Diger Nejat Taskin Yazilari

   

O Gece Güzel Mesajlar Aldık
Nejat TAŞKIN
Zürih Oteli salonlarında sayın Yaşar Aktürk başkanlığında verilen iftar yemeğinde çok seçkin konuklarımız yanında, çok güzel iftar yemeğine katılamayan hemşehrilerimizin mesajlarını da aldık. İşte bu mesajlardan bazılarını sizlerle paylaşmak istiyorum:
Sayın Hasan Kara Kilis Milletvekili
Sayın Başkanım,
Geleneksel yapılan iftar davetiniz beni ziyadesiyle memnun etmiştir. Bu davetiyenin benim için hemşehrilerimle bir arada olma adına çok büyük yeri vardır. Katılma arzusu içinde olduğumu belirtmek isterim. Ancak, Hatay Bölge Koordinatörü görevimden dolayı yapılacak olan ilçe kongrelerine katılmam gerektiğinden üzgün olduğumu ifade etmek istiyorum.
Bu vesileyle davete katılan tüm hemşerilerime ve davetlilere selam ve saygılarımı sunuyorum.
Sayın Prof. Dr. İsmail Güvenç
Kilis 7 Aralık Üniversitesi Rektörü
Nazik iftar davetinize teşekkür ederim. Üniversitemiz idari işlerinin yoğunluğu dolayısıyla davetinize icabet edemeyeceğimi bildirir, üniversitemize ilginizin devamını bekler, saygılar sunarım.
Sayın Metin Mercimek
Kilis-Vakfı Genel Kurul Üyesi Bodrum
Değerli Başkanımıza ve kıymetli İstanbul Kilis-Vakfı üyeleri;
Eğitime, öğretime, yardımseverliğe, dostluğa ve sevgiye büyük önem veren İstanbul Kilis-Vakfı...
Her akşam olduğu gibi bu akşam da sosyal girişimini ve faziletli tutumunu bizlere göstermiştir. Zürih Otelinde devamlı akan bir şelale gibi, dostluk ve huzur deryasında, ben de sizlerle beraber olmayı çok isterdim, ama ne var ki Bodrum’da kızımın tedavisi nedeniyle aranızda bulunamamanın üzüntüsü içerisindeyim. Şuna canı gönülden inanıyorum ki, Türkiye’nin neresinde olursak olalım, sayın Başkanımız Yaşar Aktürk’ün gönül dolusu yaklaşımıyla hazırlamış olduğu Ramazan gecesinin mutluluğunu sizler gibi aynı duygular içerisinde paylaşmış durumdayız.
Bu itibarla, Kilis insanının özünde var olan ataklık, cesaret, cömertlik ve çalışkanlık birikimleriyle YARADAN’ın ön sizlere bahşettiği ‘KİLİSLİ OLMANIN AYRICALIKLIĞI’ ilkesini her zaman ayakta tutarak böylesine anlamlı birlik ve beraberliği mübarek bir Ramazan gecesinde gerçekleştiren sayın Başkanımız Yaşar Aktürk’e ve Kilis-Vakfı üyelerine sonsuz saygılarını sunuyor, hayırlı Ramazanlar diliyorum.
İşte bu üç güzel mesajın arkasından daha çok sözlü cep telefonu mesajları alarak o gecemizin yankı defterine kaydettik ve derin bir duygusallık yaşadık. Kilis insanımızın böylesine kilometrelerce uzaklıkta gerçekleştirdiği anlamlı gecelerin altındaki imza elbette sayın Yaşar Aktürk’tü. Onun ateşlemesiyle ışıldayan bu güzel ve anlamlı toplumun inanıyorum ki, Kilis için gerçekleştiremeyeceği hiçbir olay yoktur.
Duygularımızla ve heyecanlarımızla birlikte bir geceyi daha böyle tarihin ışıkları altında defterimize not düşerken 21 Eylül 2008 akşamının özellikleri ve güzellikleri içinde hep hatırlayacak ve bizden sonraki gelecek neslin  izimizden yürümesini sağlayacağız...
 ***

Kilis Özürlüler Başkanlığı
 
Nejat Taşkın
 
Sayın Hüseyin Duran Bitken’den güzel bir mektup aldım. Kendisi Kilis Özürlüler Yardımlaşma ve Dayanışma Derneği’nin Başkanı. Seçimle geldiği bu görevin hakkını vermek istiyor ve özürlülerin toplumda ki yerlerinin en güzide bir şekilde korunması için bu derneğin mutlaka desteklenmesi üzerinde duruyor.
Elbette bugün toplumumuzda şöyle veya böyle bir çok özürlü vatandaşımız var. İşte bu özürlü vatandaşlarımızın bir kısmı da Kilis ilinde yaşar. Bunlara el uzatılması bir nebze olsun yoksun taraflarının hissettirilmemesi için bu vatandaşlarımızla sıcak diyalog geliştirilmesinin yapılması gerekir. Bu işlemin yapılabilmesi için, mutlaka manevi gerekçeler yanında maddi gerekçelerinde çok önemli yeri vardır. Sakat arabalarının alınması ve bunun gibi daha birçok noksan uzuvların suni aletlerle giderilmesi hep maddiyata bağlıdır. İlimiz genelinde olduğu gibi bir çok illerde de bu maksatla kurulan dernekler vardır. Kilis ilinde ki bu derneğin edindiğim intibalara göre maddi imkansızlıkları çok fazladır. İşte gerek Kilis’te ve gerek Kilis dışında bulunan sayın hemşerilerimizin bu derneğe gerekli maddi katkıları olursa, derneğin yaşamsı ve hizmetlerinin çoğalması için gerekli her türlü girişimin yapılacağı izlenimini sayın Başkanın yazılarından öğrenmiş bulunmaktayım.
Sayın Kilis Valisi ile sayın Kilis Belediye Başkanının bu konuda gösterdikleri duyarlıktan çok anlamlı bir şekilde mevzu bahseden sayın Özürlüler Başkanı azimli ve kararlı olduğunun altını çizerek bu derneğin mutlaka yaşamasını istemekte ve hemşerilerine çağrıda bulunmaktadır.
Açıkçası, “SESİMİZİ DUYAN VAR MI?” diyor. Ben de diyorum ki: Mutlaka sesinizi duyan olacak ve sizin girişimlerinize destek çıkılacaktır. Çünkü siz hayırlı bir yolun üstündesiniz. İşte mübarek Ramazan ayındayız. Fitre ve zekâtlar bile bu konuda sizin gereksinmelerinizi birebir karşılar. Bizim Kilisli sayın hemşerilerimiz yeter ki istersinler. Anında girişimleriyle sizin istekleriniz karşılanır ve bu konuda ki mahrumiyetleriniz giderilir.
Kilis İli sosyal hizmetler Müdürlüğünün tespitlerine göre Kilis İlinde 421 Kadın ve 772 erkek olmak üzere 1193 özürlü vardır. Bu özürlüler çeşitli özürlü guruplarına ayrıldıklarında daha ziyade görme özürlülerin çoğunlukta olduğu izlenimi verilmektedir. İşte tüm bu noksanlıkların giderilmesi hemşerilerimizin katkılarıyla olacak ve bu özürlü insanlarımız bir nebze olsun noksanlıklarını unutarak hayata bağlanmış olacaktır. Böylesi bir girişimin büyüklüğünü elbette sağlam insanlarımız her vesileyle görecek, duyacak ve anlayacaklardır.
Kilis ili 10 yılın üzerinde bir il projesi içinde bulunduğu halde mutlaka bir çok noksanlıkları vardır. Kilis’in Belediye Başkanı da bu noksanlıkları peyderpey gündeme taşımakta en elzem olanlarını sıraya bakmadan giderme cabası içinde bulunmaktadır. Umarız özürlülerin de her türlü gereksinmelerinde o mümtaz duygularıyla elini uzatacak gereğini yapacaktır. Sayın Özürlüler Başkanını bundan endişesi olmasın. Benim tanıdığım sayın Abdi Bulut duyarlı ve duyarlı olduğu kadarda hassas bir yapının sahibidir. Onun için sizin sorunlarınız her vesileyle onun gündemindedir.
İşte bir özürlü duyarlılığı içinde bu yazıyı yazarken onlara yardım etmek isteyeceklerin 0348 813 2548 nolu telefondan ulaşacaklarını ve mutlaka bu konuda gerekeni yapacaklarını düşünüyor ve bekliyorum. Özürlü olmak bir ayıp veya noksanlık değildir. Toplum özürlülerine sahip çıkarak onlara bu noksanlıklarını unutturmakta hayat devam etmektedir.      

