
Bu gözyaşları, bu al bayraklara sarılı tabutlar ve geride gözü yaşlı eşler, çocuklar, ana ve babalar... Bu ne zaman son bulacak!...
Gaziantep’in Nizip kazasında şehitliğe bıraktığımız astsubayın eşi haykırıyor, “Ağlamayacağım” diyor. Çünkü şimdi ağlarsam hainler sevinir, onları sevindirmek istemiyorum. Peki ne olacak, ağlamayalım da bu halimize şükredip gülelim mi?
Birkaç gün evvel de aslan gibi bir yarbayımızı ve dokuz da erimizi hain bir tuzak sonunda toprağa bırakırken yine binlerce ve binlerce insan haykırıyordu.
Hainler mutlaka cezasını çekecek ve bul ülke asla bölünmeyecektir. Elbette son ferdine kadar savaşan bir ülkenin vatandaşı olarak bu kanları hiçbir zaman yerde bırakmayacağız. Ama bu düşman kendi topraklarımız içinde, mayınları patlatıyor ve sonrada patlattıkları mayınlarda ölenlerin beklide cenazesine katılıyorlar. Nitekim İstanbul’un Güngören semtinde çöp kutusunda 17 kişinin hayatına son veren terörist pimi çektikten sonra kalabalığın arasına karışıyor; acaba kaç kişi öldü, diye izleme altına alıyor. Bu canavarlığın, bu edepsizliğin artık sonu mutlaka gelmelidir. Hainler bellerine bağladıkları bombalarla, polis karakollarına saldırırken kendi canlarını da ortaya koyarak giriştikleri bu eylemin faturasının acaba ne kadar ağır olduğunu düşüne biliyorlar mı?
Zannetmiyorum, eğer bilmiş olsalardı böylesine gözü kapalı ve netice alamayacakları bir eğleme girişmezlerdi. Nasıl bir hain tuzak içindeyiz ki, bunu nasıl çözmek gereğini düşünürken adeta kendimden utanır gibi oluyorum. Bu toprakta doğacaksın, bu toprağın suyunu içecek ekmeğini yiyeceksin ve sonrada beline sardığın bombayı bu ülke vatandaşın ölümü için kullanacak ve kendi hayatını da sonlandıracaksın.Bu nasıl bir beyin yıkamadır, anlaşılması asla mümkün değildir.
Bizim ajanlarımız, jandarma, polis ve diğer askeri güçlerimiz mutlaka bunların üstesinden gelecek ve bu durum sona erecektir. Fakat en önemli faktör, bu hainlerin kimlerden emir aldığıdır. Çünkü milyarlarca dolarlık silah ve cephane ile birlikte yiyecek stoku ve birde hainler mutlaka bu işi bir maddiyat karşılığı yapıyorlardır, peki bu değirmenin suyu nereden geliyor. Bu yolları bizim dedektifler nasıl oluyordu bilemiyorlar. Ama bir gün bu hainlerin sonu mutlaka gelecektir. Fakat gönül istiyor ki, bu tür girişimler çok kan dökülmeden olsun ve gereği bir an evvel bulunsun.
Aklınızı başınıza toplayın, bu ülkeyi bölemezsiniz! Sizin gibi çokları denedi. Fakat Atatürk öğlesine güçlü bir nesil yetiştirdi ki sizin girişimleriniz mutlaka kendi kuyularınızda son bulacaktır. Vakit ve zaman kazanın Türk Birliklerinin himayesine girin,kucak açın o birliklere ailenize, eşinize ve dostunuza leke getirmeden bu işe son verin. Düşünün bir kere şu silaha ve asker ve polis güçlerine uçaklara yapılan yatırımlarla Doğu Anadolu topraklarında kaç fabrika kurardık ve kaçımız bu fabrikalarda hizmet vererek refah seviyesini yakalardık. Bizde ve bizim gençlik yıllarında yalnız ve yalnız Türk Ulusu vardı. Kürt’tü, Boşnak’tı, Laz’dı ve Çerkez’di diye ayrımlar olmadan bu ülke yönetilirdi.
Hatta Atatürk Mehmetçiklerin güreşini izlerken, güreşte galip gelen Mehmed’e sorar?
- Kimsin, nesin sen?
- KÜRT Mehmed’im Paşam, der…
Atatürk kaşlarını çatar:
- Yanlışın var evladım, der. Kürt değil, sen KURT MEHMET’SİN!...
Evet, Kürt değil, Kurtsun. Biz bu aşamalar içinde bu ülkeyi bu günlere taşıdık. Böyle kendi şehitlerimizi tabutlara koyarak taşımak istemiyoruz. Çünkü bu şehitlerin akan damarlarında bu ülkenin topraklarında yaşayan hür ve müstakil bir ortamın duyguları var. O halde biz bu duygularla yüklü olarak bu cinayetleri niçin işliyoruz. Yazıklar olsun size!...
O şehitlerimize Tanrı’dan binlerce rahmet diliyor ve yakınlarına baş sağlığı temennisi içinde bende göz yaşımı içime akıtarak, artık son olsun, diyorum!...
***
Gazi şehrin mitinginden geliyorum-1
Nejat Taşkın
Yıl 24 Temmuz 1958….
Yani bundan tam 50 yıl önce…..
Evet, bundan tam 50 yıl önce Gaziantep ilimizde Kıbrıs için bir Miting yapılmış ve ben bu mitingde hazır bulunarak gördüklerimi o zaman Kilis’te yayınlanan DEMOKRAST SESİ adlı gazetede yayınlamışım.
Yıl 1958 …
Bu satırların yazarı o zaman Kilis’e senelik izinli olarak gelmiş ve 28 yaşındayım. Arşivimi karıştırdığımda bu 50 yıl öncenin hatıralarına dönmek ve sizleri de bilgilendirmek istedim. Çünkü bugün o gün doğanlar bile 50 yaşında olduklarına göre böylesi bir hatıranın bir kere daha yaşanmasında fayda var derim…
100 bine yakın mahşeri bir kalabalık huzurunda Gaziantep’te Kıbrıs mitingi yapıldı.
Dün on binlerce Gaziantepli Kıbrıs için ant içti.
4 Temmuz 1958...
30 yıl önce, düşmana ağır bir darbe indiren serhatlar diyarı Gaziantep’teyiz.
Sabahın ilk ışıklarıyla yüklenen şehir,bir bayram havası içinde insanların cehresinde kurtuluş günlerinin o parlak şahlanışı var. Yedisinden yetmişine bütün Gaziantep, İstasyon Meydanına doğru akıyor. Davullar çalınıyor, Ay yıldızlı bayrağımız semalarda yepyeni bir tabloya bürünüyor. Camilerde bu mukaddes günün duası yapılıyor sanki. Tanrı uludur sesleri, iman ve inanç birliği etmiş bir milletin haykırışlarını amansız düşmanlara sunuyor.
Saat 13.30 sıralarında şehitler abidesinde saygı duruşu yapılıyor ve gençlik elleriyle bir çelengi abideye bırakıyor. Ve bir de haykırtıyorlar, kanınız yerde kalmayacak ve intikamımız alınacaktır.
Kanımızın son damlasını Kıbrıs için akıtmaya ant içiyoruz…
Bir dakikalık ihtiram duruşu sonunda bir sel halinde akan kalabalık, heyecan dolu insanların huzuru içinde biraz sonra yeni bir ant içecekleri istasyon meydanına doğru akıyorlar.
Genç, ihtiyar, kadın erkek bütün bir Gazi şehir Kıbrıs’ın mukadderatı uğruna bir hücum emri beklercesine, yine dik ve yine kahramanca bir duruş sergiliyorlar.
Ellerinde çeşitli yazılarla donatılmış dövizler taşıyan gençler günün mana ve önemini dile getiriyorlar. Ve şunları okuyoruz:
Antep için 7000 bin verdik, Kıbrıs için 100 bin vermeye hazırız.
Kıbrıs bize, ölüm size…
Kıbrıs’ı asla çiğnetmeyeceğiz.
Yeşil ada kızıl olamaz…
Türk ölür mağlup olmaz...
Bugün Kıbrıs yarın 12 ada…
Palikarya dünü unutma…
İşte bunun gibi daha yüzlerce döviz günün önemine damga vururken Kıbrıs için Gaziantep ilinde bir büyük heyecan yaşanıyordu. O gün şaha kalkmış insanların manzarası vardı bu büyük ilimizde ve ben oradan ayrılırken Kilis yolunda o heyecanların düğününü yaşar gibiydim. İşte tüm bunları yarın size daha tafsilatlı anlatacağım…
***
Kum Çuvalları Eşittir İnsan!…
Nejat Taşkın
Vurdumduymazlığın şaha kalkmış manzarasını görmek istiyorsanız Tuzla ilçesindeki bu tersaneleri görünüz, izleyiniz ve tüm bunları gördükten sonra buralarda bu tersanelerin kurulmasına izin verenleri gözlem altına alarak, ondan sonra ahkam kesiniz. Eline üç kuruş geçenler ve bankalardan hatır ve gönülle kredi alanlar, hiçbir tersane bilgisi olmadan gemi yapımına kalkarlarsa, işte böyle manzaralarla karşılaşırlar ve kum torbasıyla deneme yapılması gereken yerde, asgari ücretli insanları doldurarak ölüm yolculuğuna çıkarırlar.
Üş kişi öldü ve onlarca yaralımız var.
Kimin umurunda, kim soruşturma konusu oldu ve suçlu bulundu mu? Ne gezer, suçlu kum torbaları yerine doldurulan insanlar!...
Bilmem Tuzla ilçesini bilir misiniz? Çok şirin bir ilçedir. Hele yıllar önce bu tersanelerin kurulduğu kıyıları görseydiniz yüzmeye ve denize girmeye düşünürdünüz. Acaba bu denizi kirletirim diye içinize şeytanlar girerdi Onun için denizi uzaktan seyreder ve Tuzla kıyılarında mehtabın doğuşuna ve güneşin batışına imrenerek bakardınız. Sonra ne oldu ise oldu, birileri rant kapısı olsun diye, bu kıyıları iç içe sırt sırta tersaneleri taşıdı ve önüne gelen gemi, motor, aklınıza ne tür deniz taşıdı geldi ise onu yapmaya kalktılar. Yetenekli insanlar boş gezerken, asgari ücretli ve amele vasıflı işçileri doldurarak gemi omurga planını tersten okuyan insanlarla dünya piyasalarına açıldılar. Bu arada binlerce sanat lisesi mezunları boş gezenin boş kalfası olarak dolaşırken, kimsenin aklına onlara bir iş vermek gelmedi. Gemi mühendisleri tek tük iş buldularsa da baktılar ki modern tersaneler yerine iptidai demirci dükkanlarını karşılarında buldular ve bu işten vazgeçtiler.
Halbuki bu kıyılar turizme açılsaydı ve oteller zinciri buralara yayılmış olsaydı, şimdilerde Sabiha Gökçen Havaalanı ile birlikte bambaşka bir esintiye vesile olmuş olurlardı.
Elbette bu bir plan ve program işiydi. Politikacılar günü kurtarmak için alelacele aldıkları kararlarla işte Tuzla’yı böyle matem merkezi yaptılar.
20 işçi bir filikaya binecek ve deneme için denize indirilecek yüzme bilmeyen bu işçiler sonunda kum torbaları uğruna denizde can verecekler.
İlgililere sormak isterim, bu kıyılardaki kurulu bulunan tersaneleri dolaştınız mı. Öğle haber vererek değil, tek tek şöyle sessizce hatta oralarda iş aramak maksadıyla bir görün bakalım nasıl manzaralarla karşılaşacaksınız. Kocaman kocaman levhalar altında ucuz işçilik sayesinde deniz sektörünün ne hale geldiğini görecek üç tarafı denizle çevrili ülkemizde ki bu hazin tabloyu ibretle izleyeceksiniz. Halbuki Deniz okullarımız var, her türlü sanatkar yetiştiren sanat liselerimiz var, buradan çıkan öğrencileri bu birimlerde çalıştırmak varken ne diye vasıfsız elemanlarla bu işi yürütmeye kalkarız, anlaşılır gibi değildir.
Elbette işin içinde ucuz işçilik olduğunda bu tür konular gündeme ağır basar ve patronun Mersedesinin son model olması gerekeceği için, bu tür olaylar polis vakaları gibi konuda yerini alır. Halbuki sen o vasıflı elemanı aldığında o filikaya kum torbası yerine onu zor bindirirsin, çünkü o her şeye rağmen aklını kullanır ve direnir gereğinin yapılmasını ister. Ama sen ucuz işçi ucuz maliyet formüllerinden yola çıkarsan işte Tuzla tersaneleri böylesine gündeme taşınır.
Orada gözle görülen çarpık yerleşim bile tersanelerimiz için çok çarpıcı görüntülerdir. İç içe sırt sırta birinin vinci diğerinin hudutları üzerinden görev alırken, birinin kaynak makinesi diğerinin şalterine bağlanırken işte size hazin ve hazin olduğu kadarda dramatik bir tersane görüntüsü. Halbuki bunlar daha baştan güzel tezyin edilmiş atölyelerle kurularak meydana taşınmış olsalar
bütün bunlar yaşanmaz ve ölümler olamaz. Hele sosyal tesislerinin hiç olmadığı bu gibi yerlerde paydos saatlerinde bir bardak çayın bile çok önemli bir faktör olduğunu lütfen not ediniz bir kenara.
Üç işçimiz son olur inşallah ve onları Tuzla tersane şehitleri olarak kalbimize gömerken, insanlarımızı birazcık olsun manevi düşünceye davet etmek isteriz!...
***
Nejad’ın Oğlu Ahmet Geldi ve Gitti
Nejat TAŞKIN
Ülkemizde çok garip şeyler oluyor. Bu olanları nasıl kabul edeceğimizi bilemiyorum. Atatürk’ün mirası olan bu Büyük Türkiye Cumhuriyetinde Atatürk’e karşı yapılan bu saygı sınırını aşan gösterilere her gün bir yenisi eklenirken, şimdi de İstanbul gibi büyük bir metropol kentinde iki gündür Ahmedinejad’ın verdiği trafik sıkıntısı ve duygusallıktan uzak görüntüler insanın kanını dondurmaya yetiyor ve artıyor. Öğle bir durum yaşanıyor ki, bu durumu yaşamanız için iki günlüğüne İstanbul’da olmanız pek gerekmez, ekranlardan ve basından izlediğiniz bu görüntülerle yaşadığınız sıkıntıları birebir yaşamanın siz de cefasını veriyoruz.
İçimden iki gündür yaşadıklarımla adımı değiştirmek geçti. Çünkü Nejad’ın oğlu Ahmet ,Atatürk’e karşı bir lider ve biz onu Ankara yerine İstanbul’da karşılıyor, sırf adamcağızı incitmemek için Atatürk’ten uzak tutuyoruz. Halbuki geldiği ve uçağının indiği havaalanı bile görecek ve gördüklerinizle bize acıyacaksınız. Hiç acımayınız, biz buna müstahak bir toplum olduğumuz için, kendi cezamızı kendi ellerimizle Atatürk adını taşıyor. Geçtiği caddeler onun nefesi ve heyecanı ile dolu. Gittiği Çırağan Sarayı ve önünden geçtiği Dolmabahçe Sarayı Atatürk’le dolu. Ama biz ne yapıyoruz bu sevgili İran liderimiz gücenmesin diye onun protokol işlemlerini Ankara’dan İstanbul’a alıyor ve kucaklaşıyor ve öpüşüyoruz.
Nedir özelliği söyler misiniz?
İran’da PKK’ya karşı ne gibi önlemler almıştır? Doğalgazı bedava mı vermiştir? Hayır, hiçbirisi değil. Bizden çatır çatır parasını almış ve bazen de kafası kızdığında vanaları kapatmaya kalkmıştır.
İki gündür İstanbul hiç böylesi bir uygulama ne görmüş ne de işitmiştir. Nejad adına karşı o kadar çok söylemler var ki, onun için bu adı değiştirmek istiyorum. Kulaklarımı tıkadım. Acaba ilgililerde duyuyor mu? Canım ihbar var denilecek, elbette olacaktır. Göreviniz onu Atatürk Havaalanından alıp helikopterle veya deniz yoluyla kalacağı saraya getirmek varken, yolları yayalara bile yasaklamanın ne gereği var? Uçakları kaçıran mı ararsın, hastasını kaybedeni mi ararsın, mahkemeye ve işine yetişemeyen, bir saatlik yolda sekiz saat mahsur kalan insanların yaşadığı sıkıntıyı yaşayan bilir. Böyle idare mi olur? Bu idare için vali, emniyet müdürü veya içişleri bakanı olmaya lüzum yoktur. Bana da versinler görev ben de İstanbul’u idare ederim. Ahmedinejad geleceği gün, sıkı yönetim ilan eter ve her tarafı toz pembe boyarım, al sana emniyet tedbirleri! Binlerce polis ve sıcak altında dur kalk yapan arabalar. Giden milli servet bunun yanında karşılanan bir dini lider. Sevgili ve saygın Reisicumhurumuz Ahmet Necdet Sezer kaç kere yapılan ziyaret teklifini protokolden Anıtkabir çıkarıldığı için geri çevirdi. Ama şimdi biz Atatürk ismini ağzına almaya korkan bir lideri merdivenlerde karşılıyor, şapur-şupur öpüyor ve ekliyoruz: HOŞ GELDINIZ BÜYÜK LİDER...
Tek hatamız onu havaalanında karşılarken karşısına şu “Atatürk’ü değil, Humeyni’yi seviyorum” diyen kızımızın eline bir buket çiçek verip karşılasaydık, doğrusu çok daha iyi bir protokol gereğini yerine getirmiş olurduk.
Ülkemiz bu görüntülere layık değildir. Elbette misafirperver bir milletiz. Misafirlerimizi gayet düzgün ve kazasız-belasız kim olursa olsunlar karşılamak ve ağırlamak mecburiyetindeyiz. Ama bizim de kendimize göre kaidelerimiz var. Nasıl olur da Cumhuriyetin içinde doğmuş bir Ali Babacan gibi Dışişleri Bakanımızın bu olayı “teferruat” olarak kabul etmesi uygun düşer? O teferruat bu teferruat, peki siz neyi gerçekleştirdiniz? Millete söyler misiniz? Bu insanı böyle ağırlamakta neyin borcunu ödediniz? Bunu söyleyiniz de biz de rahatlayalım ve ikna olalım! Çektiğimiz sıkıntıların özrü olarak kabul edelim. Ve sonunda hoş geldirin, güle güle diyelim!...
***
Cebinde 3.500 Lirası Vardı!...
Nejat TAŞKIN
Babam rahmetli Osman Nuri Taşkın öldüğünde cebinde ki ufacık cüzdanından 3500 lira çıktı. Yani bugünkü parayla üç lira beş kuruş. Evet 87 yaşındaydı. Emekli bir öğretmendi. Geride beş erkek çocuk ve birde kız çocuğu, on torun bırakarak bu hayata veda etmişti. Harp yılları, yoksulluklar hep gündemindeydi. Ne var ki, Atatürk ve onun kurduğu Cumhuriyeti çok severdi. Sorduğumda, Atatürk’ün getirdiği reformlardan çok mutlu olduğunu söyler, bilhassa kadınlarımız için getirdiği o güzelim yenilikleri sık sık vurgulardı.Ve ifade ederdi.Eğer ben evlendiğimde Atatürk gibi bir liderin bulunduğu ortamda olsaydım,ananızı anahtar deliğinden görüp “kabulüm” diyerek, 60 yıl onunla hayat arkadaşlığı nasıl yaptığımı düşünmezdim. Şimdiki gençler çok mutlu. Konuşuyorlar, tartışıyorlar, anlaşıyor veya anlaşamıyorlar ama görerek ve beğenerek bu işe peki demenin mutluluğunu yaşıyorlar.
Osmanlı idaresi altında Halep, Şam ve Bumbuç gibi yörelerde büyüyerek ve idadi tahsilini tamamlayarak Kilis’e gelip evlenen babam Osman Nuri elbette anamdan ve evliliğinden sitayişle bahseder ve bunun kendisi için bir piyango olduğunu söylerdi. Bunları yazmamdaki sebep, günümüz insanının alabildiğine hırslarla mutlaka çok zengin olmanın heyecanlarını yaşamış olmalarıdır. Halbuki dünya o kadar kısa bir zemin içindedir ki, ne olursanız olunuz neticede KOÇ gibi büyüseniz de gideceğiniz yer ayni olduğuna göre kanaatkâr olmanın faziletini yaşamak lazımdır. Elbette bu demek değildir ki ,yoksul sınırı içinde yüzmenin de bir fazilet örüntüsü olduğunu söylemek doğru olmaz. Çalışacaksın, iyi insanlar ve evlatlar yetiştireceksin, işte servetin o olacak. Evet babam vefat ettiğine cüzdanında 3.500 vardı amma, arkasında tahsillerini tamamlamış iyi kötü hayatını kazanmış altı tane evladı vardı. Yokluk ve yoksulluk içinde büyümüşte olsalar, vatana ve millete doya doya hizmet etmenin zevkini yaşamış evlatlar yetiştirmekte bir faziletli görüntüdür.
Onun için derim ki, çok çalışın, fakat sağlıklı yaşayarak bu ömrü tamamlamak için yarışın. Öğle hep Mercedesli insanları değil de yerli malı arabalara binenleri de görün. Hiçbiri yoksa bisikleti kendinize makam otosu seçiniz. Çünkü nice makam sahibi ve zengin insanların bazen umulmadık ortamlarda ne duruma geldiklerini görmüşsünüzdür.
İyi insan faziletli insan olmanın avantajlarını sonuna kadar kullanmak gerekir. Elbette yan gelip yatmayacaksınız, çalışacaksınız, ama fazla hırs ve gösterişli şatafatlı hayatı hiçte benimsemeyeceksiniz.
Bırakınız onlar şatoda, villalarda 300 metrekarelik konforlu dairelerde yaşasınlar. Sizin 100 metre karelik bir eviniz varsa onunla mutlu olmaya bakın. Babam Osman Nuri hep Kilis’te bir bağım bahçem ve zeytinim olsun isterdi, bende ayni özlemi yaşıyorum. Ama olmadı diye üzülmüyorum, çünkü ufacık evimin bahçesindeki asma yaprağından kopardığım iki dal üzümle tatmin oluyor Tanrı’ma şükrediyorum.
İşte bütün bu yazdıklarımdan yola çıkarak diyorum ki, sağlıklı ve dürüst yaşamak kadar olumlu bir ortam düşünemiyorum. Kilis’in Karataş’ından ve Gaziantep’in Alleben ve Kavaklık’ından aldığım havayı ve güzelliği hâlâ şu 15 milyonluk İstanbul’da bulmuş değilim.
Babam Osman Nuri hep derdi ki,denizi gören bir yerim olsun, havadar olsun.İstedikleri oldu ne zaman mı,işte mezarı İstanbul Küçükyalı tepelerinde ve karşıda Marmara denizi ve adalar, şimdi babam Osman Nuri her gün, her saat yanı başında ki Annem Gülfidan Taşkın’la birlikte bu manzarayı seyrediyor ve mutluluklarını yaşıyorlar.
Elbette cebinden milyarlar çıksaydı böyle mutlu olur muydu, onu da artık sizler değerlendiriniz. Çünkü para her zaman mutluluğun işareti değildir.
***
Sapanca ve PTT...
Nejat Taşkın
Belki de bu başlığı okuduğunuzda biraz şaşıracak ve düşüneceksiniz. Çünkü benim için çok anlamı olan bu başlığın izahını yapmamı biraz beklerseniz, sizler içinde bir anlam taşıdığını göreceksiniz.
Çünkü ben, her vesileyle Sapanca dendiğinde PTT’yi hatırlarım. Yıllar evvel ağabeyim merhum Memduh Taşkın’ın orada dört yıl süreyle PPT Müdürlüğü yaptığı günler gözümün önüne gelir. 1960 İhtilalinin olduğu yıllarda ağabeyim Memduh Taşkın Sapanca PTT müdürüydü. Kumkapı PTT Meslek okulu mezunu olarak 1952 yılında ayrıldığı bu okuldan çeşitli memuriyet görevlerinde bulunduktan sonra Sapanca İlçesine Müdür olarak atandı.O yıllarda sesiz bir kasaba görünümünde olan Sapanca İlçesi Sapanca gölüne sırtını vermiş bir durumda bütün haşmetini ondan alırdı.O yıllarda bende Tuzla Piyade Okulunda bulunduğum için sık sık gider gelirdim Sapanca’ya.
İşte o Sapanca’yı yıllar sonra geçtiğimiz günler içinde bir pazar günü yine ziyaret etme imkanı buldum. Çünkü endişeliydim,dereler kurumuş, çağlayanlardan artık ses gelmiyordu, acaba Sapanca gölü nasıldı. Evet göl yerimdeydi ve etrafında artık binlerce insan öbek öbek yer tutmuş gölü izlemeye gelmişlerdi. Yol ve iz olmayan Sapanca’ da dakikalarca arabamızı park etmek için yer aradık durduk. Maalesef ne bir trafik polisi ve nede bir ilgili yol göstermek için mevcuttu. Sanki bir başka ülkenin bir başka göl kasabası gibi her kes dilediği gibi yer tutmaya ve eğlenmeye dönük yaşamını sürdürüyordu. Gelişi güzel konaklamalar ve bir disiplin anlayışı olmadan sıra sıra satıcılar ve bütün bunların yanında bütün ihtişamıyla uzanan bir göl manzarası. Ne yazık ki, dünyanın susuzluktan kırıldığı bir ortamda biz Sapanca gölüne bakıyor ve bir gün onunda kuruma ihtimalini düşünerek tahminler yürütüyoruz.
Kalkınıyoruz derken, batı gibi kalkınma içinde olmadığımızın göstergelerini de burada da izlemek mümkündür. Niçin biz batının o güzel örneklerini alıp da uygulamıyoruz da hep basit projelerle günü kurtarmaya çalışıyoruz. Bütün bunlar gezdiğim ve gördüğüm Sapanca için beni endişelendiriyor ve yıllar önce izlediğim Sapanca’yı arıyorum.
Evet, yıllar önce göl kenarında bol ağaçlı manzaralarla bezenmiş bir ortam varken, şimdi taştan binaların süslediği göl kıyısında pahalı restoranlar yerini almış bir tabak ala balık için dünyanın parasını ödemek için yola çıkmışsınız. Halbuki hiçbir masrafları olmadan yapılan bu balık çiftliklerinden elde edilen balıklar, tüketiciye daha ucuz finansa edilse ve bir gelen bir daha gelse felsefesi yürütülse çok daha anlamlı olmaz mı?
Evet, nasıl aramazsın PTT Meslek Lisesi mezunu merhum Memduh Taşkın’ı? Daha biz Sapanca İlçesine ayak basar basmaz görevi başından kalkar ve bizi bol ağaçlık kıyılarında göl manzarası isletirdi.Sesiz bir gemi yolcusu gibi uzaklara bakar ve çok uzaklardaki Adapazarı’nın yanan sönük ışıklarının göle doğru uzanan renklerini seçmeye çalışırdık.
Şimdilerde buralarda olsaydı da Sapanca’yı bu haliyle görseydi çok üzülürdü ve kırk yıl sonra gelinen noktanın bu olduğunu gördüğünde başka bir Sapanca arardı. Tıpkı bizim gibi. Çünkü biz ziyaretimizde esas Sapanca’yı aradık durduk. O güzelim ahşap evleri ve bol meyveli ağaçlarıyla, bahçeleri yerini artık betonlara terk etmiş ve Sapancalı at üstünde ziyaretçi gezdirme telaşına düşmüştür. Halbuki Ankara’nın bir ilçesi olan Beypazarı ilçesini görmüş olsalardı, oradaki belediye başkanının ilçesine kazandırdığı o güzelliği mutlaka kendi ilçelerine de getirmek için yola çıkarlardı.
Bu ilçenin sayın belediye başkanına ve yetkililerine sesleniyorum: Vakit geçmiş değildir. Sapanca’nın tarihi misyonunu koruyarak yola çıkınız ve İstanbul’un böylesi bir sayfiye yeri olan Sapanca’yı ihya ediniz. Göreceksiniz İstanbul halkı buraya taşınacak ve burası İstanbul’un balkonu olacaktır. Siz bu görevi mutlaka benimseyiniz ve yıllar evvelin Sapanca’sından yola çıkarak bu Tanrının nimeti olan gölü koruyarak, büyük bir Sapanca meydana getiriniz.
Belki biraz zor diyeceksiniz, ama hiç de zor değil. Çünkü elinizde un ve şeker var, helva yapmak size düşüyor. Ne olur gidiniz Beypazarı ilçesine ve sonra konuşalım...
***
Mehmet Pekmezci yazdı...
Nejat Taşkın
Sayın Mehmet Pekmezci, şimdilerde İzmir’in güzel bir beldesi olan Özdere’de yaşar. Tepelerde kurulu denizi uzaklardan gören evinin balkonundan hep Kilis rüyalarıyla yaşar. Hanımefendisi de bir emekli öğretmen olan sayın Pekmezci’nin 24 saatlik günlük yaşantısı içinde tam 20 saati okuyarak ve yazarak geçer. Ufacık bahçesine iner, orada Kilis’te yetişen her türlü sebzeyi yetiştirme gayreti içinde bulunur. Ara sırada Eğe Denizi kıyısına iner ve şöyle bir denize batar çıkar. İşte geçenlerde notlarını karıştırırken onun yıllar evvel adıma gönderilmiş kendi el yazısı ile yazılmış hayat hikayesini buldum ve bu buluşumu köşemde sizlerle paylaşmak istedim:
1934’te Kilis’in Mihali Mahallesinde Davut Ağa’nın oğlu Vakıf Efendi’nin evin bitişiğindeki sekiz hissedarlı evde doğdum. Gözüm trahomlu olduğu için, Şehit Sakıp İlkokulunda okudum. Sonra da Kilis Ortaokulunu bitirip, 1950 yılında Diyarbakır İlköğretmen Okulu’na girdim. 1954-1955 yılında mezun olup, Kilis’in Karbeyaz İlkokulu öğretmenliğine atandım. 1956 yılında Karnebi köyüne atandım. Bir hafta çalışıp ayrılarak, Balıkesir Necati Eğitim Enstitüsüne girdim. 1959 yılında Edebiyat gurubu öğretmeni olarak Malatya Akçadağ Öğretmen Okulu Köy Enstitüsüne atandım.
Kilis köylerinde çalışırken folklor derlemelerine başladım. Kilis gazetelerinde de yazmaya başladım. Sonra Yeşil Malatya gazetesinde devam ettim. “AKÇADAĞ” adında Kültür-Edebiyat dergisini çıkardım. Derlemelerimi 1950 yılından itibaren TDK göndermeye başladım. 1966 yılında TDK tarafından anonim olarak iki cilt halinde “Bölge ağızlarına göre Türk Atasözleri ve deyimleri” olarak yayınlandı.
1968’de gazete ve dergilerde yayınlanan yazılarımı “Ekimler boyu Atatürk” adıyla kitap olarak yayınladım.
1969 yılında Kocaeli’nin Yarımca ilçesi için, Naci Girgin’le birlikte “Yatrımca Brunge” adlı kitabı yazdım. 1967-1972 Kocaeli il yıllıklarını düzenledim.
Bu arada unuttuğum atamalarda var. Tabi 1962’de Yedek Subay Okuluna girdim. Jandarma yedek subay olarak iki yıl Kilis hududunda bekçilik yaptım. 1964 yılında Adapazarı’nın Akyazı İlçesi Ortaokuluna, 1965’te de İzmit’e atandım. 22 yıl İzmit’te kaldım. Yerel gazetelerde sürekli köşe yazarlığı yaparken, her çeşit orta dereceli okullarda da öğretmen ve yönetici olarak çalıştım.
1968’de Atatürk’le ilgili kitabımın yayınından hemen sonra İmam-Hatip Lisesinde Atatürk köşesi kurduğum için Adana’nın Ceyhan İlçesine sürüldüm. Gittiğim gece kızım olmuş yazar arkadaşlar adını “CEYHAN” koymuşlar. Ben de başına “EZGİ” ekledim. “Ezgi Ceyhan” oldu. Şimdi turizm sektöründe hizmet verme yarışındadır.
Oğlum Koray Özalp Akçadağ’da doğdu. Doğum yerine göre değerlendirip, onu da örselediler. Şimdi elektronik mühendisidir.
1972’de “Tanrı Aşıkları” adlı Tasarrufi incelemesini” yazdım. 1974’te Türk şiirine “Ölümden Korkmayanlar”ı tefrika olarak yayınladım. 1975’te Çanakkale Anzaklar tarihini inceleyip tefrika olarak yayınladım. 1975’te Türk Yolu Gazetesinde Kocaeli Folklarını yayınladım. Bu arada edebi inceleme yazılarımı Teknik Öğretim Dergisi, Psikoloji Dergisi, Demokratik Eğitim Dergisi, Orta Öğretim Dergisi, Sesim Dergisi vs.de yayınladım.
1983’de “Atatürk’ün Eğitim Görüşü Türk Milli Eğitimin Sorunları ve Önlemleri” Toros Eğitim Vakfı ödülünü aldım. 1984’te “Atatürk ilkelerinin öğretim metotları” adlı eserimi yazdım. Baskıya hazır durumda bekliyor.
**
Mehmet Pekmezci yazdı-2
Nejat TAŞKIN
Binlerce öğrenci yetiştirmenin ,birkaç eser yazmanın sevgili bir eş, iki güzel ve de Devlete-Millete yararlı evlat yetiştirmenin mutluluğu içinde 1986 da Kilis Ortaokulu Türkçe öğretmeni olarak bir hafta çalıştıktan sonra emekli oldum.
Şimdi İzmir’in Özdere Beldesinde tabiatın kucağında yaşıyorum. Toprakla oynamak, tabiatla görüşmek hoşuma gidiyor. Ara-sıra Kilis’e gidiyorum. Cumhuriyet Caddesinden Hükümet Meydanına çıkıyorum. Kelleci Mecit “Eşekler Reisi” yok olan dükkânının yerine bakıp, nostalji yaşıyorum.
Mevlevihane’nin önünden geçip, Canbolat Camisi’nin içine girip kabaltından geçiyor, Sıçancık sokağına dalıyorum. Kaçak sevgi yaşadığım kaldırım taşları dar sokağın kaldırım taşları arasında gençliğimi arıyorum. Ulu Cami’nin önünden Yahudi mahallesine giriyorum. Camlarını taşladığım Yahudi Mahallesinin evlerinin yerine yeni yeni apartmanlar kurulmuş, camını kırdığım evleri arıyorum.
Beni kovalayan Yasefi görür gibi oluyorum. Hasırcı Kasteli’nin önünden, Kerhi Daşlarımın arasından kaçıp kaybolan on kuruşumu arıyorum.
Sonra Hindioğlu Camisi’nden aşağıya doğru akıp doğduğum eve yöneliyorum. Ne deliklerine çöp soktuğum arı yuvalı duvarlar, ne yolun ortasından akan belleğenler ve ne de üç karılı Muhtar Burhan Efendi’nin evinin köşesindeki üstünden düşüp de iki ön dişimi kırdığımı kaya kalmış. Babamın kötek attığı daracık sokaktan Ayınönü Kasteline iniyorum. Tabakhanelerin kokusunu duyar gibi oluyorum. Çok şey değişmiş, kendime bakıyorum.
Ben hepten değişmişim...
Sayın Mehmet Pekmezci bunları yazdı, mutlaka o yıllarda yaşayan belki de onun öğretmenliğinde öğrenci olan sizlerden biride onunla ilgili bu hatıralara ilaveler yapmak isteyecektir. İşte yaşadığımız bu dünya üzerinde geriye bir hoş seda kalmasını istiyorsanız sizlerde yazınız bize gönderiniz ve Kilis’in yıllar evvelki portesini bu günlere uyarlayarak bir güzel maziye ait hatıraları birlikte yaşayalım. İzmir’de faaliyette bulunan Kilis Kültür Derneği’nin de bir üyesi olan sayın hemşerim özverili çalışmalarıyla katkılarda bulunmak ister. Ben zaman dilimi içinde İzmir Özdere’ye bir Askeri Kamp için gittiğimde mutlaka kendisini ziyaret eder, işte bazen güneşin batışını Eğe Denizine doğru izlemek fırsatını buluruz. Ama her şeye rağmen bizim için Kilis’in Kalleş tepelerinden Suriye topraklarına doğru bakmak ve güneşin batışını izlemek çok daha anlamlı ve gösterişlidir.
Sayın hemşerimiz geçtiğimiz aylarda ağır bir ameliyat geçirmiş olmasına rağmen, yine de o Özdere’de Kilis dendiğinde bir başka duygular taşıyarak Kilis’i Özdere’de yayınlanan bir gazetede çeşitli makaleler altında yansıtır. Bir emekli öğretmenin elbette bu güzel duygularla yaşantısını sürdürmesi ve “ÖZDERE’DE YAŞAM” adı altındaki bir gazetede çeşitli boyutlarda makaleler yazması güzel ve anlamlıdır.
Biz bu güzelliklere güzellik katmak için işte bu köşeden sesleniyor ve sağlıklı uzun ömürler dileyerek sayın Pekmezci’yi daha çok okumak ve yazmak istiyoruz
***
Mezarlık Kültürümüz
Nejat TAŞKIN
MEZARLIK KÜLTÜRÜMÜZDEN ÖRNEKLER….
Postadan adıma gönderilen bu kitapta imza sayın İsa Kayacan olunca, kitap kolisini heyecanla açarak bu 464 sayfalık yukarıdaki başlık altındaki kitabı heyecanla karıştırmaya başladım. Doğrusu o mezar taşları arasında dolaşırken böyle bir yazılımı konu eden bu güzel insanı hararetle kucaklamak istedim. Çünkü bu güne kadar yazılanlar hep yaşadığımız dünyanın ölçüleri içinde kalıplaşmış yazılardı.Ama bu kitap ahirete göçen insanlarımızın sanki giderken geride bıraktığı yaşayan insanlara mesajlarıydı. İşte sayın İsa Kayacan bu mesajlardan yola çıkarak bu değerli kitabı hazırlamış ve okuyucularına sunmuştur.
Elbette değerli ve değerli olduğu kadar, bir o kadar da emek mahsulü olan bu kitabı bizlere kadar ulaştırdığı için kendisini kutlamak gerekir.
Benim biraz da üzerinde duracağım konu hazırlıkları sırasında hiç haberim olmayışından duyduğum üzüntüdür. Zira hazırlık safhasında benimde haberim olsaydı mutlaka bazı katkılarım olacağını düşünmeye başladım. Unutulmuş olamazdım, mutlaka bana ulaşmayan mesajları vardı, sayın Kayacan’ın. Ama bundan dolayı herhangi bir kırıklığım yoktur ve zaten olamazda. Çünkü birinci planda kendisine sunacağım mezar taşları arasında ki en enteresan yazıyı kitabın 381. sayfasında zaten buldum. Çünkü Kilis İlinden yetişen ozan merhum terzi Korkmaz Kın’ın mezar taşındaki şu iki kelime benim duyduğum en enteresan mezar taşı yazısıydı ve o yazıyı da zaten sayın İsa Kayacan sayfalarına almıştı: GET İŞİNE!...