****

Şeref Yaldırak
 
Nejat TAŞKIN
 
O bir kitap yazdı. Esasen birçok kitaba imza atmak için yolda. Onu birkaç yıl önce tanımıştım. Bu tanıma fırsatı içinde kendisinin araştırma ve yazma merakına doğrusu katkılarım olsun istedim.Fakat yılların akışı içinde bir çok işlerden fırsat bulup da bu Gaziantep doğumlu güzel insana ulaşmak imkanını bir türlü sağlayamadım.Ama bu konuda gerekli mücadeleyi verdim ve ona ulaşarak bu işteki duygulu anları yaşamaya başladım.
Sayın Şeref Yaldırak kitabına “GAZİANTEP KAYNAKCASINA GİRİŞ” adını verdi ve bu kitabını Gaziantep Belediyesinin sponsorluğu altında yayına hazırladı ve bugün kütüphanelerde bir arşiv niteliğinde Gaziantep’i yansıtan bu eser için ben daha fazla bir şeyler yazmadan Sayın Gaziantep Büyük Şehir Belediye Başkanının Kitabın önsözünde ki girişi size yansıtarak kitabının özelliğini daha iyi anlayabileceğiniz mesajını vermek istiyorum:
Sayın Dr. Asım Güzelbey diyor ki:
BİLGİYE ULAŞMAK İÇİN KAYNAĞINA ULAŞMAK GEREKİR:
Gaziantep’le ilgili yazı kaynakları bilmek, Gaziantep hakkındaki bilgilere ulaşmak demektir.Şeref YALDIRAK’ın hazırlamış olduğu “Gaziantep kaynakçasına giriş” adlı eseri büyük önem taşımaktadır.
Beş bin altı yüz yıllık geçmişiyle dünyanın yaşayan en eski kenti olan Gaziantep; tasrih boyunca onlarca medeniyete ev sahipliği yaptı ve bu medeniyetin izlerini hâlâ taşımaktadır. Tarih boyunca, önemli bir ticaret ve kültür merkezi olan Gaziantep, istilalara uğrasa da hep, içişlerinde özerk kalmayı, barış içinde yaşamayı başarmıştır.
Nitekim bağımsızlık timsali olan bu kent, Fransız işgaline karşı canıyla kanıyla on bir ay,mücadele ederek telsin olmadı.altı bin üç yüz on yedi şehit ve on sekiz bin dul ve yetimiyle bağımsızlığın bedelini ödedi. Aynı zamanda kurtuluş savaşının da meşalesini yaktı. GAP’ın merkezi ve dünyaya açılan kapısı olmanın, çağdaşlaşmanın ,sanayileşmenin ve doğu ve güney doğu Anadolu’nun ticaret merkezi olmanın onurlu mücadelesini veren, Avrupa Birliği’ne hazır olan, Gaziantep’i tanımak, bu ve buna benzer yayınlarla mümkün olur.
Ulu Önder Atatürk’ün açmış olduğu ilim, irfan, barış ve dostluk yolunda emin adımlarla ilerleyen Türkiye’nin önemli bir kenti olan Gaziantep’in görülmeye değer yapılarını sokaklarını ve yaşamını çizgileriyle ölümsüzleştiren bu eseri oluşturmak ,uzun süreli bir emeğin ve özverinin ürünüdür.
Gaziantep ile ilgili yazılı kaynakların toplandığı böyle bir eseri topluma kazandırmakla, en güzel hizmetlerden birini daha gerçekleştirdiğimiz inancındayım.
Bu çalışmasıyla önemli bir hizmeti gerçekleştiren Şeref Yaldırak’a, bu yayına katkısı olanlara ve emeği geçenlere, Büyükşehir Belediye Başkanı olarak, Gaziantep halkı adına teşekkür ediyorum.
Ve Şeref Yaldırak yazdı:
İsterim ki Gaziantepliler gurur duysun benimle,
Memnun olsunlar hemşerileri olduğuma,
Onur duysunlar Gaziantepli olduklarına…
İşte sayın Yaldırak o güzel eserine bu güzel katkılar içinde son verirken Büyüyen Şehir Gaziantep’in kültür sahasında da büyük portesini çizmiş ve bizlere aktarmıştır. Gaziantep’te öğrenim gören bir subay çocuğu olarak Gaziantep’te evlenen anne ve babasıyla Gaziantep doğumlu olan bu güzel insanımız halen İstanbul’da Garanti Bankası yönetim kadrosunda 14 yıldan beri hizmet vermenin güzelliğini yaşamaktadır. Kendisini kutluyor ve bundan sonraki yazılarımızda onu sizlere daha yönlü tanıtmak için yola çıkacağımız konusunda söz veriyorum.

***

Okullar!...
 
Nejat TAŞKIN
 
İnanmıyorum. Benim bildiğim Gaziantep İli kültür düzeyi, okul düzeyi ve öğrenci düzeyi en yüksek ildir. Her Gaziantepli istediği an ve istenilen ortamda bir okul yaptırmaya muktedirdir. Efendim kalabalık sınıflar ve bir çok öğretmenden yoksun okullar varmış. Bu nasıl iş!? Gaziantep ilerlemenin sembolüdür. Yanı başındaki bir zaman ilçesi olan Kilis ilinde tam 27 lise seviyesinde okulu hemşerilerimiz yaptırarak Milli Eğitim Bakanlığına hediye etmişlerdir. Ve Kilis ilinde her sınıfta 40 kişiyi geçmeyen öğrenci vardır. Bu durum böyle iken Gaziantep ilinde ki istatistiklerin böylesine denge kaybıma uğraması doğrusu bence garip bir olaydır.
Sayın Başbakanımız 5 ilköğretim okulunu hizmete açmak için bütün ekibiyle Gaziantep İline giderken çok isterdim bir de Kilis iline uğrasın ve o şatafatlı binamız olan Kilis Üniversitesi’ni bir gezsin ve görsün hemşerilerimizin neler ve neler yaptığına gözleriyle de şahit olsun. Ama ne yazık ki hiçbir yetkili bu 60 km. uzaklıktaki yolu göze alıp da Kilis’te ki bu ihtişamı izleme fırsatı içine giremiyorlar. Ama yine de bizim yetkililerimiz ve saygın hemşerilerimiz bütün güçleriyle eğitime hizmet için yola çıkmış durumdalar. Onun için Gaziantep İlinin bu haberlerine doğrusu şaşmamak elde değil. Çünkü değil beş okul 50 okul bile bir anda yaptırma kudret ve kuvveti içinde bulunan bu serhat şehri ilimizi Milli Eğitim sahasında böyle yoksul bir şekilde tanıtmak doğrusu üniversitenin kalası olan bu ilimiz için yadırganacak bir durumdur.
Hele öğretmensiz okulları düşünmek bile istemiyoruz. Binlerce gencimiz öğretmen okulu mezunları atama beklerken, yavruların öğretmensiz sınıflarda öğretmen beklemeleri kadar garip bir olayı düşünmek bile istemiyorum.
Günlük yayınlanan Gaziantep ilinin tarafsız gazetesi Zafer bu tür olayları gündeme taşımakla elbette Gaziantep için çok güzel araştırmalara imza atmaktadır. Bizler çok uzaklarda o ilin suyunu içmiş ve havasını koklamış kimseler olarak o İlin refahını duymaktan başka bir düşüncemiz yoktur. Zira geçmiş yılların hatırası içinde, hep belleğimizde Gaziantep vardır. Çocukluğumda devam ettiğim Akyol Mahallesindeki ilk Ermeni evindeki Sanat Enstitüsü yıllarım içinde rahmetli Türkçe hocam ve sonra Okul Müdürüm ve daha sonra Tunceli Senatörü Mehmet Ali Demir’i unutmak asla mümkün değildir. İlk derse girdiği andan son derse kadar ATATÜRK adını kullanır ve bütün eğitim konuşmalarını ona bağlardı. Her Türk çocuğunun anlaması ve bilmesi gereken tek anlamlı kelime Atatürk felsefesi olmalı derdi. Ama şimdilere geldiğimizde yanan demokrasi ışıkları altında bazı çekincelerle karşılaşıyor ve haklı olarak üzülüyoruz.
Ben Gaziantep ilini her zaman böyle tanıdım ve böyle tanıttım. İlim ve irfan ocağı benim için Gaziantep’tir. Bu bakımdan Gaziantep bütün noksanlıklarını tamamlar okul ve öğretmen açığını giderir, 2008-2009 ders yılı güzellikler içinde felsefesini ileriye doğru hazırlar.
Tüm bunlara rağmen burada bir noktayı daha aydınlatmak istiyorum. Bazı basın-yayın organlarında ve televizyonlarda nedense isim zikredildiğinde Antep deniliyor, işte ben bu diyişe de kızıyor ve ilgililerce bu deyimin yasaklanmasını istiyorum. Çünkü Antep yoktur Gaziantep vardır. O Gazilik unvanı öğlesine ucuz alınmış bir unvan değildir. Tam 11 ay süren bir kuşatmanın sonunda düşmanı tek başına kovalayan bir ilin şahlanışına Atatürk tarafından verilen TBMM’nin kanunudur. Onun için lütfen Antep değil, Gaziantep değimini kullanmayı kendinizi alıştıralım. Kim olursanız olunuz, bu değim o ilin mümtaz adıdır. Gerekirse yasaklanması yolunda karar alalım. Bu da o ilin sayın yetkililerine düşer.

***

Sayın Güzelbey; Bu Sesi Duymalısın!
 
Nejat TAŞKIN
 
Gaziantep’te yayınlanan günlük Zafer Gazetesinde yayınlanan çarpıcı bir başlıkla adeta uykudan uyanır gibi uyanıyor ve hayretle başlığa göz atıyorum:
NE EVİM, NE YATAĞIM; NE DE MUTFAĞIM KALDI!...
Evi yanan bir aile reisi kadın böyle haykırıyor ve bir taraftan da “Sesimi duyan var mı?” diyor. Bu mübarek Ramazan ayında Ramazan çadırlarıyla donatılmış ülkemizde böylesine acı bir gün geçirmeye çalışan bir ailenin sesini büyük şehrin Belediye Başkanı mutlaka duyacak ve çaresini bulacaktır. Belki de ben bu yazıyı gazeteme gönderdiğim dakikalarda bu feryat figan sesi yükselen ailenin ümitsizliğine çare bulunmuş ve bu aile biraz olsun yoksulluğa veda etmişlerdir.
Elbette bu bir dilektir. Gaziantep büyük bir şehirdir. Her yönüyle gelişen ve güzelleşen göç veren değil göç alan bir şehir hüviyetinde olmak elbette çok önemlidir. Büyük şehir sayın Belediye Başkanının birçok olumlu icraatlarını duyduğumuz zaman, elbette çok uzaklarda da olsak mutlu oluyoruz ve seviniyoruz. Gaziantep ili benim ikinci doğum yeri gibidir. Onbir yaşında ilkokulu bitirip de Gaziantep’e gelip Alevli Fabrikalarında gece vardiyalarında masura topladığım günler hâlâ hafızalarımdadır. O yıllar 1943 yılları olduğuna göre tekstil sanayinin dev sektörleri arazsımda buluna Gaziantep o günlerden bu günlere hep taşınmış ve ileri medeniyetler seviyesindeki ülkelerin iş hacmini yakalamıştır. Elbette böyle bir ilin Belediye Başkanı olarak hizmet vermek elbette çok güzel  bir görev duygusudur.Bu görev içinde bulunan insanlarımızın ilinde ki her türlü acı günde ve tatlı günde vatandaşın yanında bulunması elbette çok önemlidir.
20 gün önce çıkan bir yangında bütün varlığını kaybeden bir ailenin yanında olmak Gaziantep Belediye Başkanlığı için elbette bir nokta gibidir. Mutlaka çözüm bulunacak ve bu ailenin ıstırabı ve acıları dindirilecektir. Belki de yukarıda değindiğim gibi dindirilmiştir bile.
Ben Nohut ailesini ne tanırım ne de bilirim. Gazetede okuduklarımla bu köşe yazımı yazmış bulunuyorum. Çünkü Gaziantep Belediyesini yıllardır takip ederim şifa dağıtan bir belediyedir. Ben de 15 yaşlarında Diyarbakır’dan gelmiş geri dönmem gereken okuluma dönmek için yol param olmadığından sıkışıp kalmıştım. O günün parası ile 15 lira olan bu parayı anacığım Belediye Başkanlığına müracaat eder etmez almış ve ben okuluma geç kalmaktan kurtularak anında yola çıkmıştım. O gün bu gündür Gaziantep’i ve Gazianteplileri ve hele Belediye yetkililerini ve icraatlarını yakından takip eder, her güzel işlerinde selam dururum.
Yangında her şeyini kaybeden üç çocuk annesi Solmaz Nohut mutlaka acıları dindirilecek ve o yüce Belediyemizin himayesi altına girecektir. aşkan belki bu günlerde çok meşgul olsa gerek, bu  sesi duymamıştır, ama mutlaka duymuş ve çareler üzerinde ilgili mercileri yönlendirmiştir. Bizlerde bu konuda sevindirici bir haber aldığımızda mutlaka güzel ve duygusal anlar yaşarız. Gaziantep her bakış acısıyla dünyanın gözde şehirlerinden biri unvanını her zaman yakalayacak durumda ve  mutlaka yakalayacaktır. Fıstığı, baklavası ve ağız tadı yemekleriyle hep birinci plandadır. Zira İstanbul’un en ücra köşesindeki bir Gaziantep Baklavaları vitrini öğlesine rağbet görüyor ki, hele bu mübarek aylarda siparişler verilirken mutlaka Gaziantep olsun deniyor. O halde bu güzellikleri sergileyen bir şehrin insanları ve belediyesi evi yanan bir bayana mutlaka sahip çıkacaklar ve onu sokaktan alarak “Buyur yeni mekânına” diyecekler. Bu haberi bekliyor ve yazımıza bir nokta korken bütün okuyucularımızın bu vesileyle Ramazanlarını kutluyorum. Gaziantep’in çok büyük Belediye Başkanlığına da selam ve sevgiler gönderiyorum.
Herhalde sesimizi duyan olmuştur...

***

Ramazan; Hoşgörü, Kardeşlik ve Sevgi Ayıdır
Nejat TAŞKIN
Bunu ben değil İstanbul Büyük Şehir Belediye Başkanlığı İstanbul’un birçok semtlerine ve köprülere asılan pankartlarında söylüyor. Evet, hoşgörü, sevgi, kardeşlik ve dayanışma ayıdır Ramazan. Ama gel göktü icraatlarımızda hiç bu noktaya deyinmiyoruz. Ekranlarda ve gazete sayfalarında boy boy çatışmalar ve sataşmalar görüyoruz. Filan diyor ki, filana ve o filan diyor ki, diğer filan hep bu diyor kiler üzerine kurulu bir ortam yaşıyoruz. Halbuki o kadar çok ülkenin sorunları var ki bu diyor kiler ikinci planda kalır.Belki de sözü hiç edilmez.
Halbuki bunları direklere, köprülere yazacaklarına uygulamaya geçseler çok daha verimli netice alırlar. Zaten sen şu partiden ben bu partiden dendiğinde ortaya çıkan en büyük sorun bölünme sorunudur. Partin ve davan ne olursa olsun biz ülke olarak birinci planda Atatürk’ü lider alır ve onu her türlü icraatlarımızda önder olarak, onu kabul edip onun etrafında toplanarak diğer vasıflarımızı ve önerilerimizi ortaya koyarak, ileriye bakarsak ülkenin kalkınmasına daha büyük katkılar sağlamış oluruz. İki lider toplantıda karşılaşıyor,el sıkarken bile birbirlerinin yüzüne değil de tavana bakıyorlar veya hiç birbirlerini tanımıyorlar. Hani hoşgörü ve kardeşlik sonrada sevgi esastı. Nerede kaldı bu duyumlar? Olmaz efendim olmaz, mutlaka bu ülke vatandaşı ve burada doğduk buranın suyunu ve ekmeğini yiyip içiyorsak düşüncelerimizi bir noktaya teksif edip halkı kandırmadan ileri medeniyetler seviyesine taşınmanın formülünü bulmalıyız. Yoksa bu didişmelerle senin ipliğin benim pazarda benim ipliğim senin pazarda diyerek ülkenin geri kalmışlığına daha çok darbe vurmuş oluruz.
Bakınız hemen hemen her gün bir şehit, birkaç şehit haberi geliyor. Bunun kökünü kurutmak için yalnız Türk Silahlı Kuvvetlerine görev vererek diğer yan işlemlerin üzerine gitmemek, işte bu şehit haberlerinin yüreklerimizi yakan tablosuyla karşılaşmanın tam yürek yakan noktası olur.Onun için aklımızı başımıza toplayalım, yok sandıktan şu kadar oy aldım halk benim arkamda diyerek bildiğimizi okursak, her halde ileriye değil geriye gideriz.Benim vatandaşım sadece bana rey veren vatandaş değildir. Değil mi ki bu ülke için hepimiz ayni vergiyi veriyor ve ayni duyguyu taşıyoruz? O halde oylarla sandıklarla değil de daha ziyade hakiki sevgiyle ve barışla hayatımızı sürdürmek mecburiyetindeyiz.
Dünya öğlesine artık büyüme noktasına geldi ki teknoloji aldı başını gidiyor. Yalnız ölüme çare bulunmuyor, her şeyin çaresi var. Bu çarelerin içindeki en büyük faktör de sevgi faktörüdür. Ülkeni ve bu ülkenin vatandaşını seveceksin, bayrağını, Cumhuriyetini ve bütün bunların yanında bu Vatanı her şeyden çok seven ve kurtaran, büyük kurtarıcı Atatürk’e dil uzatanları eğiterek yola getireceksin. Çünkü Atatürk’ü anlamak için mutlak eğitim esastır. Okumak şarttır. Eğer siz Falif Rıfkı Atay’ın Çankaya’sını ve Atatürk’ün büyük nutkunu ve son günlerin büyük eserlerinden olan Turgut Özakman’ın Diriliş adlı kitaplarını okumadınız ise, bu ülke için konuşurken biraz düşünce almanızda fayda var derim. Ben Milli Eğitimde yetkili biri olsan, bu kitapları ders kitabı olarak müfredata kor ve o zaman neticeyi görmenin mutluluğunu yaşarım.
Demek istiyorum ki, yalnız duvarlara ve köprülere yazılar yazarak bu işi halletmemiz mümkün değildir. Niye Ramazan, diğer aylar sevgi ve kardeşlik ayı değil midir? O ayların yoksa bir noksanı mı vardır? Tüm bunların üzerine eğilmek ve 70 milyonluk bu büyük ülkeyi bizden sonraki nesillere bölmeden devretmek mecburiyetindeyiz. Ülkemizin her köşesinde kardeşlik bağının en yüce noktalara taşınması için yalnız Ramazan ve bayram aylarını değil, bütün bir 365 günü kullanmamız gerekir. İşte o zaman refahın, hoşgörünün ve kardeşliğin haritası gündeme taşınmış olur. Biz bunları esas alırsak, diğer bütün meseleler kendiliğinden çözülür. Yeter ki dürüst olmayı kendimize şiar edinelim...
 