Evet, Kilis’i her ziyaretimde bu mezarın başına uğrar ve bu enteresan bulduğum bu yazı karşılığında merhuma fatihasını verir ve sonra onun tabiriyle işime giderdim.
Bu kitapta ki o enteresan yazıları ancak bu kitabı okuduğunuzda duyacak ve hissedeceksiniz. Elbette sizlerin bulunduğu törelerde de böylesine ilginç mezar taşları yazıları vardır. Tüm bunları ibretle ve elbette ders alınarak okunması zarureti vardır.
Sayın Kayacan, kitabın girişindeki şu güzel önsöz yazısıyla bizlere çok önemli mesajlar vermektedir:
Yıllardır ve vefatlar sonucu toprağa verilişler sırasında burukluk ve üzüntüler içine girdiğim mezarlıklara karşı hep içten ve teslimiyet duygularımla yaşadım, yaşamaya devam ediyorum.
Çok sevdiğim annem, babam, ağabeylerim ve öteki yakınlarım, sevdiklerim vefat ederek aramızdan ayrıldılar.
12 Şubat 2002 tarihi ise dünyamın yıkıldığı her şeyimin alt üst olduğu nefes alıp verişimin durduğu, 39 yıllık hayat arkadaşım eşim Sabahat’ın bir kalp krizi sonucu 45 dakika içinde vefat edip bizler, yalnız bırakarak gittiği zamanın durduğu gün gelince, yaşamanın gereksizliğiyle yüz yüze geldim, acı gerçekle karşı karşıya kaldım.
12 Şubat kapkara bir tarihti…
Bence sayın Kayacan işte bu tarihten sonra bu kitabı yazmaya karar vererek çok kıymetli bir yapıtını bizlere sunmuştur. Tekrar kendisine teşekkür ediyor ama acizane şunu hatırlatmak istiyorum. Ölüm elbette her yaşta çok elemli bir olaydır ve ölümün yaşı yoktur. Ama ne var ki bu kanunu değiştiremezsiniz. Doğacaksın, serpilecek ve büyüyeceksin ve sonra da her fani gibi ölümün tadını tadacaksın. Bundan kurtuluş olmadığına göre iyiye güzele ve sevgiye doğru her gün ne kadar koşabilirsen o kadar koşacaksın.
Güzel günler ve güzel böylesi duygulu yayınlara imzanızı beklerken, sizi her gün muhtelif yerlerde okuyan bir okuyucunuz olarak selamlıyor ve başarı dileklerimle size bir buket alkışlardan bezenmiş çiçekler gönderiyorum!...
***
Atatürk diyor ki...
NejatTaşkın
Onu sevmem diyenlere sesleniyor...
Onu eleştirenlere sesleniyor,
Onun hâlâ Türkiye Cumhuriyetinin büyük kurtarıcısı olduğuna inanmayanlara sesleniyor…
Ülkemizde ki demokrasinin ve Laikliğin değişmez kaidelerine inanmak istemeyenlere sesleniyor….
Ve biz onun yurttaşı ve onun kurtardığı ülkede yaşayan vatandaşlar olarak onun sesine ses veriyoruz.
Sana her zamankinden çok daha azimli ve inançlı olarak güveniyor ve sesine daima güven duyuyoruz.
Bir kısım bedbahtlar olsa da biz yinede onun eseri olan Türkiye Cumhuriyeti önünde hep saygı ile eğilecek ve bu Cumhuriyeti her türlü ahval ve şartlar altında bile, durum ne olursa olsun mutlaka koruyacağız…
İşte Atamız sesleniyor:
EFENDİLER!...
BAZI ARKADAŞLARIN YOKSULLUK İÇİNDE BU BÜYÜK DAVANIN BAŞARILAMIYACAĞINI ZANEDEREK; MEMLEKETLERİNE DÖNMEK ARZUSUNDA OLDUKLARINI DUYDUM...
ARKADAŞLAR!
BEN SİZLERİ BU MİLLİ DAVAYA SİLAH ZORUYLA DAVET ETMEDİM; GÖRÜYORSUNUZ Kİ SİZİ BURADA TUTMAK İÇİNDE SİLAHIM YOKTUR.
DİLEDİĞİNİZ GİBİ MEMLEKETLERİNİZE GERİ DÖNEBİLİRSİNİZ.
FAKAT ŞUNU BİLİNİZ Kİ; BÜTÜN ARKADAŞLARIM BENİ YALNIZ BIRAKIP GİTSELER;
BEN BU MECLİ-İ ALİ’DE TEK BAŞIMA KALSAM DA;
MÜCADELEYE AHDETTİM…
DÜŞMAN HER TARAFI ADIM ADIM İŞGAL EDEREK ANKARA’YA KADAR GELEÇEK OLURSA, BEN BİR ELİME SİLAHIMI; BİR ELİMEDE TÜRK BAYRAĞINI ALIP ELMA DAĞI’NA ÇIKACAĞIM.
BURADA TEK BAŞIMA SON KURŞUNUMA KADAR; DÜŞMANLA ÇARPIŞAVAĞIM.
SONRA DA BU MUKADDES BAYRAĞI GÖĞSÜME SARIP ŞEHİT OLACAĞIM.
BU BAYRAK KANIMI SİNDİRE SİNDİRE EMERKEN, BEN DE MİLLETİM UĞRUNA HAYATA VEDA EDEÇEĞİM.
HUZURUNUZDA BUNA ANT İÇİYORUM.
İşte Mustafa Kemal Atatürk bu cumhuriyeti böyle duygularla kuruyor ve bizlere emanet ediyor. Hala onun sevmeyenler ve onun izinden yürümek istemeyenler varsa, mutlaka onların akıllarından zoru oldukları ortaya çıkacaktır ve kendilerini ilk fırsatta tedavi ettirmeleri gerekir.
Lütfen yukarıdaki beyanatı tekrar tekrar okuyarak, dostlarınıza ve bilhassa Atatürk’ü sevenlerinize gönderin. Sevmeyenlerde olabilir hâlâ varsa ,onlara da hediye edin ve bu reçeteyi kullandıklarında iyi olacaklarını bilhassa belirtin.
Atatürk Türk ulusunun bir büyük meşalesidir ve bu meşale ebediyete kadar yanacaktır.
Sen rahat uyu sevgili Atam Anıtkabir’inde, yetişen her yeni nesil seni doyasıya sevecek ve hep izinde yürüyecektir.
***
Hemşehrimiz Tuğgeneral Dilaver Erşanlı
Nejat TAŞKIN
Evet, altı yıl önce Haydarpaşa GATA Hastanesine geldiğinde yarbay rütbesindeydi bu saygın hemşerim. Çalışkan ve çalışkan olduğu kadar da cana yakın bir hemşeri portresi çizdiği için kendisiyle her fırsatta bir araya gelir, Kilis-Vakfı’nın muhtelif toplantılarında bulunmak suretiyle hemşeri dayanışmasına büyük bir özveriyle katılırdı.
İşte bu saygın komutanımın televizyonlardan ve haber bültenlerinden adını terfi eden albayların generaller listesinde duyduğum zaman sevincimin derecesini kelimelerle ifade etmeyi beceremeyeceğim için, beni mazur göreceğinizi zannediyorum.
Evet, önümüzdeki 30 Ağustos 2008 tarihinden itibaren artık Kd. Tabip Albay Dilaver Erşanlı hemşerim tuğgeneral rütbesiyle yine askerin sağlık sektöründe güzellikler sergileyecek ve bu Kilis insanı yine dün olduğu gibi bu günde Erşanlı faktörünün o cana yakın ifadesi içinde bulunacaktır.
Erşanlı ailesini ta Ankara’dan bu yana Sayın Mennan Erşanlı ile birlikte tanırım. Sayın Generalim Dilaver Erşanlı Sayın Mennan Erşanlı Hemşerimin kardeşinin oğludur ve iyi bir aile ocağının temsilcisidir. GATA Askeri Hastanesinde yorulmak bilmeyen bir mesai atmosferi sergileyen sayın Generalimi ne vakit arasam ve mütevazi odasına konuk olsam, birçok evrakların arasında imza ağırlığı içinde bulmuşumdur. Çünkü GATA Hastanesi Baş Tabip Yardımcısı sıfatı içinde bulunduğu için birçok görev tabipliğinin dışında uhdesindedir. Bu görevinden artan zamanlarını da polikliniklerde ve ameliyat odalarında hastalarına güler yüzle şifa dağıtmanın hep öncülüğünü yapmıştır.
Hiçbir zaman ve hiçbir vesileyle, bugün işim var, yarın gel söylemini kendisinden hiç bir hasta duymamıştır. Hastasına verdiği randevuya hep sadık kalarak hizmet etmiştir. Adil yönetim sisteminin gereğini her vesileyle yerine getirmenin GATA Hastanesinde zannedersem öncülüğünü yapmıştır.
Onu böylesi güzel rütbeler içinde görmek ve hak ettiği bu rütbeler içinde onu izlemek emin olunuz bizler için çok önemlidir. Çünkü Kilis ilimizin insanları daima ve her vesileyle yüksekliklere tırmanmak için yarışır ve bu yarışı çalışkanlığıyla dürüst ve samimi halk içinden gelen vasıflarıyla kazanır.
Sayın Generalim Dilaver Erşanlı’nın bu rütbeler içinde de daha çok ve daha başarılı hizmetlere imza atacağına inanıyor TSK’nin böylesi güzide insanlarımızı sinesinde barındırmış olmasını doğrusu sevinç tezahürü içinde karşılıyorum.
Altı yıl önce bir tabip yarbay rütbesiyle, Bursa Askeri Hastanesinden GATA Hastanesine atanan bu hemşerim şimdi tuğgeneral rütbesiyle hizmet vermenin TSK’de sevinci ve heyecanını yaşarken bizlerin de onu takip etmekte olduğumuzu ve takip edeceğimizi, hatta her vesileyle başarılarına alkış tutacağımızı bilmesini isteriz.
Bu köşe yazımı ona 30 Ağustos 2008 tarihinden evvel armağan ederken, tebriklerimi ve sonsuz başarı dileklerimi tekrarlıyor ve onun GATA Hastanesinde bay-pas ameliyatlarım sırasında sabah göreve gelir gelmez sayın Dr. Albay Habip Sayar, sayın Dr. Albay Mehmet Dinçtürk ve sayın Hv. Albay Uğur Ziyrek’le birlikte yaptıkları sabah ziyaretlerini hiçbir zaman unutmayacağımı bu vesileyle belirtmek istiyorum.
Tekrar sonsuz başarılar ve tebrikler. Tüm size ve camianıza uğurlu ve hayırlı olması dileklerimi sunarım sayın komutanım! Daha üst rütbelerde sizi görmek ve selamlamak isteğimi tekrarlarken, bu yazımın her kelimesini bir buket çiçek olarak kabul buyurmanızı arz ederim.
***
Kilis İli Emniyet Müdürü
Nejat TAŞKIN
İnsanları yazmak, hele bilhassa vatandaşa yönelik görevleri içinde bulunan insanlarımızı vatandaşa olan yaklaşımı ve katkılarıyla yazmak, bizler için kim olursa olsun bir görev anlayışıdır.
İşte Kilis Emniyet Müdürü sayın Süleyman Nuri Özhan’ı da bugün köşeme konuk olarak almak istedim. Çünkü Kilis İline atandığı günden buyana basında takip ettiğim bir çok güzellikler ve yaklaşım içinde hep bu sayın Müdürümü buldum. Onu tanımak fırsatı bulamadım. Ama bir Kilis ziyaretimde, Tanrı kısmet ederse eğer ilk işim kendisini ziyaret etmek ve bire bir bu sütunlara yazmak isterim. Ama o beni mutlaka tanıyordur çünkü Kent gazetesinin ikinci sayfasını açtığınızda köşeye kurulmuş ve kimseye bu köşeyi kaptırmadan yaz babam yaz diyoruz. Tam 60 yıldan beri. Zira İstanbul’dan yaşayacaksın ve Gaziantep İliyle Kilis İlinin sorunlarını ve güzelliklerini her gün bu sütunlara taşıyacaksın.İşte bizimde görevimiz budur diyelim ve dönelim sayın müdüre...
Son icraatlarını okuyorum, bir motosiklet kazazedesine bizzat kask götürüyor ve ona hatırlatıyor, bir daha motosiklete bindiğinde, sakın bunsuz yola devam etme. Çünkü geçireceğin kaza ne olursa olsun bu başında olduğu zaman, daha hafif zararlarla kendini kurtarırsın. Bir Emniyet Müdürünün bu güzel girişimi elbette alkışlanacak ve saygı duyulacak bir olaydır. Hatta kendisini tebrik etmek gerekir. Adam sende deyip,bana ne Kaskını taksaydı veya takmasaydı. Halbuki hiç de öğle değil, onu hastanede ziyaret ediyor, buyurun kaskınızı diyor...
İl Tarım Müdürü sayın Ali Eker’e geliyor ve ona da bir plaket veriyor. Elbette bu verişinde bir sebebi var. Tarım sektöründe Emniyetle tarım çalışmalarının iş birliği çok önemlidir. Demek ki sayın Ali Eker, bu konuda özverili bir çalışma içindedir.
Daha sonra Sayın Ahmet Barutçu’ya geliyor ve 24 Temmuz Gazeteciler Günü dolayısıyla ona da bir plaket veriyor. Çünkü Sayın Ahmet Barutçu Kilis İlinin sesidir, ses verenindir, tafrasız gazetecidir ve yıllardır bu tarafsızlığını korumasını bilmiştir. Çünkü ben, onu aşağı yıkarı 60 yıldan beri tanırım desem ,belki biraz size Ahmet Beyin yaşı çıkacağı için tuhaf gelirse de bu böyledir. O matbaayla ve mürekkeple hep iş içe yaşamıştır. Sayın Nuri Günal’lar ve Sayın Merhum Şinasi Çolakoğulları’nın dergâhından bu günlere gelmiştir. Kilis ilinde tarafsızım demek elbette biraz zor olsa da sayın Ahmet Barutçu tarafsızdır ve plaketi hak etmiştir.
Son bir hafta içinde Kent gazetesi sayfalarında bunları okuyarak sayın Emniyet Müdürümü bu satırlara konuk ettim. Umarım daha benim duymadığım ve gazete sütunlarına aksetmeyen bir çok güzel olayların içindedir ve bire bir, bir çok güzellikler sergilemiştir. Bir İl Emniyet Müdürünün halkla böylesine yakın temas diyalogu daima bir çok suçların ve suçlularında azalmasında ön ayak olacağı için, sayın Müdürümü tekrar tekrar tebriklerimle kutluyor ve daha üstün başarılara imza atarak üst görevlerde ülkemiz hizmetinde bulunmasını diliyorum.
Kilis halkı kendisine bu tür hizmetler veren insanlarını hele devlet görevlerini hiçbir zaman unutmaz ve onları nesilden nesile aktarır, anılarda yaşatır. Siz de bunu hak etmiş bir görevli olarak hep anılarımızda kalacaksınız.
****
140 kişi TIR kasasında
Nejat TAŞKIN
Bilgisayarın başına geçiyorum, güzel şeyler yazmak istiyorum. Zira biraz evvel Deniz kıyısında dolaşmış ağaç altlarında piknik yapan mangal partileriyle denizi izlemeye gelen varoşlardaki insanlarımızın sevinçlerini izlemiştim. Bunları yazmak,güzellikleri olsun yansıtmak varken, hep gündeme böylesine çarpıcı konular gelince işte güzellikler yansıtan olaylar arka plana itiliyor ve gözünüzün önünde facialar canlanıyor.
Nasıl bir insanlık dramıdır bu! Kacak 140 insanı hayvan gibi bir TIR kasasına dolduruyor havasız ve susuz hiç mola vermeden doğudan batıya doğru,üstelik yüklü bir dolarlarını da alarak yola çıkıyorsunuz. Onlara yaptığınız muamele hayvanlara bile yapılmadığına göre siz onlara bu muameleyi layık görüyor ve içlerinden 14 kişinin ölümünü izleyerek onları İstanbul Büyük çekmece gölü kıyısında bırakarak kaçıyorsunuz. Nereye kaçıyorsunuz, haydi diyelim ki adaletin pençesinden kaçtınız ve yakalanmadınız, vicdanınız hiç mi sızlamayacak? Ama şu muhakkak ki sizde vicdan olsa, zaten böyle bir sorumluluk altına girmezdiniz.
İş ve aş için yola çıkan bu yabancı uyruklu insanları böylesine bir işkenceye bile bile mahzur bırakmanız, sizin vicdanlarınızın yağla kaplı olduğunun bir işaretidir.
Bu böyledir de,o uzunca yolda seyrederken o yollarda dolaşan trafik ekiplerinin hiç mi kabahati yoktur. En ufak bir disiplinsiz trafik hareketi sırasında başınıza dikilen bu insanlara ne oldu da şimdi kayıplara karıştılar.
Topkapı Pendik arasında zaman zaman kendi arabamla yola çıktığımda birkaç yerde durdurulup ehliyet ve ruhsat sormak için çalışan bu kontrol mekanizması, neden doğudan batıya doğru seyreden bir tır için çalışmaz. Bu da ayı bir konu. Bu konuya bir dokun, bin ah dinle, onun için en iyisi dokunmadan vazgeç!
Evet, 140 kişi bir TIR’ın kasasında işkenceyle yol alırken, içlerinden 14 kişi ölüm yolculuğuna çıktıklarının farkında bile olmadan havasızlıktan ve susuzluktan can verirken bir yabancı toprakta cesetlerinin bırakılacağını hayal bile etmeden çıktıkları bir yolculukta aş ve iş uğruna bir feci cinayetin kurbanı olmuşlardır. Peki bunun sorunlusu kim olacaktır. Yarın obür gün, bir sorumlu bulurlar, o da eften-püften sorumluklarla suçlanarak affa uğrarlar. Ölen öldüğü yerde kalır ve bir müddet sonra unutularak,yeni bir tır, yeni bir kamyon yola çıkarak yeni facialar yaşanır.
Tüm bu olaylar içinde gel de güzel şeyler yaz. Tam yazımı bağlayacaktım Antalya Manavgat yangınları gündeme düştü ve o yanan sahaları gözlerimin önüne getirdim. Çünkü çok sık bir ara gitmiştim oralara. Ama ne yazık ki, o yeşil sahlar bir anda yok olup gitmişti. İhmal mi vardı, yoksa tabiat ülkemiz , için bazı oyunlar mı oynuyordu. Bilemiyoruz ama bir orman sahası en aşağı 40 yılda meydana geldiğinde göre ,artık Manavgat’ın yeni bir yeşil sahaya kavuşması için kırk yıl geçecek demektir.
TIR kasasında 140 kişi ve başlayan ölüm yolculuğu. Dileriz tüm bunlar artık bu medeni hayat ortamı içinde gündeme taşınmasın ve bizler güzel şeyler yazalım ve sizlere güzellikler yansıtalım. Çünkü bu tür yazılarla emin olunuz bizimde içimiz kararıyor amma, yapacak bir şey yok. Hiç olmazsa yazarak biraz deşarj olup teselli oluyoruz.
Haydi hayırlısı diyelim ve sağlam bir not düşelim. Sevgi ve duygu her şeyin üstünde olmalı insanları ve tabiatı çok sevmeliyiz. O zaman bunlar yaşanmaz, çünkü sevgiyle bütün güzellikler öne çıkar!...
***
Verin bakalım hesabını!
Nejat Taşkın
Konya’da yaşları 12 ila 16 arasında olan 18 kız çocuğunun arkasından ağıtlar yakıldı. Çünkü bir çürük bina, bir çürük düşünce bu 18 kızımıza mezar oldu. Onlar gencecik yaşlarda sorumsuz kişilerin kurbanı olarak unutulmayacak ve hep anılacaklardır. Güngören’de işlenen cinayetlerle bu cinayet arasında ne gibi bir fark görüyorsunuz lütfen söyler misiniz? O bomba eyleminde hiç suçları olmayan 18 vatandaşımızı en güzel çağlarında katleden o canavarlarla, bu binada böyle sorumsuz ve yeteneksiz kurs açanların ne farkı var?...
18 genç yavru daha hayatlarının ilkbaharında bu dünyaya veda ediyorlarsa, bu korkunç cinayetin sorumluları hiçbir ceza almıyorlarsa, artık vicdan muhasebesini sizlere bırakıyorum.
Koskoca her işten, her dini heyecanlarımızdan sorumlu diyanet işleri Başkanlığımız var iken, böyle deneyimsiz ve sorumsuz kişilerin açtıkları kuran kurslarında beyinleri yıkanarak bu duruma getirilen çocukların hesabı mutlaka verilmelidir ve sorulmalıdır.
Tek bir aile ferdi çıkıp da ben bu cinayeti işleyen ve işletenden şikâyetçi değilim diyememesi bile düşündürücü ve vahim sonuçları olan bir büyük gelişmenin işaretidir. Çıkarılan kanunlarla yasa dışı kuran kursları açanlara af yetkisi veren eller şimdi derin derin düşünerek eğer “Biz ne yaptık?” diyebiliyorlarsa bu da bir nebze olsun teselli kaynağıdır.
Fakir, fakir oldukları kadar da beyinleri bu yaşta yıkanmak üzere toplanan bu çocukların dağ başındaki bir çürük binada eğitime tabi tutulmaları ve onlara sorumsuz kişiler tarafından dini eğitim verilmesi doğrusu ülkemiz acısından çok kaygı verici bir durumdur. Okullarımızda çok yönlü din dersi ve din dersi veren hocalarımız var. Bu öğretmenlerimiz din dersini çok daha yerinde ve anlatımları uygun olarak, kafalara yerleştirirken bu yolları başka hedeflere yöneltmek kadar acemi bir girişim olamaz.
Bu çocukları kim geri getirecek? Kim bu sorumsuzluğa dur diyecek? Ortaçağ düşüncesiyle yapılan bu toplu beyin yıkama hareketlerinin elbette sorumlusu vardır. O ilin valisi ve daha başka yetkilileri mutlaka bu işteki garipliği araştırmalı bu binaya izin verenler sorgu odasına buyur edilmelidir, sorguya çekilerek hesap sorulmalıdır.
Bundan yıllarca evvel Kilis-Vakfı Erkek Öğrenci yurdu açılması için pırıl pırıl bir binanın her türlü istenilenlerini yerine getirdiğimde bile, tam iki sene uğraş verdiğimi hatırlıyor ve en sonunda o tarihte ki sayın Reisicumhur Süleyman Demirel’e yazdığım mektupta ki şu son cümleyi iyi hatırlıyorum.
Sayın Reisicumhurum, yukarıda arz ettiğim bir erkek öğrenci yurdu için dört dörtlük bürün ihtiyaçlar ve kanuni istekler tamam olduğu halde, iki senedir uğraşıma cevap alamdım. Umarım,buranın adını kuran kursu olarak değiştirseydik, daha öncelikli cevap alırdık.
İşte bu yazıma en kısa zamanda cevap gelmiş ve valilik el koyarak, binamızın erkek öğrenci yurdu olarak açılması yönünde 15 gün gibi kısa zamanda karar verilmiştir.
Ama şimdi bakıyorsunuz dağ başında adamcağız kız kuran kursu açıyor, çalışıyor kızları oraya topluyor ve elliye yakın kız öğrenci bir gece yarısı patlayan gazla hayatın en görkemli safhasını ölümle kapatıyorlar.
Sorumluları mutlaka bulunmalı ve bu tür girişimlere fırsat verilmeden kanun boşluğundan istifade etmek isteyenlere aman verilmemelidir. Yoksa böylesine çok korkunç ve vahim olaylarla karşılaşmamız her an mümkün olur ki, bunlardan ders çıkarmamız ve derslerimize iyi çalışmamız gerekir. Yoksa bu gidiş iyi bir gidiş ve iyiye gidiş değildir.
***
Kapanmayacak!
Nejat TAŞKIN
Aylardır ülkenin gündeminde olan bir konu. O gün her kes gibi ben de televizyon başında merakla bekliyorum. Tam saat 16.30 sıralarında açtığım televizyon kanalının başında TRT spikerinin yaklaşımlarını hem izliyor ve hem de dinliyorum. Bu ülkenin tüm sorunları gibi elbette bu sorunda hepimizi ilgilendirdiği için, merakla ve heyecanla tam iki saat başında beklediğim televizyon mikrofonlarının başına sayın Başkan Haşim Kılınç teşrif ederek ,o uzun ve nasihat dolu konuşmasını sunduğunda zaten netice anlaşılmıştı. Çünkü ülkemizde bu güne kadar onlarca parti kapatılmış,aylar ve seneler sürmüştü. Bu dava ise dört beş ay gibi kısa bir zaman dilimi içinde neticelenmişti.
Elbette ülkemiz için hayırlısı ne ise o olması gereğine hepimiz inandığımız için, ülkenin kaosa sürüklenmesini elbette hem temenni etmez ve hem de istemeyiz. Bu ülkede oynayan her taşta hepimiz için bir rolü var, demektir. Adam sende, demenin hiç birimize asla ve asla faydası yoktur. Çünkü bu ülke Atatürk gibi bir lider çıkarmış ve Cumhuriyet gibi bir büyük devlet idaresini yürürlüğe bütün yenilikleriyle koymuştur.
Bu ülkenin 78 yaşında bir vatandaşı olduğum için, elbette birçok kederli günlerini görmüş ve sevinçli günlerinde de ortaklık mekanizmamı çalıştırmışımdır. Savaşlar ve ihtilaller, gidip gelen Başbakanlar ve kurulan idam sehpaları hep bu ülkenin refahını sağlamak için vuku bulmuştur. Ülkeyi bölmeye ve parçalamaya kimsenin gücü asla ve asla yetmeyecektir. Bunu denemek isteyenler kendi denizlerinde her an boğulmaya ve yok olmaya mahkumlardır. Şimdiki parlamentoyu ve Cumhurbaşkanlığını ve Başbakanlığı ve Bakanları, benim 30 ve 40 yaşlarında olduğum zamanlarda dünyaya gelen insanlar olduğu için, elbette onlardan çok gördüklerim ve tecrübelerim vardır.
Elbette Anayasa gibi yüce bir kurum, “KAPATILMAYACAK” dedi ise altındaki mekanizma ne olursa olsun kapanmayacaktır ve gereken yapılacaktır. Bu ülke yönetiminde bulunan fertlere düşen görev, insanları bölmeden kucaklamaktır. Kim nasıl hareket etmek istiyorsa, insanları fazla üzmeden ve demokrasi gereklerinden ayırmadan icabını yerine getirmek gibi bir görevi kullanmamız lazımdır.
Mahkeme ne diyor, laiklik anlayışınızda biraz kırıklık var, diyor. Buna dikkat ediniz. Mahkemenin altı seçkin üyesiyle yine dört üyesi “dikkat!” diyor ve bu dikkatin altında yatan en önemli maddenin ülkeyi bölmeden kendi aranızda gereğini mutlaka yapınız, diye çağrıda bulunuyor. Ben yüzde 47.7 çoğunlukla iktidara geldim ,diye yürüyüşünüzde bile bir değişikliğe giderseniz işte o zaman “böbürlenme padişahım” manzumesi ortaya çıkar. Onun için bundan sonra balkonlara çıkıp ta verdiğiniz beyanatlara çok dikkat edecek ve bilhassa verdiğiniz sözlerin arkasında duracaksınız. Hepinizi kucaklıyorum, bizden olanı da olmayanı da diyip üç gün sonra bambaşka bir ruh içinde hareket ederseniz, işte o zaman yine o büyük savcı karşınızda size buyurun savunmanızı yapın der. Ne olur dikkatle hareket ediniz, sorunlarımız çoktur. Bakınız 550 YTL ücretle milyonlarca insanımız ev geçindirmeye uğraşıyor. Bunları yükseltmek için çareler arayınız. Enflasyon almış başını gidiyor, buna bir formül bulunuz ve ondan sonra türbandı, camiydi, diyerek yola çıkınız. Bütçesi bütün bütçelerden daha yüksek bir Diyanet İşleri Başkanlığımız var. Bırakınız din işlerimizi dün olduğu gibi bugün de onlar yürütsün, göreceksiniz hiçbir sorun yaşanmayacak, cami, okul ve kışla arasında ahenkli bir yol çizilecektir. Siz AB ve daha büyük uğraşlar için kendinizi adayınız bu üç unsura dokunmayınız onlar kendi klasikleri içinde yürümeye devam etsinler.
İşte “KAPANMAYACAK” kelimesini duyduğumda burukluk da olsa içimden sevindim, çünkü bir büyük kaos yaşanacaktı. Halbuki bu ihtar belki de insanlarımıza bir kulak çekme ihtarı olurda trenler raylarında rahat rahat gidip gelirler.
***
Kıbrıs’ı yazmak istiyorum
Nejat Taşkın
Kıbrıs’ı yazmak isteyişimin tek sebebi, gazetelerde yazılan yazıların arkasındaki sayın Rauf Denktaş’ın üzgün ve kırgın fotoğrafları. Çünkü o fotoğraflarda hep bir yerlere mesaj vermek istiyor, çünkü göz kapaklarının altında biriken bir duygu seli var. Çünkü o bu Kıbrıs denilen adaya her türlü varlığını koydu, sağlığını koydu, direndi, diretti ve her ne pahasına olursa olsun bir karış bile verilmesine müsaade etmem dedi. Çünkü orada yatan kısa tarih içindeki şehitler gözünün önüne geldi. Yeni bir anlaşma ve Kıbrıslı Türkler aleyhine olacak bir davranış, banyo küvetlerinde öldürülen çocukların ıstırabını dindiremeyecek bilakis çok daha körükleyecektir.
Onun için Kıbrıs’la ilgili bir antlaşma yapılırken mutlaka ve mutlaka sayın Rauf Denktaş’a sorulmalı ve o günün yaşayan politikacılarına danışarak karar verilmelidir. Kıbrıs öğlesine ucuz ve ucuz olduğu kadarda basit antlaşmalarla karşı tarafa tepsi içinde sunulmamalıdır. AB girilecek diye böylesi bir ikram için Kıbrıs ikram vasıtası olmamalıdır. Zira hâlâ AB’nin hayal olduğunu düşünemiyoruz.
Hele Kıbrıs Fatihi Bülent Ecevit’in ruhunu şayet sızlatmak istemiyorsak Kıbrıs konusunda atacağımız adımlara çok dikkat etmemiz gerekir. Fakat ne yazık ki, bence atı alan Üsküdar’ı geçiyor ve kapılar arkasında iki liderler anlaşarak güle oynaya basının karşısına çıkıyorlar, her şey sütliman diyorlar.
Olamaz süt liman, çünkü 1974 harekatının hâla kanları temizlenmiş değildir. Benim arkadaşım ve zaman zaman bir araya geldiğim Kıbrıs gazisi Tutan Atalay’ı bir dinleseler yeter. Çünkü onun yanı başında bir gece yarısı harekatında can veren Mehmetçiklerin hala kanayan yaraları gözlerinin önünde. Sevgili Turan Atalay Kıbrıs bildiğin gibi değil ağabey diyor, bana her santiminde Mehmetçiğin kanı var,eğer basit antlaşmalarla o Kıbrıs adası terk edilecek olursa başta ben olmak üzere binlerce şehidin yanında benim gibi binlerce Gazi için için ağlayacaktır. Bir gece yarısı Tuzla Piyade Okulundan alınıp Helikopterle indirildiğimiz Kıbrıs dalgalarında gök gürültüsünü andıran silah seslerinin gümbürtüsü altında bizden çok daha donanımlı ve hazırlıklı düşmanı yenmenin o günkü coğrafyasını ancak yaşayanlar bilir. Eğer öğlesine ucuz sözleşmelerle bu Kıbrıs denen ada terk edilecekse, benim 1974 yılındaki o oluk gibi akan kanın hesabını kim verecek ve ben kimden hesap soracağım?!
Sevgili Atalay çok haklıydı. Ben bu arada daha ziyade hayatını ortaya koyan sayın merhum o gün Başbakan olan Ecevit’i düşünüyorum.Bütün dünyaya kafa tutmuş hiç kimseyi dinlememiş ve bir gece yarısı harekatı başlatarak Kıbrıs’ı öğlesine kurtarmıştır. Yoksa Kıbrıs Türkleri Rumların o korkunç hazırlıklarıyla yok olacak ve Kıbrıs Türk adı haritadan silinecekti. Türk Ordusu şimdi orada bir teminat unsurudur. Hele onun çekilmesi yönünde bir karar alınırsa o zaman çok daha vahim ve korkunç olaylar olabilir. Eğer bunları ilgililer görmüyor ve inanmıyorlarsa mutlaka bir başka faktör vardır işin içinde.
Ama ne olursa olsun mutlaka Sayın Rauf Denktaş’ı dinleyin onun vereceği talimatlar doğrusunda antlaşmalara imza atınız. Çünkü onun Kıbrıs dendiğinde yürürlükte olan bir haritası ve çizgileri vardır. Onu inkar etmek ve üstüne çizgi çekmek demek, Kıbrıs’ın kaybı demektir.
Bir zamanlar nasıl haykırıyorduk: KIBRIS TÜRKTÜR ve TÜRK KALACAKTIR. Yine haykıracağız ve yine Kıbrıs Türk’ü aleyhine cereyan edecek bir olaya asla ve asla imza atmayacağız.
Kıbrıs’ı onun için yazmak istedim. Zira 1974 harekatından sonra iki defa gitmek nasip oldu. Gittim savaş alanlarını ve yaşayan Kıbrıslı Türkleri gördüm ve onların sevinçlerini ve kederlerini paylaştım. Dilerim yanlış bir karar verilmez ve Kıbrıs daima Türklük statüsü içinde yarınlara taşınır da sayın Denktaş’ın göz pınarlarındaki yaşlar da sevinç yaşlarına dönüşür.
***
2450 sayfa!
Nejat TAŞKIN
Kütüphanemde bulunan birçok kitapları bir araya getirdim. Maksadım bu Ergenekon davasının soruşturma dosyalarının 2450 sayfa olduğunu öğrendiğimde kaç kitap olduğunu ve ne kadar zamanda okuyabileceğimi araştırmak istedim.
İnce Mehmet ve buna benzer birçok kalın kütüphanemde bulunan kitapları üst üste koyduğum halde, 2450 sayfayı bulmakta güçlük çektim. Hemen hemen yarı boyuma ulaşan bir kitap dekoru ile karşılaştım. Bu 2450 sayfalık soruşturma üstelik A4 kâğıdı üzerinden hazırlandığına göre çok daha büyük ve kalın kitapların olacağını düşündüm. Okumaya başlasam günlerime ve aylarımı da alacağı düşüncesine vararak, Ekim ayında başlayacak olan bu soruşturma aşamasında görev alacak, savcı ve hakimleri hayal-meyal izlemeye aldım.Ve onlar adına doğrusu yorucu bir iş olduğu hesabına vardım.
Ama her şeye rağmen, bu bir görevdi ve ülkenin gündemi aylardır bu görevin sorumluluğunu üstlenen insanların beyanatlarıyla oluşuyordu. İşte karar mekanizması şimdi önce bu 2450 sayfayı okuyacak. Elbette roman okur gibi değil. Çünkü gerekirse suçlusun diyecek veya senin suçluluk izlerine rastlamadım diye de beraatını isteyecek. Onun için çok büyük sorumluluk isteyen bu görev heyecanını taşıyan yargı mensuplarına Allah büyük sabırlar versin ve bizlerde onları eleştirme yerine destek verip görevlerini titizlikle yapmalarını sağlamalıyız.
Elbette adı Ergenekon olan bu davalar unutulmayacak ve yargı gerekli araştırma ve dokümanlardan yola çıkarak neticeyi halkın huzurunda açıklayacaktır. Gazete manşetlerinde her gün bir konuyla ilgili beyanatlar devam ederken bilhassa politikacıların araya girerek zaman içinde eleştiri mekanizmalarını kullanmaları, biraz halkın heyecanlarına vesile oluyorsa da ne yapalım politikacının işi bu, iktidardaki muhalefete çatacak, muhalefetteki iktidardakine cevap verip eleştirecek ve diyecek ki, ben olsaydım şöyle olurdu, böyle olurdu diyerek kendisini haklı bir duruma getirecektir.
Her şeye rağmen bu ülke büyük ve görkemli bir ülkedir. Atatürk bu ülkede bir büyük Cumhuriyeti kurmuş ve onu emin eller olan Türk Gençliğine emanet etmiştir. Her toplumda bazı bazı bu tür çıkarmalar ve guruplaşmalar mutlaka vardır ve varlığı demokrasinin gereğidir. Ama adil demokrasiler, bu gibi durumları yargıya havale ederek çözüm yerinin adresini oluştururlar.
Ben bugün kendimi 2450 sayfa üzerine yönlendirip bu kadar sayfayı kaç ayda ve kaç günde okurum diye düşünürken elimin altında ki Sayın Turgut Özakman’ın 600 küsur sayfalık ‘Diriliş’ adlı kitabı geldi. İki aydan beri bitiremediğim için kendimi suçladım. Böylesine akıcı bir kitabın 2 ayda daha yarısına gelindi ise, 2450 sayfayı okumak ve karar vermek mecburiyetinde olanları, o halde alkışlamak lazımdır, diye kendi kendime söylendim durdum.
Bunun dışında daha mahkeme safahatında da bir 2450 sayfa yazılacağına göre, bu Ergenekon davası için kararlarını muhafaza etmek ve tutanakları yazılı klasörleri saklamak gereği olduğuna göre bir özel oda tahsisi mutlaka gerekecektir. Çünkü ilerde bu günün çocukları büyüdüklerine belki de kulaklarına bir Ergenekon olayı fısıldanacak ve onlarda merak edip araştırmaya gireceklerdir. Belki de yıllar sonra bu sayfalar gazete sütunlarında tefrika edilip kitaplaştırılacaktır. O vakit devrin en kalın sayfalı kitapları diye tarihi bir olay ortaya çıkmış olacaktır.
Her şeye rağmen ülkemizin huzuru ve mutluluğu için ne gerekiyorsa yapılsın,ama adil yargı ve adil sistem çalışarak insanların yapısına ve olgusuna uygun kararlarla ortalık gerilmeden gereği yapılmış olsun.
Ne diyelim, her işte bir hayır vardır, bu işte hayırlara vesile olur inşallah...
***
“Özlenmiştir Kilis’imiz…”
Nejat TAŞKIN
Şairlerimiz var, edebiyatçılarımız, ilim adamlarımız, doktorlarımız, hukukçularımız, öğretmenlerimiz, öğretenlerimiz hepsi var. Kilis dendiğinde tüm bunlar akla gelir. İşte bunlardan biri de M. Şahin Yıldız’dır. Kilis tutkunudur, Kilis’in dışında yaşar. Şimdilerde Antalya’da zannediyorum. Tapu Müdürlüğünde görevlidir. Alabildiğine şiirler yazmıştır. İşte bu güzel şiirlerinden biri geçenlerde postadan çıktığında tabiî ki ben de hemen köşeme aldım ve değerlendirdim. Çünkü içinde Kilis adı vardı, adı bu olduğuna göre benimde görevim sizlere bunu yansıtmaktır. İşte o şiir:
ÖZLENMİŞTİR KİLİSİMİZ!...