***

Sonbahar...
Nejat Taşkın
Mevsimlerden sonbahar, bir tatlı güneş, bir tatlı sabah esintisi ve bir güzel duyguların mevsimidir sonbahar. Hele İstanbul’da bu mevsimin ayrı bir yeri vardır. Deniz bir başka güzelleşir ve insanlar yazlıklarından yuvalarına dönen kuşlar gibi sanki göç etmiş olurlar.
İşte böyle bir mevsimin başlangıcında Pendik kıyılarında aheste aheste gezerken Ramazan ayının başlangıcı olan bir Cumartesi gününde gözlerimi Marmara denizine doğru daldırıyor ve balıkçı kayıklarının tersanelere doğru yönelen iri gemiler arasında ki izlerini sürmeye çalışıyorum., 
Bugün günlerden cumartesi ve Pendik ilçesinin de pazarıdır. Zira her cumartesi Pendik’te pazar kurulur ve binlerce pazar tezgâhı arasında onbinlerce insanın dolaştığını görürsünüz. Tezgâhlardan yükselen sesler arasında paranın her çeşidini duyar ve kuruşlarla liralarla tezgahların önünde biriken vatandaşın senfonisini izlersiniz. Pendik pazarı yıllardır ayni nefis görüntüsünü korur.Kalabalıklar bu yöreye ta Kadıköy’ den ve Gebze’den hatta yakın illerden insanlarımızı buraya çeker. Görülmeye değer bir manzarası olmasına rağmen bazen de derin derin düşünürsünüz. Çünkü bu binlerce metrekarelik pazar görüntüsü içine Allah korusun bir yangın veya bir başka terör görüntüsü olsa önlemeniz biraz zor gibi gelir. İşte bütün bunlardan yola çıkarak doldurulan sahilde kurulmayı bekleyen bir Pazar şapkaları görüntüsü bir türlü faaliyete geçemez ve geçirilemez. Sebebini ne siz bilirsiniz ve nede bu konuda ilgililer bir açılama yapar. Beyaz brandalar altındaki kuruluşu bekleyen tezgâh manzaraları bir türlü pazar işlemine yönlendirilemez. Oraya milyarlar yatırılmıştır, nedenini sormaya kalkamazsınız.
Pendik İlçesi İstanbul’un Anadolu’ya açılan bir penceresidir. Kalabalık nüfusu Kurtköy’den başlar ve Sabiha Gökçen Havaalanının devreye girmesiyle bir başka anlam kazanır. Çünkü bir bir peşine sıralanan uçaklar iniş için vize bekler.
Evet, mevsim sonbahar ve ben Marmara Denizinin kıyısında Pendik pazarını izliyor Ramazan ve okulların açılması dolayısıyla kalabalığın yoğun alış verişini takip ediyorum. Enflasyonun çok nazik noktalarda seyrettiği bit ortamda, vatandaşın sıkıntılarını anlamamak mümkün değildir. Ama ne yaparsınız ki, demokrasi kuralları sizi hep karşılayacak ve siz karar vermek için oy sandığı başında seçtiğiniz politikacılara göre konuşacaksınız. Çünkü onlar sizin vekilleriniz söz hakkı şimdi onlarda. Şayet enflasyon düştü diyorlarsa düşmüştür, bakınız domatesin bugün üç kilosu bir YTL’sine. O halde domates fiyat bakımından bu olduğuna göre enflasyonda düşmüş demektir. Ama bir pide olmuş 1,5 YTL’si, onu hesaplamak için zorlanırsın.
Ne ise bu işler politikaya girer ve fazla kurcalamaya gelmez. Biz denizi seyretmeye ve Sonbaharı izlemeye aldığımıza göre, bu tür duyguları ilgililere bıraksak iyi olacak derim. Ama yine de bu ülke hepimizin. Deniziyle, karasıyla pazarıyla, yoksulu ve zenginiyle bizim ülke. Bu ülkenin kalkınması için ne lazımsa yapmamız gerek. Artık artan nüfus ve iş bekleyen binlerce üniversiteli insanımıza iş ve aş vermek mecburiyetindeyiz. Eğer bu konuda Ramazan çadırları aş için bir örnek teşkil ediyorsa, o kararı da sizlerin insafına bırakıyorum. Bir ay aş verdiniz ve karın doyurdunuz sonrası ne olacak. İşte bu konuda derinliğine düşünmek ve aşın yanında iş koşulları aramak gerekir.
Yine sonbahardan uzaklaşıp başka konulara doğru tezgah açmaya başladık, bu biraz sıkıntılı olabilir. Onun için sonbaharın güzelliğini içimize sindirerek hayatın akışlına doğru yönelelim ve gençliğimize yeni tezgahlar kurarak bu cennet vatanın yükselmesini sağlayalım. Tüm güzellikler gönlünüze göre olsun ve baharınız size sağlık ve mutluluk getirsin!...
 
***

Kravatlar Fora!...
 
Nejat TAŞKIN
 
Kim emir verdi, nasıl verdi, doğrusu bilmek mümkün değil. Okullarda kravat takmak mecburiyeti kaldırıldı. Halbuki kravat bir disiplin bir güzellik sembolüdür. Bir disiplin işaretidir kravat. Bugün kravatı kaldıranlar yarın mutlaka daha başka kıyafetleri de kaldırarak öğrencilerimizi orta çağ kıyafetine mahkum ederler. Yaka bağır açık bir öğrenciyi düşünmek bile istemiyorum. Çünkü öğrenci ne kadar disiplinli ve saygılı olursa derslerinde de o kadar başarılı ve düzenli bir ortama kavuşur. Bu işlemlerin yapılması için ileri seviyelerdeki ülkelerin durumlarına bakmak gerekir.
Birileri çıkıp ta kravatı kaldırdım, önlükleri kaldırdım, şapkayı ve pantolonu kaldırdım diye biliyorsa, vay halimize derimb Asker ocağında askerin bir düğmesinin bile açması bir disiplinsizlik işaretidir. Nedeni düzgün kıyafet saygı belirtisidir. İşte bu saygının sembolü de o medeniyet göstergesi sayılan kravattır. Doğrusu kravatı yasaklayanların sebebini bilmek isterim. Çünkü altında başka manidar işlemler yata bilir. Eğer bizleri tatmin edici işaretler varsa bizlerde pek ala bu insanların yasaklarına katılır. O ne güzel manzaradır. Erkek ve kız öğrencilerimizin boyunlarında bazen siyah, bazen kırımızı ve mor renklerde ki hafif gevşetilmiş kravatlardan ne istediniz de yasakladınız,acaba yasaklayanların kravata karşı bir duyguları mı var? Kravat taktıklarında yoksa vücutların da kızardıklar mı meydana geliyor.
Sanırım bunların hiçbiri değil, bir şeyleri yasak çizgisine alalım da, kim ne derse desin biz istediğimizi yaparız temasını işlemek için yola çıkanların meydana getirdiği bir olaydır. Elbette bu olay tek başına bir kişinin işi değildir. Yukardan emir alınmıştır ve emirde demiri kestiğine göre hay hay diyerek, vay vaylar oynanmaya başlamıştır.
Okul günlerimin simgesi olan kravat ve şapka doğrusu kaldırıldığında artık Cumhuriyet Mekteplerinin ne anlama geleceğini düşünmek bile istemiyorum. Bazı insanlarımız nedense yapılacak o kadar çok iş varken, kalkıp böyle teferruata yönelmiyor mu, insanın deli olası geliyor.Okullar harap ve bakımsız. Kapı önlerinde onları bekleyen bir çok tehlikeler var. Öğretmenlerimizin mali durumu malum, bütün bunlarla ilgilenmek varken, sizin kalkıp da öğrencinin kravatına el atmanız bizi merak içinde bırakmaktadır.
Halbuki sayın öğretmenlerimizin her türlü maddi ve manevi ihtiyaçları mutlaka karşılanmalıdır. Zira mali endişesi olan ve her gün temiz gömlek, boyalı ayakkabı giyinmeyen öğretmen öğrencisi tarafından yadırganır.Tüm bunlara el atınız ve sı sık ilgilileri uyarınız bırakınız kravat kravatlığını yaşasın. Çünkü o bir medeni simgedir. Yaka bağır açık bir şekilde kravatsız öğrenci fotoğrafı bir çirkin görüntüdür. Bayramlarda ve milli günlerde o öğrenciyi böyle güzel kravatlar içinde görmek kadar anlamlı bir tablo varken sen kalk durup dururken kravat takmayınız diye emirler yağdır…
Bazı insanlarımızın işi olmayınca kendisine iş arar. Bu da öğle bir şey, sokakta tesadüfen rastladığım beş on öğrenci kravat kalkmasına rağmen yine kravat takıyorlardı. Onlara yaklaştım ve sordum, aldığım cevap aile reislerinin, sen tak oğlum-kızım, diyerek onları teşvik edici yönde konuşma yapmış olmalarıydı.
Demek ki, bu tür kararlar alırken çoğunluklara sormak gerekiyor. Zira okul aile birlikleri var, onlara danışılmış olsa alınan kararların sürekliliği ve mantıklı durumu daha kolay anlaşılır.
Velhasıl tuhaf bir ülke konumundayız. Zira bakıyorum da aldığımız kararlar ve medeni ölçüler içinde düşünmemiz gerekenler yerine bir başka ortam meydana getiriyor ve bağıra bağıra “Ben kravatı yasaklarım arkadaş!” deniyor.
Haydi yasakla bakalım, bundan kimler ne kazanacak ve kimler kayıp edecek. Bence eğitim bir yara almış olacaktır ki, bunun da sorumlusu elbette vicdanınız olmalıdır.Bir kere vicdanınızın sesini dinleseydiniz böylesine kravat yasaklarına yönelmezdiniz. Babam rahmetli 87 yaşında olmasına rağmen hiçbir bağımlılığı olmadığı halde bir gün dahi sokağa kravatsız adım atmamıştır. Çünkü bir Emekli Atatürkçü öğretmendir.
                     