Altmışaltıda Kilis’ten,
Seksenbirde de Antep’ten,
Nasibim çıktı gurbetten,
Özlenmiştir, Kilis’imiz…
Burada duysak Kilis adını
Bir hoş olur, durur kalbim,
Galip gelsin, aklıselim
Özlenmiştir, Kilis’imiz
Sıla olmuştur bizlere
Hep aşinadır, yüzleri
Sahabenin var izleri,
Özlenmiştir Kilis’imiz…
Yurdun Güneydoğu’sunda
Suriye’nin sınırında
Halep’in’ de yakınında
Özlenmiştir Kilis’imiz…
İlçeleri Musabeyli
Bir diğeri de Elbeyli,
Benimki de Polateli,
Özlenmiştir Kilis’imiz…
Ellili, altmışlı yıllar,
Mesken oldu, Kilis eller,
Doğduğumuz güzel yerler
Özlenmiştir Kilis’imiz…
Ravanda’nın kalesinden,
Dağ taş inler, su sesinden,
Hem de temiz havasından
Özlenmiştir Kilis’imiz…
Şahin Yıldız, uzak kaldık,
Sılamızı ihmal ettik,
Ancak birkaç yılda gittik,
Özlenmiştir Kilis’imiz…
İşte ayrılık kokan bir şiir. Elbette kolay değil o felhanlı kokulu topraklardan ayrılmak, ne işimiz vardı bu gurbet ellerde. Sanki isteyerek mi ayrıldık! Orada yediğimiz bir kuru ekmek ve Kalleş tepelerinden esen rüzgâr çok daha tatlı geliyordu bize. Ama ne yapalım ki, rüzgârın akışına kapıldık gittikçe gittik ve şimdilerde 1200 km. uzaklıktan şiirlere yansıyanları kokluyoruz. Sakın ola ki bulunduğunuz yerlerden şikâyet edip imrenmeyin İstanbul’a, Antalya’ya gelin görün, kalın birkaç gün birkaç saat ve sonra da dönüşe geçin, hüsranlara kapılmadan!...
***
ALÇAKLAR!!!
Nejat TAŞKIN
Bu sıfat size az bile! Ama başka kelime bulamadığım için bu sıfatla size bağırmayı daha uygun buldum. Ne istediniz gecenin bir vaktinde yaz sıcaklığının rehavetini üzerlerinden atmak için Güngören denen semtte insanlara saldırmakla neyin tatminini yaşadınız. Ya o yürüyenler arasında sizin kardeşleriniz, ana ve babalarınız, hatta çocuklarınız bile olabilirdi. Ama bütün bunlara rağmen canavar için avın şunu veya bunu olmayacağına göre, siz de işte insanlık adına en büyük suç işleyen canavarlardansınız.
Yazıklar olsun size! Eminim ölüleri o yüzlerce yaralıyı patlattığınız bombadan sonra gelip izleme zevkini de yaşadınız. Belki de fırından gidip ekmek alıp, bu toprağın suyunu bile içtiniz ve kan üzerinden sözde keyif çatmaya başladınız.
Sizin yapınız, karakteriniz ve duygunuz ne olursa olsun, bu Atatürk neslinin kurduğu Cumhuriyeti asla ve asla parçalayamazsınız! Hedefiniz ve gayeniz ne olursa olsun bir gün bunun hesabını pahalı ödeyecek ve yaptığınız bu vicdansızlık hareketinin hesabı içinde boğulacaksınız!
İstanbul’da bir semt... Güngören, orta sınıfın hakim olduğu bir yerleşim merkezi, insanların tek zevki iş dönüşü yemek sonrası çoluğunu-çocuğunu alıp bu cadde üzerinde dolaşmak ve elindeki 100 gram leblebiye, yüz gram çekirdeğe talip yaparak yaz gecesinin sıcaklığını üzerlerinden atmak olan bu insanlara reva gördüğünüz kanlı tuzak, sizin ne kadar kalleş ve vicdansız bir toplumun ferdi olduğunuzun işaretidir. Biraz utanma ve biraz sıkılma olsa hiç günahı olmayan bu insanlara karşı açtığınız ateşin nereye gittiğini düşünür ve tetiğe ona göre basarsınız. Son bilanço yirmi ölü ve çoğu ağır yüzlerce yaralı. Yarın işe gidecek çoluk çocuğuna nafaka getirecek o insanların yolunu ve ekmeğini kestiniz. Aşına zehir, işine taş koydunuz. Sizin yatacak yeriniz yok zavallı ve alçak insanlarsınız.
Sizler yarın adaletin önünde mutlaka hesap verecek ve kendinizi ne ile savunacaksınız? Korkarım, “Ben masumum hakim bey” ifadesini kullanarak, mazlum rolü oynamayı bile düşünüyorsanız, sizlere tekrar yazıklar olsun!...
Şunu iyi bilin; bu Cumhuriyet, bu ülke, bu Vatan ilelebet yaşayacak ve sizin hedeflediğiniz ve düşündüğünüz durum asla olmayacaktır. Her ne olursanız olunuz bu kalleşçe taarruzlarınız karşısında hiçbir zaman yılmayan ve parçalanmayan bir Türk Ulusunun olduğunu unutmayın. Ama ne var ki, sizler zavallı insanlarsınız. İşte böyle çöp kutularına bıraktığınız mayınlarla masum insanları öldürmeyi hedeflemiş olmanız ancak hayvan psikolojisi ile bağdaşır.
Dileriz bu tür olaylar olmaz ve tedbirler alınır ve masum insanlarımız böylesine canavarca katliamlarla hayatlarının en güzel döneminde vurulup ülke topraklarında yeni bir kan ve yeni bir hedef olmazlar.
Tanrı ülkemizi korusun bizlere düşen görev moralimizi bozmayacağız. Daima dik ve daima vakur duracak şartlar ne olursa olsun, hançeremizi yırtarcasına bağıracağız:
KORKMA SÖNMEZ BU ŞAFAKLARDA YÜZEN AL SANCAK;
SÖNMEDEN YURDUMUN ÜSTÜNDE TÜTEN EN SON OCAK;
O BENİMDİR O BENİM MİLLETİMİNDİR ANCAK...
İşte daima başımız dik, anlımız açık ve yarınlara daha zinde ve heyecanlı koşacak, yılmayacak moralimizi bozmadan bu alçaklara asla teslim olmayacağız. Ne biz, ne ülkemiz ve nede bir karış toprak…
Orada can veren sevgili vatandaşlarımız, sizler şimdi birer şehit mertebesine eriştiniz. Tanrıdan binlerce rahmet diliyor yakınlarınıza baş sağlığı temenni ediyorum. Kanlarınız asla yerde kalmayacak ve hesabı birebir sorulacaktır!...
***
Sayın Op. Dr. Cezmi Ok
Nejat TAŞKIN
Gaziantep’te yayınlanan Zafer Gazetesinde engelliler için yıl başından bu yana dağıtmakta olduğunuz engelli arabalarının 200 olduğunu okuduğumda, doğrusu çok sevindim ve duygulandım. Çünkü ben bu konuda aylardır Gebze İli Dil ovasında yaşayan bir yoksul hasta, için yaptığım bu tür engelli araba girişimine bir türlü cevap alamadım. Siz ise güzel çabalarınızla ve birebir ihtiyaç sahiplerini tespit ederek, böylesi bir güzel yardıma imza atmış olmanızdan dolayı işte sizi kutlamak için köşeme konuk ettim.
Mutlaka başhekim olarak hizmet verdiğiniz Sev Amerikan Hastanesi de sizin gibi duyarlı bir insanı bünyesinde görevlendirdiği için çok yerinde hizmetlerinizin bire bir mutluluğunu yaşamaktadır. Sizi bu çalışmalarınızdan dolayı kutlarız. Zira insanlara yaşarken bu tür hizmetleri götürmek ve onların acılarını bir nebze olsun dindirmek elbette çok önemlidir. İşte siz bu hizmeti yoğun işleriniz arasında yaparken mutlaka hem dinleniyor ve hem de bir güzel görev anlayışının mutluluğunu yaşıyorsunuzdur.
Halkla ilişkiler Müdiresi sayın bayan Özlem Tanrıverdi ile böylesine güzel projelerde imzanız bulunması elbette sevindiricidir. Bu bakımdan yaptığınız hizmet esas konunuz olan tıp adamlığının yanında, daha duygulu görüntüler verdiği için mutlu bir kategori içinde anılmanıza vesile teşkil eder.
Yıllar evvel hemen hemen 65 yıl önce, Gaziantep ilinde bulunduğum sıralarda okuduğum sanat lisesinin tatil dönemlerinde Merhum Cemil Alevli’nin iplik fabrikasında çalışırdım. O sıralar 12-13 yaşlarındaydım.Bir gece vakti merdaneler arasına sıkışan parmaklarımla birlikte bir gece yarısı bu gün tahminen bulunduğunuz Amerikan hastanesinin acil servisine taşınmış ve tedavi olmuştum. O hastaneyi, o yıllarda tanımıştım ve şimdi siz o hastanenin genç ve dinamik bir yöneticisi sayılırsınız. Mutlaka hastaneniz artık çok modern ünitelere kavuşmuştur. Bir fırsat düşer Gaziantep’e gelmeyi planladığımda emin olunuz ilk ziyaret edeceğim mekanlardan biri sizin Başhekim olarak görev gördüğünüz hastane olacaktır. Bence o hastane yönetimi de sizin gibi böyle duyarlı hekimleri bünyesinde bulundurduğu için çok mutludur.Çünkü görev anlayışının böylesine hizmet sahalarına yönelmesi toplum içinde çok önemlidir.
Başarılarınızın devamını dilerken, bu arada şu aylardır bir arabaya kavuşturamadığımız yoksulu da sevindirmek istersiniz diye düşündüm. Zira iki yıldan beri yatağa bağlı olarak bir viranede gecekonduda yaşayan bu zavallı kadına kadar Gaziantep’ten uzanmanız elbette biraz düşündürücü olsa da yine de güzel bir yardım severlik ifadesi olacağı için sizi rahatsız etmiş oluyoruz.
Eğer böyle bir zahmete katlanmak ihtiyacında olursanız, bu konuyla ilgilenen Gebze Nüfus İdaresi Müdür Yardımcısı Ganimet hanım size yardımcı olacaktır. Hatta bu yardım paketini onun eliyle de gönderebilirsiniz. Aşağıda daha detaylı telefon numaralarını da yazarak sizi meşgul ettiğim için özür dilerim. Sizden istirhamım sakın ola ki sizi zorlamaya sokan bir teklifte bulunmuş olmayayım. Bir sohbet yazım içinde aklıma gelen böyle bir konuyu da size arz etmek istedim. Yine de sürçülisan etti isek af ola.
Tekrar tekrar görevinizde üstün başarılarınızı duymak istediğimizi belirtir sizler gibi güzel insanlara sahip olan Gaziantep halkımızı da şanslı halklar arasında bulundukları için onları da sizin nezdiniz de selamlamak isteriz.
Ganime Büyükçam (Gebze Nüfus Müdür Yardımcısı - 0505 394 47782)
***
Bir Abdullah Çubukçuoğlu vardı...
Nejat Taşkın
Evet, düne kadar var biliyordum. Ama ne yazık ki, bugün dokuz ay önce hayata veda ettiğini öğrendim. Halbuki daha birkaç gün önce Dünyada Kilis adlı bültenimizde onun bir dizesini yazmış ve şöyle demiştim:
BURSA’DA YAŞAR;
KİLİS DEYİNCE COŞAR...
İşte bu yaşayan ve coşan adam, şimdi artık aramızda değil. Hem de dokuz ay önce vefat etmiş. Kendisi zannediyorum Kilis Zİraat Bankasından emekli bir görevlidir. Ama emekli olduktan sonra gelmiş çoluk çocuğuyla Bursa’ya yerleşmiş ve orada bir dükkân açarak bazı Kilis yemekleriyle ses vermeye başlamıştır. Yıllar evvel kendisini Bursa’da ziyaret ettiğim zaman, benimle olan ilgisini unutmam mümkün değildir. Bursa’yı bana enine boyuna gezdirmiş, hatta bir arada merhum Zeki Müren’in mezarına bile götürerek orada onun mezarı başında bir Fatiha vermemi sağlamıştır.
İnsanların bu kadar çabuk ayrılışlarına doğrusu inanmak mümkün olmuyor. Emekli komiser hemşerimiz Mustafa’dan bu haberi aldığımızda inanamayıp telefonlara sarıldık ve aldığımız bu yanıtla doğrusu çok şaşırdık. Çünkü her ay mutlaka muntazam bir şiiri elime ulaşır bende fırsat buldukça onu yayınlarım. Demek ki son şiirine ancak fırsat gelmiş ve yayınlama imkanını bulmuşum. Merhum Abdullah Çubukçuoğlu bakınız bu son şiirinde neleri dile getirmiş:
GEL GİDELİM KİLİS’E;
KİLİS TAVASI GÜZEL;
AKPINAR, SÖĞÜTLÜDERE;
PİKNİK HAVASI GÜZEL...
Mutlaka Kilis ilinde de onu tanıyanlarınız vardır. Belki ilk defa benim gibi duymuş olacaksınız ve beklide daha evvel duymuş olmanın bir kere daha üzüntülerini yaşayacaksınız. Ama şu muhakkak ki bu güzel insanda, aramızdan ayrıldı ve şimdi ayrı bir dünyada beklide daha geniş ve kapsamlı şiir yazma fırsatı bulacaktır.
Mutlaka geride bıraktığı bir çok şiirleri vardır. İşte onun aile mensupları bu şiirleri bir kitapta toplayarak yayınlamayı sağlarlarsa her halde merhumun bir vasiyetini yerine getirmiş olurlar. Merhum her mektubunu ve şiir demetinin sonunda komşum Yaşar Ağama selamlarını söylemeyi unutma, derdi. Bende bu selamlı şiirleri bültenimizde yayınlayarak ona cevap verirdim.
Sevgili ve saygın hemşerim, nur içinde yat. Sana göndereceğim en güzel şiir demeti binlerce Fatiha olacaktır. Mekânın cennet olsun, yaşamın güzelliklerle dolsun. Yaşadığın Kilis’ten ayrılmış gurbete çıkmış ufak tefek yazı heyecanını yine şiirlerle olsun Kilis iline yansıtmışsın. İşte bu yansıyan şiirlerden yola çıkarak bizde seni unutmayacak ve fırsat buldukça o güzel şiir demetlerini yayınlayarak sana selamlar göndereceğiz.
Ebedi istirahatgâhında rahat ve huzurla uyu sayın hemşerim. Çünkü görevini yapan ve memleketini seven bir Kilisli daha aramızdan kayıp gittiği için biz yeri doldurulamayacak olan bu boşluklar için hep yalnızlık çekeceğiz!... Tüm aile fertlerine ve geride kalan yakınlarına derin baş sağlığı diliyoruz!
***
Kahraman astsubayım son kurşununa kadar savaştı
Nejat Taşkın
Gazeteden bir fotoğraf karesi yansıyor. Mutlu bir karı-koca ve ön sıralarda anne-baba. İşte bu fotoğraf karesinde artık astsubayım yok. O bir şehit. Şehitlik mertebesine erişmek için kanının son damlasına kadar mücadele veren ve yaralandığı halde, askerlerine siz çabuk olun sivil vatandaşları kamufle edin, onlara bir şey olmasın, ben bu karşıdaki düşmanın hakkından gelirim. İşte bu komutla yaralandığı halde, mermileri birbiri ardına PKK düşmanına doğru yönelten astsubay Onur Bakbak, ardında müthiş bir kahramanlık öyküsü bıraktı.
Onun bu öykülerini aynen gazete sütunlarından alıyorum:
Şırnak Silopi’de PKK’lı teröristlerle geçen hafta çıkan çatışmada şehit düşen Jandarma Komando Astsubay Onur Bakbak’ ın yaralı halde saatlerce çatıştığı ortaya çıktı. Çatışmaya tanık olan köylüler evli ve bir çocuk babası 27 yaşındaki Astsubay Onur Bakbak’ın bu kahramanlığı sayesinde kendilerinin de terörist kurşunlarından korunduğunu söyledi.
Çatışma anını anlatan köylüler;
“Astsubay Bakbak, bacağından yaralanmış ve çatışmaya devam ediyordu. Askerlere ‘Kendi güvenliğinizi ve köylülerin güvenliğini sağlayın!’ diye emir verdi. Bizi güvenli bölgeye alıp, çatışmaya devam etti. Daha sonra şehit olduğunu öğrendik” dedi...
Cudi Dağı eteklerinde bulunan ve daha önce boşaltılan Esenli ile Derebaşı köyleri arasında 13 Temmuz akşamı Astsubay Bakbak, komutasında ki timiyle devriye görevi yürütürken bir gurup PKK’lı ile karşılaştı. Açılan ilk ateşte Bakbak, ayağından yaralandı Bunun üzerine başlayan şiddetli çatışmada, daha önce boşalan Esenli ile Derebaşı köyünde tarlalarını sulamak ve hayvanlarını otlatmak için Silopi’den giden köylüler, ateş altında kaldı. Terörist kurşunlarından canlarını kurumak için askerlerin bulunduğu bölgeye gittiklerini belirten köylüler, Astsubay Bakbak’ın kahramanca çatışmasına şahit oldular.
Ve işte Türk Ordusunun kahraman evladı bir astsubay böylesine bir kahramanlık heyecanı içinde kendisi şehit olma bahasına askerlerini ve köylüleri çatışmadan uzak tutmuş maalesef bir serseri kurşunla şehit mertebesine erişmiştir
Buradan yola çıkarak şu mesajı vurgulamak gereğine inanıyorum. Çünkü eğer bu gerçek realiteyi söylememiş olursam, biraz da haksızlık ederim. İşte böylesine kahramanca dağlarda vadilerde savaş kurşunları altında can veren bu güzide memleket evlatlarının sağ kalanlarına veya emeklilerine üç kuruşluk hakları olan zammı çok görüp Meclisten Kanun tekliflerini kabul edildiği halde geri çekenlere seslenmek istiyorum.
Astsubay Bakbak ve arkadaşları; vatan, bayrak ve Cumhuriyet dendiğinde böylesine kahramanca ülkesini korumak için yola çıkıp kendisini feda ederken, onun maddi imkanlarına ve hakkı olan durumlara bir nebze olsun katkıda bulunmamak için gövde gösterisi yapanları bu şehidimin duyguları içinde eleştirmek istiyorum.
Elbette bu gibi vatan, bayrak ve Cumhuriyet dendiğinde her ne kadar maddiyat ikinci planda kalırsa da geride kalan insanların yoksulluk sınırından uzaklaştırılması gereğini de düşünmek lazımdır. Onun için sayın ve saygıdeğer büyüklerimiz TMMM komisyonlarında bekletilen ve 20 yıldan beri hiçbir astsubay muvazzaf ve emeklisine hak tanımayan kanunların gündeme taşınmasını istiyor, bu şehitlerimizin kanlarının yerde kalmaması için gösterilen çabaların heyecanlarını ve sesini duyurmanızı istiyorum.