***
Deniz Feneri!...
 
Nejat Taşkın
 
Çocukluğumdan beri bütün fenerleri severdim. Hele bayram geceleri yapılan Fener alayları hep bana rüya gibi gelirdi. Ben Deniz Feneri başlığını attığım bu yazımda sakın ola ki gündemdeki deniz feneri konusunu işleyeceğim. Asla böyle bir fikrim ve endişemde olamaz. Çünkü o feneri yetkililer bütün ihtişamıyla izleyerek gereğini yapıyorlar. Çünkü deniz fenerine artık politika karışmıştır.
Halbuki denizin üzerinde parlayan ve yol gösterici durumda olan bu deniz fenerlerinin sulara yansıyan görüntüleri insanlara büyülü akşamların tılsımını yansıtmaya çalışırken, siz kalkınız bu ismi her ne sebeple olursa olsun bir dernek adına kullanarak da Almanyalardan yola çıkarak İstanbullara gelin ve orada, işte orayı ilgililer açıklayacak ve ben kendi duygularım içindeki deniz fenerini ifade etmeye çalışacağım.
Ama olmuyor, ister itemez takılıyorum. Hele şu AKP Başkan Yardımcısı sayın Dengir Mehmet Fırat var ya o konuştuğu zaman doğrusu hayranlıkla izliyor, kelimelerin üstüne basa basa vurguladığı cümlelerdeki ahengini tıpkı şarkılardaki nota gibi görüyorum. Doğrusu makamı, heyecanı bağlı olduğu politika resmi hayranlıkla izlenmeye değer. Tıpkı o bayram gecelerindeki izlenen şarkılardaki fener alayları gibi ses veriyor sayın Mengir…
Evet, gelelim Deniz Fenerine. O fenerin neler yapıp ve nelere kadir olduğunu izlemek için ekranlara bakmak yeter tonlarca yardım malzemelerinin ve binlerce yabancı paranın paketlendiği TIR’larla taşındığı bir ortamın nasıl olurda bir Deniz Feneri adı altında saklanabildiğine doğrusu şaşırmamak elde değil. Almanya savcıları işi gücü bırakmış deniz fenerini izlemeye almışlar. Be mübarekler sizin hiç mi işiniz gücünüz yok. Alan da memnun veren de memnun. O halde neden savcıları ve mahkemeleri uyandırırsınız da bu işi bizim savcılara ve mahkemelere kadar uzatırsınız?
Hele sayın Aydın Doğan gibi bir Holding sahibinin binlerce işçi çalıştırdığı dev makineleri arasında adamcağıza soru yönelterek, devletimizin çok muhterem Başbakanı ile onu karşı karşıya getirmeniz fener ışıklarının altındaki hareketin büyüklüğünü ifade etmeye yeter de artar bile.
Televizyonu açıyorsunuz aynı makam, gazetelerde 15 yazarın onunun kelimelerinde ayni düzeyde vurgular ve deniz feneri de deniz feneri diyen, itham dolu köşe yazıları.
Okudukça kendi kendime bu fenerde amme fenermiş diyor, doğrusu deniz üzerinde soluk ışıklarını izlediğim bu fenerler, bu fenerin ayrı bir manzumesi olsa gerek diye düşünüyorum.
Baykal konuşuyor; “Deniz Feneri” diyor, MHP lideri Bahçeli konuşuyor “Deniz Feneri” diyor ve sonra Başbakan Dengir Mehmet’i görevlendiriyor. O da “Deniz Feneri” derken birdenbire karşımıza sayın eski Meclis Başkanımız Bülent Arınç çıkıyor belalar ve dualarla Deniz Fenerine nokta koyuyor.
Benim de anlamadığım, bir suçlu mu arıyoruz yoksa suçluların telaşı içinde miyiz? Bakalım göreceğiz, çünkü sayın Başbakanımız açıkladı veya açıklamak üzeredir. Orada ak mı kara mı meydana çıkacak. Benim bu satırlarım yayınlandığında sayın Başbakan verdiği mühleti tamamlayarak Fenerin ne olduğunu mutlaka sizlere yansıtmış olacağı için, benim bu fener dizisi yazımı pekte kale almaya bilirsiniz.
Ben doğrusu sizlere o güzel Deniz Fenerini yansıtacak ve boyalı bir güzel tablo çizecektim. Ama bir de baktım bana ayrılan yazı sahası dolmuş ve benim işlemek istediğim deniz feneri tarzı yine politikaya yansımış.
Elbette güzel günler mutlaka yakında doğacak ve bu ülke hak ettiği manzaraya kavuşacaktır. Bunlar geçiş dönemidir, elbette kolay olmuyor, bazı sıkıntıları beraberinde getiriyor. Ne var ki ümitsizliğe düşmeden fenerleri söndürmeden yakmak ve izlemek gerekir. Demokrasi budur bu olan demokrasiyi de incitmeden kullanmak gerekir.

***

Sayın Atınç Yine Kilis Yolunda
 
Nejat Taşkın
 
Mahmutpaşa yokuşundaki mütevazı çalışma odasında kendisini ziyaret ettiğimde yine Kilis üzerine doğru yapacağı yolculuk ve yardımların yoğun çalışması içinde buldum. Onun için doğduğu yöre insanına yardım etmek ve doğduğu yöre insanın elinden tutmak, artık bir görev olmuştur. Bu görevi sonuna kadar nasıl yaparım ve kazandıklarımın bir kısmını doğduğum bu yörede nasıl kullanırım hesapları içinde işte hep duygularını o yöne çevirmiştir. Bu ziyaretlerimde kendisiyle sohbetimizin ana başlıkları hep bu yönde olmuştur. Mütevazı kişiliği içinde “Bunları yazmasan olur Taşkın” dediği zamanlar,ben yazmanın bir görev olduğunu ifade ederek, Sayın Haydar Atınç’ın bu tüt Kilis ili ziyaretlerini hep fırsat buldukça gündeme taşıyarak, insanımızın Kilis’e bakış acısını fotoğraf karesine yerleştirme imkanı bulmuşumdur.
2008 yılında 40.300 kğ. bulgur ve simit, 15 ton pirinç, 15 ton şeker dağıtmış ve ayrıca da şimdi bayram vesilesiyle okullara dağıtmak üzere 62 bin parça giysi ile yola çıkma hazırlığı içindedir.
Pirinçleri İpsala’dan, şekeri de Muş ilinden getirterek dağıtım mekanizmasını çalıştıran bu sevgili hemşerimizin bu güzel hizmetlerini ve yardım severliğini yansıtmak bizim başlıca görevlerimizdendir. Çünkü vatandaşımızın hizmetinde olmak ve ona el uzatmak kadar değerli ve sevgi dolu güzel ve anlamlı bir duygunun heyecanını yaşamak istiyorsanız işte sayın Haydar Atınç hemşerimizin içinde bulunduğu bu güzel kavramı sizlerinde imkan oranı içinde kullanması be yerine getirmesi gerekir.
Kilis’te sağlık ocakları, çeşmeler ve eğitim müesseselerine zaman dilimleri içinde yardım götüren ve her fırsatta yerine getirmek için bizzat yola çıkan bu saygın hemşerim işte Mahmut Paşa yokuşundaki o çalışma odasında yine bir Kilis yolculuğu için kalemi eline alıp da neler ve nasıl götürürüm programını yüklerken bulduğumda, doğrusu mutlu oldum ve iftihar ettim. Çünkü saygın hemşerilerimin bu yardım severliğiyle doğrusu Kilisli hemşerimin bir nebze yaraları sarılmış olacağından duygulanmamak elbette elde değildir.
Sayın Atınç politikayı konuşmak istediğimde hep ülkenin geleceğinin parlak olmasını vurgulamış ve Atatürk dolu bir düşünceye sahip olduğu içinde, hep onun çizgisinde bulunmamız gereğini ifade etmiştir.Cumhuriyet ve Bayrak sevgisiyle dolu olmanın ve bilhassa gençliğimizin bu konuda yetiştirilmesi gereğini sözlerine ekleyen sayın Atınç çalışma odasında ki ufacık pencereden Mahmut Paşa yokuşuna bakarak,”işler kesat” diyivermiş esnafın bir bayram yaklaştığı şu günlerde cıvıl cıvıl olması gerekirken bu durgunluğun mutlaka çözülmesi gereğini vurgulamıştır.
Ona katılmamak elbette mümkün değildir. Hakikaten o yokuştan yıllarca inip çıktığım için bu günlerde ki kadar esnafın durgun ve yorgun olduğunu hiç böyle izlememiştim. Çünkü ülkemizin tekstil dendiğinde kalbi bu yokuşta artar ve tüm Anadolu buraya akarak alış veriş hep hızlı detaylara yüklenir. Halbuki 2008 yılının sonlarına geldiğimiz bu günlerde mağaza önlerinde düşünen esnafla karşılaşmak ve alış verişin durgunluğunu izlemek elbette pek hayra yorumlanamaz. Onun için daima bu noktaları hareketli tutmak ve vatandaşın alış veriş imkanını araştırarak refah seviyesini yakalamak  gerekir ki, buda politikacıların görevi ve programlarının hareketli olmasına bağlıdır.
Sayın Atınç’ın bürosunu terk ederken hep bunları düşündüm ve kendi kendime iyi ki, Atınç gibiler varda vatandaşımız biraz olsun yoksulluk penceresinde geriye doğru bakmaya çalışıyor, diye bildim.
Yolunuz açık, Kilis’te geçireceğiniz günler güzel olsun derim.

***

Babamı Bir Trafik Kazasında Kaybetmiştik
Nejat Taşkın
30 Ağustos 1974 yılının Zafer Bayramında babam Osman Nuri’yi toprağa verdiğimizde, o gün bu günkü kadar trafik kazaları yoğun değildi. Ama yine de trafik kazaları vardı ve hiç bir önlem alınmıyordu. Bu günlerde gazete sayfalarına baktığımızda veya ekranları izlediğimizde en çok yine vukuatlar listesinde trafik kazaları var. Canlar gidiyor, milli servetler heder oluyor ve biz yalnız bakıyoruz.
İşte bir sabah namazı kılmak için camiye giderken, bir ehliyetsiz motor sıklet sürücüsünün çarparak kaldırımda bırakıp kaçtığı rahmetli babamı yoldan geçenler bir hastaneye kaldırıyorlar ve biz babamı üç gün sonra hastane hastane dolaştıktan sonra bulup PTT hastanesine getiriyoruz. Tabi ki yoğun bakıma. Çünkü üç günde heder olan 80 küsur yaşında ki Osman Nuri artık takati tükenmiş ve bu iş bitmiştir, demiştir.
Babama çarpan zavallı nihayet ortaya çıkıp bir gün babamın kulağına hastanede eğilip şu ifadeleri aynen kullanır: Amca, sekiz çocuğum var, ne olur beni yakma. Suç bende, de...
Evet, babam her soruşturma şamasında suç bende, ben motorun önüne atıldım, der ve bizim dava etmemize engel olur. Çünkü ortada sekiz çocuk vardır. Bir gün araştırmaya koyulduğumuzda motor sürücüsünün ehliyetsiz olduğunu öğrendik ve sekiz çocuk masalının da hayal olup, bekâr bir insan olarak kaldırımda yürüyen yayaya çarpan bir katil olarak onu içimize gömdük ve baba vasiyetini yetine getirip bu konuda hiç bir suçlama yapmadan olayı kapattık. İyi mi yaptık, kötü mü onun kararını da sizler verin. Herhalde hiç iyi yapmadık.
Şimdi etrafa bakıyorum, etrafta bir sürü maganda var. Ben trafiğe çıkmaya korkuyorum. Çünkü şoför ehliyeti veren müesseseler iyi denetlenmiyor ve gereği yapılmıyor. Üç ay kurs ve bastır parayı al ehliyeti. En aşağı etrafımda beş kişi tanıyorum bu kurslardan geçen ,emin olunuz arabayı değil yürütmek ,marşın nerde olduğunu kontak nedir, debriyaj nedir ve bir arabayı nasıl işletir, nasıl kaldırır ve nasıl durdurur, hepsinden bihaber. Tabi ki bu bihaberler birkaç hafta sonunda cebinde ki ehliyete güvenerek baba parasıyla alınan arabalara binip bas kaza ve ondan sonra sallan köprülerden aşağı dört ölü, beş yaralı al sana ehliyetli insanların katliamı.
Ben 1961 yılından ehliyet almak için ordu mensubu olarak tam bir yıl uğraştım. Her gün araba kullandığım halde, o yıllarda Çankırı Piyade okulundaydım, Ankara’dan gelen trafik imtihan heyeti biz 25 kişiyi üç gün imtihan ederek ancak on kişiye ehliyet verdiler.
Bir büyük S harfine giriş ve çıkış vardı ki, ona her ehliyetlinin girmesi imkânsızdı. Ama şimdi çık E-5 yoluna git bir km. al yavrum ehliyetini...
Bütün bunlara rağmen hâlâ 50 yıla yaklaşan ehliyetli araba kullanmama istinaden yined e kendime fazla güvenemem. Azami 100 km. hızla giderken geçen yanımdan geçen magandanın biri bana bağırmaya başladı. Amca bas gaza, sürmesini bilmiyorsan gelelim biz sana yardım edelim, diyerek elini kolunu salladı ve cep telefonuna sarılıp yol şakalarıyla gözden uzaklaştı.
Bütün bunlara son verilmelidir. Öğle hemen, tır ve otobüs kullanmaya, kamyon şoförlüğü yapmaya imkân verilmemelidir. En aşağı lise mezunu şoför olmalıdır. Özel ehliyet kursları yine devlet kontrol etmeli, onlardan sonra ancak ehliyete hak kazanılmalıdır. Bunun için de Ordu Ulaştırma Tabur ve Bölüklerindeki tecrübeli ekiplerden istifade edilirse araba kullanmanın zevki o zaman çok daha güzel olur. Bir kulakları çınlasın Albay Mehmet Ayhan bölüğünden er şoför yetişsin de görünüz, bakınız. Aynen uçak pilotu gibi deneyimli şoförler çok nadir ufak tefek kazalarla yola çıkarlar. Ama ciddi ve disiplinli eğitim şart. Şoför eğitimsiz işte böyle büyük vakalar ve kazalar olur, otomobil sanayisi yükseldikçe ölüm artışları çoğalır ve ehliyetsiz kimselerin taşıdığı bu kazlar çok can yakar, yuva yıkar. Tedbir demokrasinin içindedir, fazla esneklik şoförlükte hayat söndürür. Bir söz vardır: ACELE GİDEN ECELE GİDER. Onun için bas gaza derken, dikkatli olmalıyız.