Sevgili ve saygın şehit kardeşim Onur Bakbak; sen rahat uyu kabrinde. Mutlaka intikamın alınacak ve belki de alınmıştır bile. Onun için biz bir taşına da bu ülke için canımızı vermeye hazırız. Yeter ki, ülkemiz bölünmesin ve düşmanlarımız her vesileyle ezilsin ve kahrolsun!
“ŞEHİTLER ÖLMEZ; VATAN BÖLÜNMEZ!” her zaman parolamız olarak kalacaktır!...
***
Sayın Şerafettin Saka, Gebze’ye hoş geldiniz!...
Nejat TAŞKIN
Gebze Ağır Ceza Mahkemesi Başkanlığına Kilis İlimizden bir Ağır Ceza Mahkemesi Başkanının atanmış olması doğrusu bizleri çok duygulandırdı. Çünkü dört yıldan beri her türlü Kilis dayanışmamızda yanımızda olan sevgili GEBZE İLÇESİ Ağır Ceza Mahkemesi Başkanımız olan, İlhami Dal’ın Gaziantep İline atanmasıyla bayağı buruklaşmış, fakat sizin atanma haberinizi öğrendiğimizde bu burukluğumuz sevince dönüşmüştür.
Çünkü ayrılırken Kilis İlinde verdiğiniz beyanatınızda “Buruk ayrılıyorum” sözlerinin Gebze ilçesinde göreceksiniz yadırganmayacaksınız. Çünkü orası da bir Kilis İli gibi cana yakın insanların ve bilhassa saygın hemşerilerimizin doldurduğu bir İlçedir.
Orada size Kilis ilini aratmayacak kimleri saysam diye düşünüyorum. İşte Nüfus Müdür Yardımcısı Bayan Ganimet Büyükçam, işte Gebze Sanayi Odası Genel Sekreteri Seyfettin Biçici ve Memleket Hastanesi Gebze çocuk bölümü Doktoru ve Başhekimi Bülent Özkamer ve daha şu an isimleri hatırıma gelmeyen birçok Kilisli Gebze’de sizi karşılamaya ve ağırlamaya her zaman hazır ve sizi Kilis’teymiş gibi daima sizi selamlayacaklardır. Bir Sarkusyan Genel Müdürü Hayrettin Çaycı ve bir Polikimya Fabrikaları sahibi Muammer Karabey doya doya Kilis’i yaşayan insanlarımız olduğu için asla ve asla yabancılık çekmeyeceksiniz sanki yeni bir Kilis gündeminizdeymiş gibi kendinizi hazır bulacaksınız.
Elbette Kilis ilinden ayrılmak çok zor. Çünkü o ilin kendine mahsus dayanışması ve yakınlığı vardır. Bizlerde yıllardır İstanbul’da yaşadığımız halde daima o ilin havasını ve suyunu ve hatta insanlarını düşünmüş ve onları bağrımıza basacağımız her günü aramışızdır.
Elbette kolay değil geride bıraktığınız anılarınız arkadaşlarınız ve dostluklarınız vardır. Yargı adamı olarak böylesine dostlukları kazanmak ve dost çevresi içinde bulunmak elbette güzel ve güzel olduğu kadarda anlamlıdır.
Ayrılırken Kilis Polisevi’nde yaptığınız şu kısa konuşma bile her Kilislinin gönlünde ve belleğinde unutulmadan kalacak ve yer edecek ve sizi, Kilis ve Kilis halkı unutmayacaktır:
Üç yıl görev yaptığım Kilis’ten buruk şekilde ayrılıyorum. Kilis mümtaz bir vatan toprağı. Ergeç hak ettiği konuma gelecektir.
Buduygu ve düşünceler içinde siz Kilis’ten ayrılırken güle güle gidiniz diyor ve güzel Gebze İlçesine de hoş geldiniz diyerek, bize sevgili İlhami Dal duyguları ve heyecanları taşıdığınız içinde sizi coşkuyla selamlıyor ve alkışlıyoruz.
Kilisli suyunu içen ve onun felhanlı topraklarında bir gün bile kalıp havasını teneffüs eden her kim olursa olsun onu asla unutmaz ve bir ömür boyu hep gönlünde ve yanında taşır. İşte şimdi sizde o gönül çerçevesi içinde bulunduğunuz için mutlaka mutluluk duygularını yaşıyorsunuzdur.
****
Yaşar Yakut konuştu
Nejat TAŞKIN
Yaşar Yakut’u mutlaka bütün hemşerilerim tanır. Kilis’te bir radyo kanalının yıllardır sunucusu ve aynı zamanda danışmanı, hazırlayıcısı ve kısacası her şeyi olan Yaşar Yakut, daima haber kanalında bire bir doğruları yansıtır. Onun çarpıcı ve hayalci görüntülerine hemen hemen hiç rastlamadım. İşte beni bu duygular içinde geçenlerde cep telefonumdan arayarak, bazı sıkıntılarını dile getirdi.
Sayın Yaşar Yakut bir Kilis neferi ve gönüllüsü olduğu için haklıydı. Kilis’te bazı ters giden işler vardı, bunların düzeltilmesini ve halkın yararına döndürülmesini istiyordu. Hatta bize sitem ediyordu, siz diyordu, bizden çok uzaklarda İstanbul’da yaşadığınız için bizim sorunlarımıza fazlasıyla inemiyorsunuz. Halbuki bazı haksızlıklar yapıyordu. Şahsen ben ve sekreteri olduğum Kilis-Vakfı Başkanı ve diğer üyelerimiz her zaman şartlar ne olursa olsun Kilis’e sahip çıkmanın ve sorunlarını dile getirmenin heyecanını yaşamışızdır. Kent gazetesi sayfaları bunun açık delilidir. Hiç bir zaman kendi reklamımızı yaparak girişmedik, zaten ben 60 yıllık yazı hayatımda daima ben demekten çekinerek Kilis’i konuşmuşumdur. Elbette Yaşar Yakut haklıydı, Kilis’te sorunlar vardı. İşsizlik ve alış veriş noksanlığı almış başını gidiyordu. Bütün bunların yanında Belediyemizin de bazı ihmallerinden söz eden sayın Yakut bütün bu gelişmeleri radyo kanalından aktardığında umarım ki duyarlı BaşkanAbdi Bulut bunlara anında çözüm bulacak ve yerine getirecektir. Hele yerinde durmayan hep dolaşan sorunları bire bir göğüsleyen sayın Valimiz Nevzat Turhan da mutlaka daha net ve ses veren bir mizaç içinde olduğu için mutlaka çözüm üretmekte ön planda olacaklardır.
Sayın Yakut bu iki yetkili insanımızı Radyo kanalına davet ederek sorunları dile getirip onlardan alacağı güzel cevaplarla mutlaka tatmin olacağını zannediyorum. Elbette ufak tefek aksaklıklar olacaktır.Bu aksaklıkların giderilmesi içinde el ele gönül gönüle uğraş vermek gereğine inanıyorum.
Sevgili Yaşar Yakut, merhum Ekrem Çetin’in Belediye Başkanlığı döneminde yıllarca onun özel kalem Müdürlüğünü yapmış bir kişi olarak Belediyenin içinden gelen tüm sorunlara cevap verecek bir durum içindedir.
Biz Kilis-Vakfı olarak elimizden gelen tüm detaylara Kilis dendiğinde el atmanın hep mutluluğunu yaşamışsızdır. Sayın Başkan Yaşar Aktürk’ ün gazetelere verdiği son beyanatının kelime kelime okunarak üzerinde durulması gerekir. Sayın Mehmet Sanlı hemşerimize verilen TBMM üstün hizmet plaketi ödülüne elbette çok sevindik. Ama bunun yanında o ödülü hak etmiş olan bir çok hemşerilerimizin de bulunduğunu ve onların liste dışı bırakıldığını duydukça da üzülmeye başladık.
Kilis ili ilim ve irfan yuvasıdır. Biz Kilis’i İstanbul’da Topkapı sur içinde doya doya karşılıyoruz. Orada 50 öğrencimizden hiçbir karşılık beklemeden en aşağı beş sene barınması ve yüzlerce öğrencimizin burs alması ve bunun yanında Kilis’te yapılan yüzlerce eğitim alanında ki dev binalar ve yoksullara uzanan Haydar Atınç gibi muhterem hemşerilerimizin sıcak kanlı eli, hep Kilis İçin yapılan fedakarlıkların bariz birer göstergesidir.
Tüm bunlar sayın Yakut Kilis içindir. Elbette senin çırpınışlarında Kilis içindir. Ama sıkıntılarını kendine saklamayıp Kilis’te ki ilgililere bire bir ulaşsan mutlaka onlar sana tatmin edici cevaplar vererek seni aydınlatırlar.
Hele Kilis’teki basın kuruluşları özellikle Kent Gazetesi mutlaka ses veren yayınlardır. Benim en hoşuma giden de bu basın kuruluşumuzun Kilis gibi bir ilde tarafsızlıklarını korumasıdır.
Her şeye rağmen sesini duymak güzel sevgili Yaşar Yakut, böyle ara sıra arada hiç olmazsa deşarj olursun. Kilis bizim doğum yerimiz ve can toprağımızdır. Kal sevgilerle...
Mehmet Uzun
Nejat TAŞKIN
Bundan yirmi sene önce Kilis Kemaliye İlköğretim Okulu’nda okuyanlar onu çok iyi tanırlar. O şimdi İstanbul’da yaşar. Çok çocuklu bir ailenin reisidir ve 75 yaşındadır. Yanılmıyorsam dokuz çocuğu vardır. Beş oğlan, dört kız, sayısını bilmediği kadar torunlara sahiptir.
Ara sıra Kilis-Vakfı’nı ziyaret eder, sorunlarını bizimle paylaşmaya çalışır. Zamanında Kilis’in Acar köyünde isim yapmış ve daha sonra işte Kemaliye İlköğretim okulunun hademesi olarak bulunduğu görevden emekli olarak İstanbul’a yerleşmiştir.
Kilis’in bağları ve zeytinlik alanları buram buran gözlerinin önünde seyrederken kendi kendine kızdığı anlarda olur ve söylenmeye başlar, “Ne işin vardı Mehmet Uzun senin İstanbul’da!?” der ve hayıflanır. Onun için Kilis ilinin dağları ovaları Akpınar’ı ve susuzluğu onun gözünde bir cennet görüntüsü içindedir.
Tüm bu hayaller içinde gününü gün etmeye çalışırken, geçenlerde bankadan maaşını çekmeye gittiğinde başına gelen olayı hiç unutamaz ve daha çok garipliğini yaşar.
Olay şöyle gelişir:
Her ay muntazaman 600 YTL civarındaki emekli maaşını almak için bağlı olduğu bankasına gider. Maaşını çeker ve kapının önüne çıkar. Yanına genç ve estetik görünüşlü 40-50 yaşlarında bir hanım yaklaşır, “Bey amca” der, “Şu karşı evde birkaç parça eşyam var, indirmem gerekiyor. Bana yardımcı olur musun?”
Mehmet Uzun hemşerim, zaten bu işlerin adamı. Yardımseverlik onun damarlarında var. Hemen parasını yan cebine kor ve hanımın peşinden gösterdiği apartman kapısından içeriye girer. Kadın kapıyı kapatır ve başlar, Mehmet amcanın sağını solunu yoklamaya ve karıştırmaya. Mehmet amca “yapma etme” derse de bir fırsatını bularak kapıyı açar ve kaçmaya çalışır. Kadının elinden kurtulduğuna sevinir. Biraz ilerde bankadan aldığı para aklına gelir ceplerini yoklar ve Mehmet Uzun havasını almıştır. Paralar çoktan hanımın cebine ulaşmıştır. Karakol filan aklına gelir uğrar, gülüşmelerle karşılanır. Sorulup soruşturulur, ama bütün takiplere rağmen Mehmet Uzun amcamızın aylık maaşı havalara doğru yol alır gider. O da şaşırır, bir anlık gafletin esiri olduğunun farkındadır. Ama ne yapsın yardımseverlik aşkı galip gelir.
Sayın Mehmet Uzun Sami Kınoğlu merhumun okul müdürlüğünü çok iyi tanır, ona minnet borcu vardır. Yine Fahri Öner Bey’in ilköğretim müdürlüğü de onun dönemine rastlar. Tüm bu isimleri hep şükranla anar ve hatıralarını okulun bahçesinden dışarıya taşımanın güzelliğini yaşar.
İşte bu iri kıyım hemşerimiz o yılların heyecanı içinde şimdi İstanbul’da böylesine hatıralardan uzak o yıllarca seslerini duyduğu cıvıl cıvıl öğrencilerin mutlak güzelliğini hep yansıtmak ister. Şimdi o öğrenciler arasında kim bilir ülkemizin gündeminde isim yapmış kimler gelip kimler geçmiştir. Uzun boylu iri kıyım bu insanımızı elbette bu yazıyı okuduktan sonra tanıyanlar çıkacaktır. İşte o insan şimdi İstanbul’da yaşamakta aldatılmamak için her kesime ne yapması gereğini sormaktadır. Bana kalırsa vakit geçmiş değildir. Ömrünün son demleri de olsa, Kilis’e dönmesini salık veririm amma, oda bana dönüp sen ne aradın buldun bu İstanbul’da derse ,diye çekiniyor ve sorularımı içime atarak yutkunuyorum.
İşte sevgili Mehmet Uzun, bir yazı konusu oldun ve köşeme konukladın. Aklını başını topla ve yardım severim diye geçinme maaşını almaya yalnız gitme, bütün bunların yanında sağlıklı ve sağlam yaşamaya çalış. Bu dünya birde bakarsın ki bir anda bitmiştir. Haydi hayırlısı sayın Mehmet Uzun. Bak seni tanıyanlar hep el sallıyorlar ve selam gönderip uzun ömürler diliyorlar.
***
Prof. Dr. Ahmet Taner Kışlalı
Nejat TAŞKIN
Bir saldırı sonrası 1999 yılında kurban giden bu saygın ve saygın olduğu kadar da eğitim gönüllüsü hemşerimi nasıl yazabilirim diye düşünüyorum. Kilis’ten bana telefon açan yine çok iyi tanıdığım eğitim gönüllüsü bir öğretmen arkadaşım ve hemşerim olan Mustafa Kandemir’in, bana kadar ulaşarak “merhumu yazalım” deyip, onun isminin Kilis’te yapılacak bir eğitim sitesine verilmesi hususunu yansıtması karşısında, işte bu satırlarla Prof. Dr. Ahmet Taner Kışlalı diyerek, karşısına çıkmak cesareti gösterdim.
Zira onu yazmak ve onu anlatmak için kelimeler yetmez. O başlı başına bir ekol, bir eğitim uzmanı ve Kilis İlinin yetiştirdiği bir güzel insandır. Veya insandı... Onu kahrolası eller bir suikast sonucu katlederken, bizleri ta can evimizden vurmuş ve bizler de yeri doldurulamayacak olan bir hemşerimizin kaybından dolayı, aradan geçen bunca yıl olmasına rağmen hala üzüntülerimiz kat be kat artmış, hele o canilerin hala bulunamamış olması bizi daha çok derinden yaralamıştır.
Sayın müdürüm Kandemir’in bana ilettiği mesaja göre, Kilis’te yapılacak olan kültür sitesinde merhumu yaşatmak istemişlerdir. Elbette bu isteyiş ve bu saygın görüş daima ilgililer nezdinde de değerini bulacak ve mutlaka Prof. Dr. Ahmet Kışlalı ismi o yapılmakta olan sitede bir bayrak gibi dalgalanacaktır.
Elbette ilgililer buna karar verirken belki de önlerine gelen bir çok saygın isimler olacaktır. Elbette Ahmet Taner Kışlalı merhumun araştırıldığında ne kadar zengin bir kültürü ve yazı alemi olduğu görülecek ve düşünülmeden karar verilecektir. Sitenin adı AHMET TANER KIŞLALI olacaktır.
Bu isim hem Kilis’imiz için anlamlı bir isim olacak ve hem de nesilden nesile kim bu KIŞLALI dendiğinde hayatı ve kısa ömrü değerli projeleriyle birlikte anlatılacaktır. Onun yetiştirdiği öğrenciler ve eğitim müesseselerine kazandırdığı isimler, mutlaka onu her vesileyle anıyor, böylesi bir isim verilme heyecanını hep birlikte kutlamak istiyorlar.
Köşe yazarlarımızdan sevgili ve saygın Kebire KAYABAŞ bakınız onu son yazılarından birinde bize nasıl tanıtıyor:
Ahmet Taner Kışlalı 1939 yılının 10 Temmuz günü Tokat’ın Zile İlçesinde doğdu. Gazeteci ve yazar Mehmet Ali Kışlalı’nın küçük kardeşidir. Kilis Kemaliye ilkokulundan sonra Kilis Ortaokulunu ve Kabataş erkek lisesini bitirdi.
Bülent Ecevit tarafından kurulan 42. hükümette 1978-1979 yıllarında Kültür Bakanı olarak görev yaptı.
Kışlalı, 21 Ekim 1999 Perşembe günü Ankara’da evinin önünde uğradığı bombalı saldırı sonucu vefat etti.
O yüzlerce esere imza atarak ölümsüz yazılar dizisini gerçekleştirmiştir. Ve bir güzel eserinin adı, Mustafa Kemal’e Saldırmanın Hafifliği adını taşımaktadır. Çünkü o bir Atatürk hayranıdır.
***
Sayın İlhami Dal Gaziantep’te
Nejat TAŞKIN
O Gebze Ağır Ceza Mahkemesi Başkanıydı, şimdi Gaziantep ili Ağır Ceza Mahkemesi Başkanlığına atandı. Dört yıldır hizmet gördüğü yöreden doğduğu yöreye doğru gitmenin ve orada hizmet vermenin şimdiden heyecanını yaşamaya başlamıştır bile.
Bu sevgili ve saygın hemşerimi dört yıl önce tanıdığımda ve her Gebze ziyaretimde daima onun mütevazi ve cana yakın ilgisiyle buluşmuş ve onunla Gaziantep ilinin ve Kilis’in güzelliklerini konuşarak doğduğumuz yörelerin biraz olsun hasretliğini gidermişizdir.
Sayın İlhami Dal bir yargı mensubu olarak hakikaten titiz bir adalet dağıtmanın daima öncülüğünü yapmış mütevazi kişiliği altında hep doğruları yansıtmıştır. Onunla bir araya geldiğimiz zamanlar yöreyi dolaşıp bulunduğumuz yöreyi tanıma fırsatı bulmuş hele son buluşmamızda o Hereke denen tarihi yerdeki gezintileri hep hayal alemimizde saklamaya çalışmışızdır. İşte bu sevgili ve cana yankın insan şimdi Gaziantep ilinde görev yapmanın heyecan verici duyguları içindedir.
Bizlerden ayrılması her ne kadar bizim için derin ve etkileyici bir ortam yaratmış ise de böylesine iyi bir insanın Gaziantep Adliyesinde görev almış olması, ayrıca sevindirici bir durum yaratmıştır bizler için…
Onun bıraktığı o cana yakın ifadeleri asla unutmak mümkün değildir. Onu hatırladığımızda elbette bir Başkan İlhami Dal vardı diyecek, güzel meziyetlerini saymakla bitiremeyeceğiz. İşte insanların en güzel özellikleri budur, göreviniz sıfatınız ne olursa olsun, insani sevgileri hep ön planda tuttuğunuzda daima hatırlanacak ve unutulmayacaksınız. Biz işte sayın Başkan İlhami Dal’ı böyle tanıdık ve böylesine güzel meziyetleri olan insanımızı Gaziantep iline uğurladık.