***

Sayın Rektörüm İ. Güvenç
İlimize Hoş Geldiniz...
 
Nejat TAŞKIN
Sayın Cumhurbaşkanımızın listeleri ilan ettiği saatlerde tesadüfen bilgisayarın başında bulunduğum için isminizi duyar duymaz bir sevinç heyecanı içinde buldum kendimi. Çünkü şayet Kilis 7 Aralık Üniversitesi artık rektörüne kavuşuyor ve yıllardır düşündüğümüz rüyamız hakikat oluyordu.
Sayın Prof. Dr. İsmail Güvenç; İlimize ve 7 Aralık Üniversitemize hoş geldiniz.
İşte bugün makamınızı şereflendirdiğiniz o müessesenin temeli bundan altı-yedi yıl önce İstanbul’da bulunan Kilisli işadamlarının ve Almanya’da ikâmet eden Kazancıoğlu ailesinin büyük girişimleri ve yardımlarıyla atılarak bu günlere gelmiştir. Bugüne gelişlerinde emeği geçen birçok insanlarımız var. Sayın Valimiz Güner Özmen’le sayın Valimiz Aslan Kütükçü ve halen İlimizin sayın Valisi Nevzat Turhan; ayrıca Belediye Başkanlarımızdan merhum Ekrem Çetin ve Kilis Belediye Başkanı sayın Abdi Bulut, Gaziantep’in değerli Rektörlerinden sayın Prof. Dr. Hüseyin Filiz ve sayın Prof. Dr. Erhan Ekinci isimlerini unutmak asla mümkün değildir. Hele o üniversite birimleri arasında yedi yıldır koşturan Prof. Dr. Şükrü Karataş rektör yardımcısı olarak kendisini o üniversiteye adamış ve bugün gelinen düzeyde büyük emekleri olan bir değerli eğitimcimiz olarak unutulmazlar arasında yer almıştır.
Evet, siz tekrar ve yeniden hoş geldiniz o güzel ve anlamlı üniversitemize. Zira Kilis halkı eğitime gönül vermiş bir halktır. Bizler Kilis’ten 1200 km. uzaklıkta İstanbul’da yaşadığımız halde her zaman Kilis duygularıyla bezenmiş olarak bu günlere taşınmanın heyecanını yaşamış kimseleriz.
Hele İstanbul’da elli Kilisli öğrenciyi barındıran karşılıksız bir yüksekokul yurdu var ki, bu yurt bile ülke genelinde tektir. Ayrıca Kilis’ten üniversiteyi kazanarak İstanbul’a gelen 150 kız-erkek öğrenciye de yine karşılıksız burs veren bir büyük vakıf hizmeti vardır.
Kilis ilinde 22 lise seviyesinde okulu İstanbul’da ikamet eden hemşehrimiz yaptırmıştır. Ayrıca yurt binaları, sağlık ocakları ve camiler yine bu saygın hemşehrilerimizin eserleridir.
Sayın Rektörüm, bunları yazarak sizi çok kıymetli işleriniz arasında meşgul etmek istemem. Tek amacım, Kilis İlinin eğitim düzeyinin ne kadar yüksek olduğunu vurgulamaktır. Mutlaka geldiğiniz Erciyes Üniversitesi gibi saygın bir üniversiteden birçok deneyimlerinizi Kilis Üniversitesi’ne yansıtacak ve bu üniversiteyi hudut bölgesinde yükselen bir abide olarak yaşatmaya ve büyütmeye çalışacaksınız.
Günler ve aylar sonunda geldiğiniz o hudut taşları arasındaki güzel şehrin insanlarıyla kaynaştığınızda öğrenci ve eğitimci ilişkisinin sıcaklığını duyacak ve böyle bir şehre hizmet edeceğiniz için mutlaka kendinizi mutlu sayacaksınız.
Tekrar hoş geldiniz derken, Kilis halkı kendisine hizmet verenleri asla ve asla unutmaz. Görevden ayrıldıktan sonra bile onu hatırlar ve hep duygularında yaşatır. Onun için sayın rektörüm ben Kilis-Vakfı Genel Sekreteri olarak size bir bukete sunuyor, bu yazımın içindeki her kelimeyi sunduğum buketimin karanfilleri olarak kabul etmenizi saygıyla arz ediyorum.

***
Kumkapı’da Neyzen’in Yerinde Bir Akşam
 
Nejat TAŞKIN
 
İstanbul’u dünyaya tanıtmakta nedense çok geç kalıyoruz. Geçtiğimiz günlerde sayın hemşehrimiz avukat Doğan Özdiler’in çağrısıyla Kumkapı’ya doğru yol alırken yıllar evvel ziyaret ettiğim bu mekânlardaki gelişmeyi izledim.
Neyzen Restoran sahiplerinin yakın ilgisiyle yerleştiğimiz masada, gözlerimi kapayarak Kumkapı denen bu tılsımlı yöreyi tek başına bile olsa dünyaya açmış olsak, emin olunuz turizmin en büyük gelirini sağlarız. Çünkü bir renk cümbüşü halinde göz zevkinizin ve müzik dünyanızın ritmine kendinizi kaptırarak önümüze getirilen balık tabağının nefis kokularını içinize sindirmeye çalışırken, ne yazık ki karşılaştığınız güzel manzaraları bütün dünya izlesin ve Kumkapı dünyanın turizm merkezi olsun. Çünkü ne bir Paris’ten, ne de İtalyanların ve İngilizlerini o şatafatlı meydanlarından kalır hiçbir tarafı olmayan bu yerin büyük bir reklama ihtiyacı var.
İlerleyen saatler içinde doluşan akın akın turist kafilelerinin güler yüzlerinden yayılan ışık dalgaları onların memnuniyetinin ifadesi halinde insanlar kendini bir büyülü mekanda buluyorlardı.
Biz Nezih Restoranda etrafın bu tatlı melodileri altında sayın Özdiler’in Avrupa’dan henüz döndüğü için izlenimlerini alıyor ve bu izlenimlerle birlikte bulunduğumuz yerin mukayesesini yapıyorduk. Elbette batı büyük bir gelişmenin heyecanı içinde. Bizler ise bu heyecanı unutmuş ve kendi varlıklarımızla iktifa etmenin coğrafyası içindeyiz. Halbuki dünya büyüyor ve büyüyen dünya içinde nüfus artıyor, artan nüfusun aşa ve işe daha büyük ihtiyacı var. Bu ihtiyacı karşılamanız için mutlaka dünyaya açılmanız gerekir. Pencerenizi sonuna kadar açacak ve dünyaya “ben de varım” mesajı vereceksiniz.
Sayın Özdiler, Fransa v Paris derken, biz neden tarihi vasıflarımıza sahip çıkmıyoruz diye üzüntülerini dile getiriyor ve Paris’te ziyaret ettiği bir müzedeki ihtişamı anlatmak için kelime bulamıyor.
Evet, Nezih Restoranın çeşitli yemek menüsünde etrafa bir göz attığımızda, topluluğun gittikçe coştuğunu görüyor ve davullu-zurnalı, kemanlı ve udlu çalgıların eşliğinde hanım ve beylerin danslarını ve şarkılarını izliyoruz. Hafta ortası olmasına rağmen, bir yaz akşamının sıcaklığı altında masaların boşalmasını bekleyen kalabalıkları, gecenin saat 23.00’ünde insanların hâlâ Kumkapı dediklerine göre bu insanların yaşam tarzlarına saygılı olmak gerektiğini vurgulamak istiyorum.
Dikkat edilecek en önemli faktör, bu turist kafilelerini aldatmadan, hizmette kusur etmeden ağırlamak gerekir. Yoksa bu geceyi kurtaralım gerisi arkadan gelsin felsefesiyle Kumkapı güzelliğini de Laleli, Aksaray ve Eminönü gibi kaybeder ve kara kara düşünürüz. Onun için makul fiyat, güler yüzlü karşılama ve onlara ikna edici hesaplar sunmak en önemli felsefemiz olmalıdır.
Gecenin ilerleyen saati içinde yomlumuz uzak olduğu için Neyzen’den ayrılmak mecburiyetindeydik. Ben, oğlum Erdoğan ve sayın Özdiler’le birlikte yol almaya başladığımızda geride boş masa bekleyenleri seyrettik ve bu Kumkapı akşamlarının güneşin doğmasına kadar devam ettiği izlenimini aldık.
Geride bir hoş seda vardı ve bir güzel ses, “Bir bahar akşamı rastladım size” ile haykırıyordu. Mevsim bahar filan değildi, fakat bir yaz akşamından mehtabı seyretme imkânımız vardı.
Bilemem bir daha ne zaman ve ne vakit hangi dostlarla buraya gelmek imkânını buluruz o da başka mesele. Ama diyeceğim odur ki, burayı eğer görmediniz ise ve hele İstanbul’da yaşıyorsanız mutlaka bir akşamınızı Kumkapı’da ayırınız. Ama asgari ücret zammını bekleyenlerdenseniz, ancak ve ancak hayal kurmakla yetinebilirsiniz...
 