Gaziantep bu bakımdan şanslı sayılır, çünkü böylesine erdemli bir insanın orada hizmet vermesi elbette güzel bir çağrışımdır. Onu yeni görevinde de mutlaka Gebze ilçesinde olduğu gibi başarılı hizmetler vererek adalet mekanizmasının hep olumlu yönlerini ifade edeceğine inanıyor ve adaletli bir terazi taşıdığı için onu hep kutluyoruz.
Sayın Dal, Gaziantep’e güle güle git. O il bizim büyüdüğümüz ekmeğini yediğimiz ve suyunu içtiğimiz bir ildir. Bir gün yolumuz oralara düşerde sizi ziyaret etme imkanı bulursak elbette yine geride kalan günlerin güzelliğini konuşacak ve keşke diyeceğiz bir dört yıl daha aramızda kalsaydın. Ama bütün bumlar işte memleket görevi, tayin olacaksınız ve gideceksiniz yeni yüzler ve yeni vasıtalarla tanışacaksınız. Ama ne olursa olsun geride bıraktıklarınız sizleri unutmayacaktır. Ben her Gebze ilçesine geldiğimde o mütevazi Adliye sarayının önünden geçerken sizi hatırlayacak ve birlikte uzun uzun yaptığımız güzel söyleşileri düşüneceğim.
Dileğim, temiz ve güzel hukuk ve adalet anlayışı içinde bir gün görevinizi tamamlayarak bu ülkeye hizmet etmenin zevkini doya doya yaşamanızdır. Çünkü bunu hak etmiş bir Başkansınız.
Çoluk ve çocuğunuzla güzel yaşamanızın haberlerini almakla yaşantımızın bir parçası olan sizi hep hatırlayacak ve unutmayacağız. İnanıyoruz ki, o doğduğunuz yörede de başarılı bir Başkanlık görevi yürüteceksiniz.Bu bakımdan Gaziantep Adliyesi şanslı bir adliye sayılır. Zira İlhami Dal gibi saygın bir başkan şimdi orada ve oranın adalet mekanizması içinde.
Tekrar ve tekrar güle güle gidiniz ve yeni görevinizde başarılı günler geçiriniz. İşte sizi uğurlarken bir demet karanfil vermek isterdim, ama bu mümkün olmadı. Bu yazımın her kelimesini bir dal çiçek kabul ediniz ve bizleri hatırlayınız.
*****
Ozan Tamer Abuşoğlu
Nejat Taşkın
Bir telefon çaldı ve onun arkasında güzel bir sesle arandığımı duyduğumda, yazılarımı okuyan bir sevgili hemşerimin sesini duymak beni doğrusu çok haz verici bir tabloyla baş başa bıraktı. Gaziantep İli benim için çocukluk yıllarımın anılarını yaşatan bir İl olduğu için oradan bana kadar gelen her ses, daima beni mutlu ve mesut bir ortama sürükler. İşte sayın Tamer Abuşoğlu’nun da bana yansıttığı bu güzel seslerde, o duygulu hatıraları canlandırdım.
Ve sonra bir şiir kitabı geçti elime, o ne güzel şiirlerdi. İlk sayfasını çevirdim ve bana ithaf edilen bir şiirle karşılaştım. Tıpkı bir buket çiçek gibi geldi bana. Zira kokmuyordu, ama çok güzel yansıyordu. Bakınız yansıyan satırlar neleri ifade ediyor:
GÜNEYDOĞUNUN İNCİSİ;
KİLİS’İMİZİN GÜR SESİ.
NEJAT TAŞKIN BEYEFENDİYE;
SESİNİ BANA VEREN;
GAZİ ŞEHRİN SELAMIYLA...
İşte böyle bir giriş ve bu güzel girişten sonra elinize bırakılan ”SESİNİ BANA VEREN ŞEHİR” adlı bir şiir kitabı. Her şiirinde bir güzellik yansıtan bu saygın hemşerim kasaplık yaptığını belirterek, güzelliklere imza atan o nefis Gaziantep yemeklerinin sanki heyecanıyla ve ağız tadıyla bizleri buluşturmuş ve adresimize göndermek lütfunda bulunduğu bu güzel şiir demeti kitabıyla da bir başka güzelliği yansıtmıştır.
Sayın hemşerimiz Mehmet Zelzele’nin bürosunda sohbet ederken çalan telefonumla muhatap olduğum bu güzel Gaziantepli hemşerim, bana çok heyecanlı anlar yaşattı. Ben o an birkaç kere Gaziantep’e gittim ve geldim. Bir yazarın en güzel portesi yazılarının okunmuş olması ve okunduktan sonrada yazarın aranılarak teşekkür edilmesidir. Ben de bu ozan arkadaşımıza teşekkür ediyor ve şiir meraklılarına onun bu kitabını mutlaka okumaları yönünde tavsiyede bulunuyorum.
Ozan Abuşoğlu’nun daha evvel yayınlanmış on kitabı daha bulunduğuna göre mutlaka şiir dünyasında ismi duyulmaya namzet bir hemşerimizdir. Şarkılara konu olacak şekilde yazılmış bazı şiirlerinin mutlaka bestekarlar tarafından incelenip repertuarlarına alınacağı düşüncesi içinde olduğumu da bu vesileyle belirtmek isterim:
Yüz yıllık bir uykunun koynunda
Bütün düşlerimi bana verdi,
Bu şehir
Yaşamış ve yaşayacak
Bütün ruhlar ben olmuşum
Zaman rahminde
Büyütürken bu şehri
Beni bir kaba doldurmuşlar
Ben Antep doğmuşum
Kaçak bir sığara kağıdında
Yakmışlar suretimi
Üflemişler zamanın gözlerine
Antep ben olmuşum…
Şiir kitabının arka kapağını bu satırlarla donatan sevgili Abuşoğlu, mutlaka başarılara imza atacak,mesleğinin doruğunda etleri parçalarken her parça etten bir şiir, bir kıta çıkaracaktır. Bundan sonra bulduğum her fırsatta şiirlerini yansıtacak, belki de bir gün sizi ziyaret etme imkanı bulacağım. Hoşça kal benin Gaziantepli ozanım...
***
Prof. Dr. Erhan Ekinci
Nejat TAŞKIN
Gaziantep Üniversitesi’nin saygın rektörü, dört yıldan beri titizlikle yürüttüğü bu güzel ve anlamlı görevi olan rektörlük süresinin bitim tarihine rastlandığı bu günlerde, onun yeniden bu saygın üniversitede rektör olarak çalışmalara devam etmesini canı gönülden arzu etmekte olduğumuzu bilhassa belirtmek isterim.
Çünkü kendi sorumluluğu altında bulunan Gaziantep Üniversitesine bağlı bulunan Kilis Üniversitesi’nin de bugünkü düzeylere taşınması konusunda büyük yardımları olmuş ve yine yerinde ve zamanında yaptığı girişimlerle Kilis Üniversitesinin hayata geçirilmesini sağlamıştır.
Sayın Prof. Dr. Şükrü Karataş’la birlikte birçok zamanlarını Kilis Üniversitesi’nin sorunlarına ayırarak bazen İstanbul’da bazen de Ankara’da yaptığı girişimlerle bugünkü düzeylere taşınmasını sağlamıştır.
Onun bu girişimlerini bizler Kilisli hemşeriler olarak hiç unutmayacağız ve hep hatırlayacağız. Ama, gönlümüz istiyor ki, o hiç olmazsa bir dönem daha Gaziantep gibi saygın ve deneyimli bir ilin Üniversitesine rektör olarak kalsın ve bu kalışla Gaziantep Üniversitesi ve Gaziantep kazansın.
Zira basından ve ilgililerden edindiğimiz bilgilerle sayın Erhan Ekinci çok yoğun çabalarıyla üniversiteyi hep yarının güzelliklerine taşımış ve Gaziantep dendiğinde öğrencilerin ilk sırası Gaziantep Üniversitesi tercihleri olmuştur.
Mutlaka ümit etmekteyiz ki, ilgililer onun bu derin çabalarını değerlendirecek ve sayın Rektörümüz Gaziantep Üniversitesi için gerekli oyu alacaktır. Elbette akla gelmeyen bazı sorunlar olsa da biz bu sayın Rektörümüzü asla Kilisli hemşerileri olarak unutmayacağız. Zira onun İstanbul ziyaretlerinde verdiği uğraşları kürsüden zaman zaman söyleme fırsatı bulmuş hatta bir toplantıda karşılaştığı hocası sayın Prof. Dr. Mustafa Öz’e “Kilis Üniversitesi benim için kurulması düşündüğüm en büyük uğraşlarımdan biri olacaktır” diyerek hocasının elini öpmüştür.
İşte tüm bu vasıflar içinde, sayın Rektörümüzün olumlu ve güzel haberlerini bekliyor onun ve sayın Prof. Dr. Şükrü Karataş’ın atama haberlerini duymak için sabırsızlanıyoruz. Çünkü onlar hakikaten canla başla uğraşlarını vermişlerdir ve geleceği noktaları hak etmişlerdir.
Bize düşen görev, onları alkışlamak ve verdikleri bu yüce çabaları sonuna kadar desteklemektir. Zannediyoruz ki, Gaziantep ve Kilis halkı da aynı konum içindedir ve tüm öğrenciler bu iki ismin başarılı hizmetlerini saygıyla ve duygu yükü içinde karşılamaktadırlar.
Güzel olan sevilen ve sayılan insan olmaktır. İşte bu duygularla bezenmiş bu güzide rektörlerimizi de memleket hizmetinde görmenin emin olunuz ki en heyecan verici ortamını yaşıyoruz. Bu ortamı duymak ve ilgililerin atama kararnamelerinde güzel isimlere rastlamak bizim için en güzel müjdeler olacaktır.
*******
Yine şehitlere ağlıyoruz!...
Nejat TAŞKIN
Birkaç gündür yine Doğu Anadolu dağlarından göz yaşları sel olup akıyor. Gündem her ne kadar başka sorunlar üzerine odaklanıyorsa da, benim için orada akıtılan kan çok daha önemli bir konu başlığı altında önüme düşüyor.
Hele fidan gibi mesleğin baharında iki astsubayımın şehit haberini aldığımda içim yanıyor ve onların henüz birkaç aylık çocuklarıyla, yetim kalan birkaç yaşında ki yavrularını ve babasız büyütmenin acıları içinde yanmaya çalışan anneleri düşünüyorum.
Diyorlar ki, ateş düştüğü yeri yakar. Hayır inanmıyorum bu söze çünkü bu ateş hepimizi yakıyor. Ülkeyi yakıyor ve bu sıcak havalarda hem de kavururcasına yakıyor. Biz o büyüyecek ve serpilecek olan şehit çocuklarına ilerde babalarını sorduklarında ne söyleyeceğiz. Hani benim babam nerede, kim öldürdü dediklerinde, onlara verilecek bir cevabınız var mı? Bu topraklarda bu toprağın aşını ve ekmeğini yiyenler mi sizin babalarınızı öldürdü, diyeceğiz.
Ne cevabı canım, şimdi ülke gündeminde öğle olaylar var ki, gazete sütunlarında bile birkaç gazete hariç, basit köşe yazılarıyla geçiştiriliyor. Halbuki dün Baş Savcının açıkladığı Ergenekon davasının soruşturma iddianamesini 400 gazeteci ve kırkın üstünde kameraman izliyor. Evet,ülke gündemi şimdi Cudi ve Şırnak dağlarından Beşiktaş iskelesinde ki yargı mahkemelerine taşındı. 87 sanıklı bir dava var ortada bu davanın içindekiler 2004 yılında ki bazı olaylarla itham ediliyorlar.
Evet, benim aziz şehitlerim sizler bu ülkenin bir karış toprağını vermemek için dağlarda vadilerde mayın tarlalarında çırpınarak kanlarınızı akıtırken bizim göz yaşlarımız sel olurken o PKK denen örgütün hala dağlarda pusu kurarak sizleri pusuya düşürüp öldürmeleri karşısında kahrolduğumuzu bilmenizi isteriz. Zira bu ülkenin en önemli gündemi bence budur.Bu gündemden dışarıya çıkmadan ve bir başka konuyu ele almadan mutlaka bitirmek mecburiyetindeyiz. Benin fidan gibi aslan yapılı Mehmetçiklerimle sevgili meslektaşım astsubaylarımın öldürülmesi ve şehit edilmeleri karşısında elimden hiçbir şey gelmediği için çok üzgünüm. Biz yetmiş milyon olarak eğer bu kahrolası PKK’yı bitiremezsek eğer, Çanakkale’de ve Gelibolu’da destanlar yazan o yüzbinlerce şehidimize nedenleri nasıl anlatırız. Bizi onların affetmesine asla imlan yoktur.
Sayın ilgililer, geliniz gündemi değiştirmeyin bizim en önemli gündemimiz budur. Bu terörü ortadan kaldırmadığımız sürece Türkiye’yi refaha götürmemize imkan yoktur. Muhalefetiyle, iktidarıyla bir araya gelmeliyiz ve haykırdığımız “ŞEHİTLER ÖLMEZ; VATAN BÖLÜNMEZ” sloganlarını hep birlikte dağda taşta nerede olursak olalım ve bu terör denen belayı bir an evvel bitirmeye çalışalım. Yoksa her gün böyle bayraklara sarılı tabutların arkasında göz yaşı döken genç annelerin ve yetim kalmaya mahkum yavruların feryatlarını duyarak içimize kan kıtırız. Bu ülke büyük ülke, bu ülkeyi mutlaka ve mutlaka hedeflenen noktalara götürmek hepimizin çabalarıyla olacaktır. Yoksa bölünür ve parçalanırsak düşmanlarımız sevinir işte böylesine bayrağa sarılı tabutların arkasından göz yaşı dökeriz.
İki gencecik astsubayımı ve iki Mehmetçiğimi, yeniden toprağa vermenin acılarıyla kıvranıyorum. Kelime bulamıyorum, onların bu acılarını dindirmek için. Fotoğraflara ve ekranlara bakıyorum, ilgililere sesleniyorum:
DİNDİRİN BU ACIMASIZCA TERÖRÜ! VE EĞER DİNDİRMEK İÇİN BENİM DE SİLAH ALTINA ALINMAM GEDREKİYORSA BENİ DE ALIN; AMA YETER Kİ; DİNDİRİN VE BİRLEŞİN! ÖĞLE GÜNDEMİ ERGENEKONDU; GECEKONDU VEYA GÜNDÜZ KONDU SLOĞANLARIYLA DEĞİŞTİRMEYİN. 78 YAŞINDAYIM; ALIN BENİ DE ASKERE; DİYORUM!...
****
Bağ-Kur maaşını almaya gitti
Nejat TAŞKIN
Ne var bunda, diyeceksiniz. Adam Bağ-Kur maaşlıyla geçiniyorsa ve bu günde aybaşı ise elbette maaşını almaya gidecektir. Ama olay düşündüğünüz gibi olsa ne ala, ama maaşını almaya giden Laleli semtinin turizm sektörünün en tanınmış simalarından biri olan Sayın Mehmet Zelzele olursa elbette onun yazılmaya değer bir yönü vardır. Çünkü durup dururken Zelzele o kadar işi arasında kakıp Bağ-Kur maaşını almaya yöneldi ise, mutlaka ve mutlaka ortada bir kriz vardır. Evet işte o krizin göstergesi sayın Zelzele, Bağ-Kur maaşını almak üzere ilgili bankasına doğru yola çıktı. Zira 415 YTL. tutarındaki maaşı alması ve harcaması lazımdı.
İşte o gün yolum sahibi olduğu otele düşmüş ve kapıda rastladığım görevliye sayın Zelzele’yi sormuştum. Görevli bana yukarıda yazdığım cümleyle cevap verdiğimde doğrusu bu günün adamı olan Zelzele’yi Bağ-Kur maaşına doğru yönelten bir gerçek olası var diye düşündüm. Ve düşündüğüm gibide olayın gerçekleştiğini gördüm. Çünkü enflasyon rakamları ilan edilmiş, oteller çoktan müşteri kaybına uğramış ve turist artık yavaş yavaş Laleli’ den elini eteğini çekmiştir. İşte bu durumda yapılacak tek iş Bağ-Kur maaşına kalmış ve sayın Zelzele bu maaşı alarak Tahtakale yolunu tutup ihtiyaçlarını gidermeye çalışmıştır.
Onun için zaman zaman yazdığımız ve gündeme taşıdığımız bu Bağ-Kur maaşını hafife almayın, bu tanınmış iş adamı ve iki otel sahibi sayın Zelzele’nin eğer bu Bağ-Kur maaşı olmasaydı, düştüğü ve düşeceği durumu bir düşünmeniz gerekir. Her şeye rağmen iyi ki zamanında kendisini garanti etmesini bilmiş ve Bağ-Kur denen bir sosyal kuruma yazılmak suretiyle hayatını garantiye almıştır. Ya bu kurum olmasaydı ne yapardı diyenlerinize cevap olarak sayın Zelzele elbette yarınları daima düşünen ve garanti altına lan bir vatandaş olduğu için onunda çaresini bulur ve refaha çıkardı.
Bazen düşünüyorum da bu Bağ-Kur maaşında ki tılsımı bulmaya çalışıyorum. Zira hakikaten az maaş vermesine rağmen kurum güçlü bir kurum olsa gerek ki, böylesine geçim derdi sıkıntısını unutturuyor ve yaralara mehlem oluyor.
Kapıdaki görevli, sayın Zelzele Bağ-Kur maaşını almaya gitti dediğinde doğrusu biraz şaşırmadım değil. Hava sıcaklığının Laleli cadde ve sokaklarını kavurduğu bir saatte banka kuyruklarına doğru onu koşturan bu önemli ihtiyacı elbette çözmek lazımdır. Zaten o gelirleriniz nedir dediğinizde başta Bağ-Kur maaşını sayar ve onunla geçindiğinin ifadesini verir.
Şaka bir yana, sayın Zelzele yasalara bağlı kurum kişiliklerini yerine getiren ve devletine her türlü sorumluluğu zamanında ve yerinde ifade buyuran bir vergi mükellefidir. Onun kazandığı tek kuruş bile daima vergi gelirleri içinde gerekli yerini alır ve ödemsini gerekli zamanda ve yerde yapar.
Laleli’de yıllardır kurduğu karargahta tek isteği ve arzusu turizmin geliştirilmesi ve turist denen o masrafsız gelirin kontrol altına alınarak yürütülmesidir. Tek beklentisi turistin aldatılmaması ve Laleli’ de temizliğin ,disiplinin korunmasıdır. İşte bütün bu vasıflarla donatılmış sayın Zelzele Bağ-Kur maaşını almaya Bankaya gider ve evrakını imzalar aldığı paraları gömleğinin üst cebine kor ve sonra da Tahtakale denen semte inerek o parayla inçi boncuk alıp, rastladıklarına kim olursa olsun o inci boncuğu dağıtır , gönül alır kolyeler ve bilezikler dağıtır maşallahlar altında yoluna devam ederek, yarınki günün hesabını bu günden önünde ki deftere not eder. Önümüzdeki ayın maaşını alıncaya kadar geçim derdi yoktur. Çünkü vergilerini ödemiş elektrik ve su faturalarını yatırarak refaha erişmiştir. Tanrı hepimizi bu sayın Zelzele ekonomisi içinde korusun, diye düşünmekteyim...
***
Teğmenin mektupları
Nejat TAŞKIN
Zaman zaman onun mektuplarını size yansıtmış ve yıllar evvelin ailevi mektupları da olsa,onun mektuplarında ülkenin gündemini yansıtan birçok paragraflar bulduğum için sizleri de bilgilendirmiştim.