 ***

“Gün doğmadan neler doğar”
 
Nejat TAŞKIN
 
Bir ufacık dergi geçti elime, her sabah işe doğru yönelirken bedava dağıtılan ve GASTE adı verilen günlük bir yayın organı. Daha ziyade üniversite çağındaki öğrenciler dağıtır bu dergiyi. Ben elime alır almaz bineceğim otobüs gelinceye kadar okuduğum kadarını okur ve kendim için kar sayarım. İşte bugün yine bu dergiyi elime alıp sayfalarını karıştırdığımda dikkatimi yukarıdaki başlık altında ki bir yazı çekti ve bu yazıyı sizlerle paylaşmak istedim:
Yorgun gözlerimi tavana dikmiş, gecenin sessizliği içinde hissetmeye çalışıyordum. Aslında zor bir gün geçirmemiştim.
İçinde bulunduğum hayat beni gerçekten çok yormaya başladı artık. Yalnızlık içime işledi bir an. Sahi, insanlar neden yalnızlıktan korkar? Yalnızlık onlar için bir karasaban mı? Bense yalnızlığımla avunuyorum. Hayat beni gene o kötü tokadıyla yere serdi. Benim ise ona karşılık verecek takatim kalmadı. Çünkü hayat enerjim artık yok oldu; yaşama sevincim kalmadı. Geçim sıkıntılarımız beni gerçekten kahrediyordu. Bazen hep düşünüyordum; insanlar mı, yoksa ben mi hatalıyım diye… Ama sonuç gene aynıydı. Cezayı hep ben çekiyordum. Suç işleyen biri gibiydim.
Kendimi o kadar yalnız hissediyorum ki, tutunacağım bir dalım bile yok. O dallar tek tek kuruyup gitti sanki. Tek isteğim insanların mutlu ve refah yaşamaları. Ama olmuyor işte. Doğanın kanunu bu! Bir taraf hayatı dolu dolu yaşarken, bir taraf da hayatın zorluklarıyla akraba oluyor.
Etrafımda insanlar olsa da artık, benim için bir sevgi gösterdiklerini zannetmiyorum. Herkes böyle hisseder aslında. Arkanıza bakarsınız ve hiçbir şeyin olmadığını görürsünüz. Şimdi herkes bana sevgisiz bakıyor. Peki bunlar reva mı? Cevabını bilmiyorum. Tek bildiğim zorlu bir sınavdan geçtiğim. Şu zor günlerimizde birbirimize yardımcı olmak hiç içimizden geçmiyor. Herkes kendi geçim derdinde.
Belki bizi aydınlık günler bekliyordur. Umut etmek insanın yüreğinin bir köşesinde yer edinmiş sanki. İnsanlar bazen bir şey için çok umutlanırlar, istediği şeyin olması için her gün Allaha yalvarırlar. Bazıları istediklerine kavuşurken, bazıları da istediklerine kavuşmuyor. Şans mı yoksa inanç yetersizliği mi? Hangisi sizce? Sakın umutsuzluğa düşmeyin. Unutmayın, gün doğmadan neler doğar...
Doğrusu yazar Mert Yıldırım sonuna kadar ümitsizliklerle dolu yazısını güzel bir cümle ile bağlamışta bizi derin ümitsizlikten yara almaktan kurtarmış. Halbuki bütün bu duygular içinde sevgiyi esas almış olsaydı, sevgiyle bütün zorlukların yenileceğini görecek ve o zaman haklı olarak gün doğmadan neler doğar deyiminin aslına rüku edecekti. Ama yine nedamet duyarak son sözleriyle inanışın güzel doruğunda gösteri yaparak kendisini yenilemiştir.
Bu yazı bir kıssadan hissedir.

***

ULUS MEYDANINDAKİ HEYKEL (5)
 
Nejat Taşkın
 
Hasan Çavuş’un hikâyesine devam:
Hasan Çavuş her Atatürk kelimesini ifade ettiğinde biraz duruyor ve dalıyordu.
Kendisine yeni bir soru yönelttim.
- Komutanın seni kurşuna dizeceğiz, dediğinde korkmadın mı?
- Elbette korktum. Ölmekten değil de, hakikati öğrendiklerinde onların nasıl korkular ve pişmanlıklar yaşayacaklarını düşündüğüm için koktum ve irkildim.
Hasan Çavuş’u bu duygular içinde biraz da bulunduğum 5. Kademe adı altında ki fabrikayı gezdirmeyi düşündüm. Çünkü savaş sonrası geldiğimiz noktayı ve hazırlıkları görmek istiyordu. Yeni bir soru yönelttim:
- Bir savaş çıksa, bu yaşlarda yeniden cepheye sen mi gidersin, yoksa ben görevimi yaptım buyurun siz gençler mi gitsin, dersin.
Sorum karşısında kaşlarını çattı, kızmıştı. Hemen cevapladı:
- Olur mu dedi, siz gençleri düşman hattına gönderir miyiz? Biz tecrübeli delikanlılar varken, size şimdilik görev vermeyiz diye de ekledi.
Çünkü Kore savaşlarının başladığı ilk yılın üç ayında gönüllü olarak Kore’ye gitmiş ve Hasan Çavuş üç ay Kore’de kaldıktan sonra geri dönmüştü.
- En çok neyi seviyorsun Hasan Çavuş, dedim?
- Vatanımı, Atatürk’ü, Cumhuriyeti, Bayrağımı ve şu sırtımdan hiç çıkarmadığım asker elbiselerimi.
Ona Kara Fatma Hatun’u sordum. Savaş gönüllüsü bir kadımızdı. Heykeli Ulus’taydı.
Hemen elini cebine götürdü ve Kara Fatma Hatunun bir gençlik resmini bana uzatarak, o benim asker arkadaşımdı, dedi.
İki saatlik bir dolaşmayla bu askeri tesisi hayranlıkla izleyen Hasan Çavuş bütün personelin artık en samimi arkadaşı olmuştu. Dolaştığımız sahada çırak okulunun bir öğrencisine rastladım ve sordum:
- Sen dedim Hasan Çavuş’u tanır mısın?
- Nasıl tanımam, dedi. Her gün fabrikaya gelirken Ulus Meydanındaki heykelini selamlayarak geliyorum. İşte o şimdi yanımda dedim ,sarıldı elini öptü. Hasan Çavuş, sağ olun gençler diyerek yürümeye başladı.
İşte o günden bu yana hep Hasan Çavuş benim artık rüyalarımın değil hakiki düşüncelerimin bir kahramanı olarak hep hafızamda kaldı. Onu izlediğim her gün ışığında onunla birlikte Çanakkale savaşlarını doya doya içime sindirmeye başladım. O ne büyük bir duygu ve düşüncenin sembolüdür ki, bu yaşına rağmen hala o günlerin heyecanını yaşayarak bize büyük bir tarih sunuyor. Kan ve gözyaşıyla dolu savaşların bu mübarek kahramanları işte böyle hep aramızda yaşasınlar istiyoruz.
Bir ara onunla yürürken, dinlenmeye geçtiğimiz bir odada hafif kestirmeye başlamışken onun şu sözleriyle gözlerimi yeniden açtım: UYU EVLADIM; UYU BEN SİZLERİ BEKLERİM...
Çanakkale’de ve Dumlupınar’da Türk ulusunun hürriyeti ve Cumhuriyeti için savaşan kahraman gazilerimizi bir kere daha rahmetle ve saygıyla anıyor, kanlarını seve seve bu topraklar için akıtan aziz şehitlerimiz önünde saygıyla eğiliyorum.
EY ŞEHİT OĞLU ŞEHİT İSTEME BENDEN MAKBER
SANA AĞUŞUNU AÇMIŞ DURUYOR PEYGAMBER…
NOT: İşte 54 yıl önce bir gazete sayfasından derlediğim canlı Hasan Çavuş hikâyesi budur. Sizler de Ankara Ulus Meydanından geçerken bu heykele bakınız ve şimdi ne olduğunu Hasan Çavuş’u bir nebze olsun düşününüz. Tanrı’nın rahmeti bol olsun. Zira yaşadığımız bu güzel günler kolay kazanılmamış ve nice Hasan Çavuşların kahramanlıkları ve şehitlik mertebeleriyle bu ülke bu günlere taşınmıştır. Ülkemizin kıymetini bilelim ve ezdirmeyelim!... (SON)




ULUS MEYDANINDAKİ HEYKEL  (4)      
 