İşte Nevzat Taşkın bugün 1961 sicil nolu Emekli Hava Albayı görümünde mütevazı hayatını yaşamaktadır. Bazen bir bira şişesinin arkasında ve bazen de bir su bardağının etkisinde yıllar evvelin hatıralarını canlı tutmaktadır. Bugün sizlere konu edeceğim mektup 1 Ekim 1973 tarihlidir. Şöyle böyle 35 yıl önce yazılmıştır. Geliniz birlikte okuyalım:
Değerli ağabeyim;
Mektubunu aldım. Her zamanki gibi sevinçli ve dikkatli okudum. Yazdıklarınla yazdıklarım arasındaki anlamları öğrenmeye çalıştım. Kardeş sorumluluğu duygusunda ki gelişmeler beni son derece sevindirdi.
Bizler de Diyarbakır’dan dönüşte yeniden eski hayatımızın uyumuna girdik. Birlikte gecen günleri anlatarak, sizleri yad etmeye çalışıyoruz
Öncelikle, İstanbul’un sizlerle birlikte geçen bölümleri için teşekkürlerimi iletmek isterim. Belma’nın ileriye dönük dinamizmi, Rana’nın azda olsa içine dönüklükten kurtularak, karar verme ortamına doğru gidişi, Erdoğan’ın olaylara karşı değişen bakış acısı ve amca değerlerine karşı, art düşüncesiz içtenliği Nermin’in yenge olarak benim için samimi ve içten uğraşısı ve de senin en sinirli olman gerekli bir ortamda, olgun bilinçli bir kardeş isteklerine dönük davranışların, hepsi son derece sevindiren etkenler olmuştur.
Uğraşmak hayatın yaşamadan,sonraki en önemli gereğidir.Güçlü uğraşlar içinde olmayan, güçlü yaşamda duramaz. Görev uğraşımız,ev uğraşımız,çocuklarımız üzerinde ki uğraşılarımız eğer anlamlı ve içtense bize yaşama ortamını hazırlarlar. Sağlam, moral, sağlam çalışma getirir. Çalışma güçlü bir moral getirirse zevkine doyum olmaz. Moralin de asgarisi ve azamisi önemli değildir. Bazen dostlarla aile çevresiyle, oturup içilen, güle oynaya bir şişe içkidir. Bazen sokakta yalnız ve özgür uzun bir yürüyüştür. Bazen aşktır. Bazen çocuklara dönüp çocuk olmaktır. Bazen, bazen, bazen... Örnekler çoktur. Ailelerin içtenliği, yaşama tutkuları, hayat görüşleri, ekonomik güçleri kısaca sosyal bilinçleri morallerini belirler. Bu tarif kolaydır da uygulama çok zordur.
Şimdi elini kalbine koy, sırt üstü uzan ve öğle düşün. Ne zaman içmişimdir? Bu içişlerim ne zaman sonra küfür olmuştur. Bizim hayat çizgimiz, bizim davranışlarımız, bizim içki içişimiz, bizim eğlence ortamımız hep ortadadır. Buna en fazla tanık olanda sensin. Beni, benim davranışlarımdan, benim anlatımlarımdan tanıyabilirsin ancak. Bunun için olayları iyi izlemek, hemen yargıya varmamak, varırken de biraz dengeli ve gerçekçi olmak gerekir kanısındayım.
Yalnızlık zordur; mektubuna “yalnız bir gecenin” diye başlamışsın. Yaşlılığa giden yol yalnızlık getirir. Hele kişiler kendisinden sonrakilere, yaşam çizgileriyle bu yalnızlığı hazırlamışlarsa, yaşlılık o zaman daha çekilmez yalnızlığa bürünür.
Bir yazar, “Mizah en güzel ve geçici anlatım yoludur” der. Ben de bu yolu seçtim.
Yazdıklarımı, söylediklerimi, davranışlarımı insanlarla uğraşmanın gereği say. İnsanlarla toplumsal bir uğraşı içinde olmak zordur, hem de çok zordur. Ama alıştırdığımız bir köpeğin gelip dizlerimize sürtünmesi kolaydır. Ve de bize haz verir.
Bu arada son okuduğum kitaptan bir cümle yazarak kalbini serinleteyim: B.Russel “İktidar” adlı kitabının 63. sayfasında “aşırı sofuluk, dünyadan el etek çekme, insanlarda iktidar dürtüsünü artırır...”
İşte teğmenin 35 yıl önceki mektupları, karar sizin!...
******
Bu gözlere iyi bakın
Nejat TAŞKIN
Gazetede bir resim, içim sızlayarak seyrediyorum bu resmi. Mutlaka sizler de ayni duyguyla izlediniz bu fotoğrafları...
Kuddisi Okkır...
O şimdi aramızda değil. 13 ay tutulduğu hücresinden beş gün önce tahliye edilen ve sucu belli olmayan bir vatandaş. Evet, 13 ay hapishanenin karanlık duvarları arasında sağlam girdiği yerden kanser hastalığına yakalanarak çıkan bu vatandaşın gözlerinin içine bakıyorum. Adeta bir suçlu arar gibi etrafını süzmeye çalışıyor. Son çırpınışları bunlar, benim sucum neydi, niçin beni 13 aydır bu dört duvar arasında sakladınız ve beni bu durumlara düşürdünüz, der gibiydi. Ama artık yaşamıyor. Bir tarafta hanımı çırpınıyor, bir tarafta onun bedenini toprağa verdikten sonra borcunu nasıl öderim diye bir heyecan fırtınası içinde. Meclis komisyonlarına gidiyor ve Avrupa İnsan Hakları Mahkemesine müracaat edeceğini söylüyor, ama bir türlü içindeki kini ve kıvılcımı söndüremiyor.
Kuddisi’nin mezarı başında mezarına birkaç kürek toprak atarken için için söyleniyor, bir davanın kasası olarak adın geçti, o kasa şimdi nerede söyler misin bana ben hâlâ senin mezarlığa nakil borcunu nasıl ödeyeceğim diye düşünüyorum.
Kuddisi’nin kasası ve hanımının içinde bulunduğu bu vicdan hesabı…
İnsanların en büyük güvencesi yargıdır. Elbette yargıda bazı karışık işlemlerden yola çıktığında hataları olabilir. Ama siyasi mekanizmalar işte bu hataların engellenmesi için vardır.Bir Adalet Bakanı bir İç İşleri bakanı derhal olaylara anında el atmalı ve bu hasta vatandaşımızı daha hastalığında tedavi imkanlarından faydalanarak biraz azda olsa hayata döndürülüp ıstırabı dindirmeliydi…
Elbette ülkemizde bu günlerde yaşanan ağırlıklı gündemler Kuddisi’leri her ne kadar geri getirmese de bundan sonra mutlaka başka Kuddisi’lerin feda edilmemesi için önlem alınması gerekir.
Yine bugünkü basından öğrendiğimize göre, hapishanelerde böyle daha 49 tane Kuddisi durumunda mahkûm varmış, bunlara el atmak ve bunların hayatlarını karatmadan çözüm bulmak gerekmez mi? Elbette suçlu iseler suçları çekecekler ve adalet terazisi içinde gereken yapılacaktır. Ama hasta iseler tedavileri de yapılarak hayatı kazanmaları sağlanacaktır.
Ne diyelim, Kuddusi vatandaşımıza Tanrı’dan binlerce rahmet dileyelim ve bir daha Kuddusi’ler ölmesin diye de dua edelim. Her Türk vatandaşı mutlaka daima iyi yönetilmeye ve iyi ve doğruluk ilkeleriyle vatanına sahip çıkmaya muktedirdir. Onların göz göre göre ölüme mahkûm edilmemeleri için ne olur ilgililer ve yetkililer tedbir alınız ve onları topluma kazandırınız. Ama suçları varit ise de cezalarımı mutlaka çeksinler hesabını da yapmayı unutmayalım.
Bayan Sabriye Okkır, mutlaka bu konuda suçlular varsa adalet onun yakasına yapışacak ve sizi teselli edecek bir sonuca ulaşılacaktır. Her ne kadar gidenlerin geri gelmesinin imkanı yoksa da yine de bir teselli umudu sizin için sağlanmış olur. Size de derin başsağlığı ve sabırlar diliyoruz, Tanrı’nın rahmeti bol olsun, inşallah...
*********
Of be ne sıcak!...
Nejat Taşkın
Bilgisayarın başına geçip ne yazsam, diye düşünürken, kafamın içindeki karmaşık görüntülerle karşılaştım ve kendimden korkmaya başladım. En iyisi havanın sıcaklığını yazsam daha iyi olur, diye düşündüm. Çünkü o zaman tarafsız olabileceğim düşüncesiyle içten içe rahatladım.
Evet, tarafsız olmak ve tarafsız güzel yazılar yazmak, çok güzel ve anlamlıdır. Her şeyi bir anda süt liman göstermek ve gerçeklerden uzaklaşmak doğrusu pekte işime gelmese de ben bu yazımda bu yolu seçmeye karar verdim.
Evet, hava çok sıcak, artı 40 dereceye yaklaşan bir sıcaklık rutubetle birleşince doğrusu insanın içinizdeki bütün giysiler, bir anda terden sırılsıklam oluyor ve vücudunuza yapışıyor. İstanbul Cevizlibağ’dan bindiğim halk otobüsünde insanların turşu gibi kavanozlarda seyir halinde ki yaşantısı doğrusu ilkelliğimizin ifadesi halinde gözlerimin önünde çarpıcı tablolar meydana getiriyor.
Bak Taşkın, diyorum yine çarpıttın olayı, hani hava sıcaklığından başka bir şey yazmayacaktın. Evet yazmıyorum, ama Maslak’a geldiğimizde tıkanan yolun sebeplerini araştırdığımda artı 40 derecede asfalt döken Belediye arabalarını gördükçe iş saatinde yaşanan bu işkenceyi doğrusu nasıl yansıtmadan geçersin. Geceye sanki başka bir neden mi girdide bu sıcakta ve iş yoğunluğunun ilerlediği bir saatte asfalt dökmeye kalkarsınız, doğrusu bunu tanımlamaya imkan yoktur.
Ama her şeye rağmen yine o sıkışan ve işe geç klan insanların sabrı hoşuma gidiyor. Fakat önlemler almayan yetkilileri de kınamak istiyorum.
Adam sen de diyorum, hava çok sıcak neden başka yöne doğru kelimeleri uzatıyorsun. Anlamadığım bir şey var, bu belediyeler için sık sık kaldırımları söker yaya yollarına barikatlar kurar ve trafiği engellemeye çalışırlar. Bu yalnız İstanbul iline mi mahsustur yoksa başka illerde de var mıdır? Ama canım sende, Kilis ilinde alt tarafı kaç kaldırım varda kapatacaksın ve yeniden yapacaksın, zaten buna sayın Belediye Başkanım Abdi Bulut’un gücü de yetmez. Onun elinde ki mali kaynaklar ancak günü birliğine ve vatandaş hizmetine yönelmesi gereken kaynaklardır.İstanbul Belediyesinin bütçesi, devlet bütçesiyle eşit olduğu için elbet her gün yollar kazılır ve barikatlar kurulur kaldırım taşları iki ayda bir yer değiştirir.
Yine de hava çok sıcak derim!...
İçimden bir ses buda sıcak mıdır diye mırıldanmaya başlıyor. Sen gel gör Kilis ilindeki Karataş’taki sıcağı ve ondan sonrada bir damla suyun var olması için caba gösterenleri.
Hava sıcak da olsa, yaşamak ve teneffüs etmek çok güzel. Bütün bunların kıymetini bilerek hayata bağlanalım ama hiç bir zaman bir birimizi yemek için yola çıkmayalım. Yardım sever olalım ve insanları sevmeyi hep ön planda tutalım. Onun için gelin sıcaklardan korunalım, şapkasız ve korunmasız sıcaklara kendimizi bırakmayalım!...
*******
Hem Cumhuriyeti ve hem de Atatürk’ü çok seviyorum
Nejat TAŞKIN
Sevgili Bekir Coşkun, bugün köşende yayınlanan yazını duyguyla, heyecanla ve sevgiyle okudum. Ama hiçbir zaman sana katılmıyorum. 78 yaşındayım, Cumhuriyet’i de Atatürk’ü de dünden daha çok seviyorum. Eğer bu sevgime neşter vuracak ve beni kısıtlayacak bir sistem zuhur ederse, bütün neticelerine katlanmak üzere bekliyorum. Zira ben tekrar ediyorum:
ATATÜRK’Ü DE CUMHURİYET’İ DE ÇOK seviyorum.
Bu sevgime gem vurmak isteyenleri de nefretle kınıyorum.
Ben aziz Atatürk’ün bu cennet ülkesinde yüz binlerce şehidin kanlarıyla sulanmış atalarımın bu topraklarında dünyaya geldim. Bana Atatürk’ü seviyorum dediğim zaman, beni susturacakların daha anasının karnından doğmadığına inanıyorum. Eğer bu ülkede hürriyet ve demokrasi ve eğer bu ülkede Cumhuriyet varsa, işte o gönlü pak, güzelliği müstesna insanın sayesinde her şey olmuş ve o Parlak hürriyet güneşi onun sayesinde ülkemizde doğmuştur..
Yazına katılmıyorum sayın Bekir Coşkun, katılmıyorum. Biliyorum yazdıklarını sende bir yerlere mesaj için yazıyorsun ama, bu yazdıkların mesaj da olsa mutlaka ve mutlaka doğruları yansıtmalıdır. Atatürk’ü sevmenin suç olduğu ve suç olacağı bir yörede yaşamaktansa yaşamamayı tercih eder ve daha özgür ülkelerde kendimi dolaşmaya çıkarırım.Ama şuna inanıyorum ki,sular bulanmadan durulmaya imkan yoktur.İşte şimdi biz o devri yaşıyoruz. Sevgili Atamızın emaneti olan bu ülke, bu Cumhuriyet ve bu bayrak İlelebet dalgalanacak “onu sevmiyorum” diyenler ,bile bir gün pişmanlıklarını ilan edip Anıtkabir mozolesinde ondan af dilemek için kuyruğa gireceklerdir.
Ne demiştir Atatürk: Ey Türk Gençliği birinci vazifen Türk İstiklalini ve Türkiye Cumhuriyetini ilelebet korumak ve müdafaa etmektir.
Parolası bu olan bir ülke gençliğinin bu gün içinde bulunduğu durum mutlaka temiz yollara çıkacak ve insanlarımız bu güzel Cumhuriyet’i içlerine sindire sindire kutlayacaklardır.
Ne demek Atatürk’ün sevmiyorum demek, ne demek!? Böyle bir cümleyi bu yurt topraklarında yaşayan en geri kafalı insanlarımızdan bile duymak istemiyoruz. Hangi vatandaşımızın camisinde ve namazında olduğu sürece her hangi bir işlem yapılmıştır.Bu ülke hür ve heyecanlı insanların yaşadığı ülkedir. Kimse Cumhuriyet’i ve Atatürk’ü sevmek için zorlanamaz. Zaten böyle bir mantıksızlıkta asla düşünülemez. Her Türk Çocuğu Atatürk sevgisiyle büyür ve Atatürk’ü sindire sindire yaşamaya çalışır. Zira onun getirdiği o muazzam ülkede ki demokrasi Türk ulusunun bir büyük aynasıdır. Onun için tekrar tekrar söylüyor ve bağırıyorum: 78 yaşındayım hem Atatürk’ü ve hem de Cumhuriyet’i çok seviyorum ve sevgili Bekir Coşkun sizin bugünkü yazınıza da mecazi anlamda da olsa katılmıyorum. Çünkü siz de içinize mutlaka bu düşünceyi sindiremeyen bir görünüm içindesiniz ve her zaman bunun sözcülüğünü yapmaktasınız.
Atatürk, tarihin bize emanet ettiği en büyük bir liderdir. O lideri ilelebet koruyacak ve kollayacak onun izinde yürüyemeyenleri ve yürümek istemeyenleri uyaracağız.
Kendine gel, diyeceğiz. Bu teneffüs ettiğin havada ve bu hürriyette hep o var ve onun parlayan ışıklarıyla ortada, işte Büyük Türkiye Cumhuriyeti var...
NU MUTLU TÜRKÜM DİYENLERE...
NE MUTLU ATATÜRK’Ü SEVİYORUM DİYENLERE...
*******
“Gün doğmadan neler doğar”
Nejat TAŞKIN
Bir ufacık dergi geçti elime. Her sabah işe doğru yönelirken bedava dağıtılan ve GASTE adı verilen günlük bir yayın organı. Daha ziyade üniversite cağında ki öğrenciler dağıtır bu dergiyi. Ben elime alır almaz bineceğim otobüs gelinceye kadar okuduğum kadarını okur ve kendim için kar sayarım. İşte bugün yine bu dergiyi elime alıp sayfalarını karıştırdığımda dikkatimi yukarıda ki başlık altında ki bir yazı çekti ve bu yazıyı sizlerle paylaşmak istedim:
Yorgun gözlerimi tavana dikmiş, gecenin sessizliği içinde hissetmeye çalışıyordum. Aslında zor bir gün geçirmemiştim.
İçinde bulunduğum hayat beni gerçekten çok yormaya başladı artık. Yalnızlık içime işledi bir an… Sahi, insanlar neden yalnızlıktan korkar? Yalnızlık onlar için bir karasaban mı? Bense yalnızlığımla avunuyorum. Hayat beni gene o kötü tokadıyla yere serdi.Benim ise ona karşılık verecek takatim kalmadı. Çünkü hayat enerjim artık yok oldu; yaşama sevincim kalmadı. Geçim sıkıntılarımız beni gerçekten kahrediyordu. Bazen hep düşünüyordum; insanlar mı,yoksa ben mi hatalıyım diye… Ama sonuç gene ayniydi. Cezayı hep ben çekiyordum. Suç işleyen biri gibiydim.
Kendimi o kadar yalnız hissediyorum ki, tutunacağım bir dalım bile yok. O dallar tek tek kuruyup gitti sanki. Tek isteğim insanların mutlu ve refah yaşamaları. Ama olmuyor işte. Doğanın kanunu bu! Bir taraf hayatı dolu dolu yaşarken, bir tarafta hayatın zorluklarıyla akraba oluyor.
Etrafımda insanlar olsa da artık, benim için bir sevgi gösterdiklerini zannetmiyorum. Herkes böyle hisseder aslında. Arkanıza bakarsınız ve hiçbir şeyin olmadığını görürsünüz. Şimdi herkes bana sevgisiz bakıyor. Peki bunlar reva mı? Cevabını bilmiyorum. Tek bildiğim zorlu bir sınavdan geçtiğim. Şu zor günlerimizde birbirimize yardımcı olmak hiç içimizden geçmiyor. Herkes kendi geçim derdinde.
Belki bizi aydınlık günler bekliyordur. Umut etmek insanın yüreğinin bir köşesinde yer edinmiş sanki. İnsanlar bazen bir şey için çok umutlanırlar, istediği şeyin olması için her gün Allaha yalvarırlar. Bazıları istediklerine kavuşurken, bazıları da istediklerine kavuşmuyor. Şans mı yoksa inanç yetersizliği mi? Hangisi sizce? Sakın umutsuzluğa düşmeyin. Unutmayın gün doğmadan neler doğar...
Doğrusu yazar Mert Yıldırım sonuna kadar ümitsizliklerle dolu yazısını güzel bir cümle ile bağlamışta bizi derin ümitsizlikten yara almaktan kurtarmış. Halbuki bütün bu duygular içinde sevgiyi esas almış olsaydı, sevgiyle bütün zorlukların yenileceğini görecek ve o zaman haklı olarak gün doğmadan neler doğar deyiminin aslına rüku edecekti. Ama yine nedamet duyarak son sözleriyle inanışın güzel doruğunda gösteri yaparak kendisini yenilemiştir.
Bu yazı bir kıssadan hissedir...
***