Nejat TAŞKIN
           
Gazi Hasan Çavuş’un yıllar evvel bana anlattığı canlı hatıralarına yeniden devam ediyoruz. Tıpkı o günkü anlatımıyla arşivimde mevcut gazete GENÇ KİLİS’ten alınmıştır.
Birinci ikinci grup hep birlikte ateş!...
Bu verdiğim üçüncü ateş emri denizin üzerine tam bin beş yüz kişiyi indirmişti. Kafa, kol ve insan vücutları bu büyük patlamanın neticesinde gök yüzüne savruluyor, Çanakkale Boğazının kıyıları kızıl bir renge dönüşüyordu. Arkadaşlarım ve ben bulunduğumuz yerden bu korkunç manzarayı seyrediyor, yaklaşan akşamın habercisi olan gurupta ki batan güneş o bile kızıl bir renk içine bürünüyordu.
Bu zaferi yalnız ve yalnız Hasan onbaşı ve arkadaşları biliyordu. Çünkü Atatürk’e yanlış haber iletilmiş ve düşman tarafından Yavuz’un batırıldığı kulaktan kulağa yayılmaya başlanmıştı. Bu sırada Yavuz gemisi Çanakkale boğazında bulunduğundan, Yarım Dünya adlı İngiliz gemisine acılan ateş, Yavuz gemisine atılmış top mermilerinin bizim tarafımızdan gönderildiği zannına kapılan komutanlar koşarak bizim mevzie gelmiş ve bizleri sorgu sualle divanı harbe göndermek için harekete geçmişlerdir.
Bizleri sorguya çekmek için gelen yüzbaşının kararı kesindi. Yavuz zırhlısını batırdınız diyordu ve beni arkadaşlarımla hemen bulunduğum siperde kurşuna dizme emrini almıştı. Gece karanlığında yavaş yavaş batan gemi elimizde ki el fenerleriyle iyice belli olmadığı için biz ısrarla bir büyük düşman gemisini batırdığımızı söylediğimiz halde onları inandıramadı. Çünkü Yüzbaşı kararlıydı ve batan gemi Yavuz’du.
Yüzbaşı önce bana son arzumu sordu. Kendisine son arzumun gün ışığını beklememizi söyledim. Çünkü o zaman her şey aydınlanacak ve Yavuz zırhlısıyla da irtibat kurularak bizim hedefteki isabetimiz aydınlanacaktı. Tekrar ettim, o tabyada bulunan Atatürk’üm de gelsin, sabah olsun ve öğle ölüm kararınızı veriniz, dedim.
Geceyi uykusuz geçirerek sabahın ilk ışıklarına ulaştığımızda gün ağarıyor ve Çanakkale boğazı ağaran ışıklar altında suların dalgalarıyla, ışıl ışıl parlıyordu. Yanımda hafifçe gecenin yorgunluğunu gözlerini kırparak gidemeye çalışan Komutanım yüzbaşıma döndüm:
- Kalk da bak henüz daha tam batmamış olan, Yarım Dünya gemisini izle ve kararın ondan sonra ver, dedim.
Komutanım birden bire doğrularak boynunda ki dürbüne sarıldı ve suların üstünde oynayan İngiliz Harp gemisinin sular altında kıvranan bayrağını gördü. Bu zafere inanmak istemiyordu. Hemen bir elini boynuma doladı ve göz yaşları pınar gibi akmaya başladı ve beni sürekli kucaklıyor ve öpüyordu. İlave etti: BU ZAFER BÜYÜK BİR ZAFER; ADINIZ TARİHE YAZILACAK...
Aradan birkaç saat sonra karşıdan dolu dizgin atlar arasında ortalığı toz dumana katarak Atatürk ve birkaç arkadaşının bizim mevzilere doğru yaklaştığını gördüm. Çünkü ona Yavuz zırhlısının batırılış haberi ulaştırılmış ve o gecenin karanlığında yol alarak tozu dumana katıp bize doğru gelmeye başlamıştı.
Atatürk bana doğru yaklaştıkça içimde bir duygu bir heyecan belirtisi duydum. Daha at üstünde iken Yavuz değil,Yarım Dünya gemisinin batırılışını öğrenmiş ve batıranında ben ve birkaç arkadaşım olduğu duyumunu aldığında karşımdaki attan süratle inerek boynuma sarılmıştı.
İşte benim yiğidim ve Hasan Çavuş’um diyen Atatürk’ü dün gibi hatırlıyor ve boynuma sarılan o sımsıcak ellerini avuçladığım anı her an düşünüyorum.
Atatürk’ü o gün tanıdım ve unutmadım. Ve işte o günün hatırası olarak Ankara Ulus Meydanındaki heykelin yanında benim de sol tarafta süngülü heykelim var. Çünkü o günden sonra da beni yalnız bırakmadı ve ancak ölüm bizi ayırdı.
Nur içinde yat Ulu Önder Atam! Hasan Çavuş seni nasıl unutur ki!...

***

Ulus Meydanındaki Heykel
 
Nejat TAŞKIN
 
Gazi Anlatmaya devam ediyor:
“Atatürk’ü Çanakkale Harbi sırasında tanıdım.
Mevsim sonbahar, güneş solgun ve renksizdi. Çanakkale kıyılarından, Arıburnu tarafındaydık. Ben o sırada mevzie çekilmiş birkaç topun komutasını idare ediyordum. Vatan kan ağlıyordu. Bu sıralarda düşman İstanbul’u işgal etmiş, yalnız İstanbul’un işgali değil bütün ülkenin düşmanlar tarafından işgal ve yağma edildiği haberlerini alıyorduk. Aldığımız her işgal haberi karşısında biraz daha kendimizi güçlü hissediyor ve dayanma gücümüzü ve azmimizi hep kuvvetlendirmeye çalışıyorduk.
Bütün bu duygular içinde mevzide kalan birkaç top ve birkaç neferle birlikte atışlardan fırsat buldukça denizi o toplara dayanarak seyrediyor ve ülkemizin kurtuluşunu bir an evvel yaşamak ve görmek istiyorduk. Kıyılara vuran her dalgada Çanakkale boğazının ninni söyleyen sularında ki izlenimleri görülüyor ve bir müjdeli haber bekliyor gibi,dalgalı denizden gelen seslerle avunmaya çalışıyordum.
Denizi seyrederken dalgaların arasından yabancı bayraklı bir gemin ilerlediğini gördüm.Ve kendi kendime ”eyvah” dedim ,yeni bir düşman gemisi daha İstanbul’u vurmak için yol alıyor.
Birden bulunduğum yerden sıçradım. Hiç bir yerden emir almaya fırsat bulamamıştım. Sadece bir onbaşı rütbem ve beş altı adet topum,birkaç tanede top başında bekleyen asker arkadaşım vardı,bulunduğum mevzide.Ölümü hiç ama hiç düşünmüyorduk. Tek düşüncemiz vardı,oda bu yabancı bayraklı geminin bu boğazdan böyle elini kolunu sallayarak geçmemesi lazımdı. Çünkü sanki bizimle dalga geçer gibi üstelik kıyılara doğru vapur düdüğünü öttürmekte bile tereddüt etmiyordu.
Zaman kaybı olmaması için, mevcut askerlere ilk emrimi verdim:
- Birinci grup, ikinci grup Top başına arkadaşlar, dedim...
Ben gurupları yerleştirirken bir taraftan da hedefi takip ediyor, bu tertemiz sularda dolaşan koca gemiyi;ya ölürüm ya batırmalıyım, diyordum. Aradan birkaç dakika daha geçti. Gemi top namlularımızın hemen önünden seyretmeye başladı. Ona biraz daha dikkatle bakmaya ve gemiyi elimde ki bozuk dürbünle izlemeye başladım. Gözlerim yanılmıyordu; bu İngilizlerin o zaman ‘Yarım Dünya’ adını verdikleri kocaman harp gemilerinden biriydi. Bu gemiyi batırmak bizim için ulusumuzun kurtuluşuna bir nebze de olsa katkıda bulunmak demek olacağından heyecanlarımızın doruğa çıktığı bir anda, ateş emrini verdim…
Artık sevincime karışan heyecanımı frenlemek mümkün değildi.
Top başındaki birinci grup!
ATEŞ….
İkinci grup top başındaki Mehmetler;
ATEŞ!
Gözlerim bu defa hiç yanılmıyordu. Koca bir gemi yavaş yavaş sulara gömülüyor ve bacadan içeriye giren top mermileri gemi içindekilere nefes alma imkanı bile vermiyordu. Zira biraz sonra duyulan bir patlama sesiyle birlikte koca gemi ikiye ayrılmış ve batma işlemi bütün personeliyle birlikte tamamlanmıştı. Kısa bir zaman dilimi içinde beş-on Mehmet’le gerçekleştirdiğim bu olay belki size şimdi bir hikaye gibi gelirse de siz yinede Çanakkale zaferinin destanlarının işte böyle yazıldığına daima güven duyunuz.
İşte o yılların gücünü gösteren böyle bir Hasan Çavuş, Kuruluş ve Kurtuluşumuzun simgesi olarak hep içimizde ve gönlümüzde yaşayacaktır.

***

Okul Zilleri Çalmaya Başladı
 
Nejat TAŞKIN
 
Yeni ders yılının başlama heyecanı içindeyiz. 2008-2009 ders yılı artık tatili biten çocuklarına zil sesleriyle kavuşuyor ve milyonlarca çocuğumuz okullarına bu günlerde yeniden dönmenin heyecanını yaşıyor. Yüz binlerce öğrenci bir hafta öncesinden ders başı yaparken, o minik yavruların bazıları göz yaşları içinde annelerinden ayrılıp öğretmenlerine kavuşmanın mutluluğunu yaşamak isterken ,bazıları da sıra kapakları üzerinde 5-6 yaş duygusunun hatıraları içine girebilmek için uğraş vermektedirler.
Okullar ve öğrencilikler çok güzeldir. Hele öğretmen güzelliğini hiçbir nesneyle değişmeniz mümkün değildir. Bakınız 65 yıl oldu ilk okuldan ayrılalı hala gözlerimin önünde o Atatürk sevgisiyle dolu öğretmenim Nimet Ertem ve Kemal Ertem’le birlikte Sait Engürlü’yü unutmam asla mümkün değildir. Bu merhum hocalarım gözlerimin önünde şimdi bir efsane gibi ölümsüzlüğü yaşamaktadırlar.
O her sabah merdivenlerini tırmandığım Şehit Sakıp İlkokulu’nun o duvarlarındaki duygular netleşse ve konuşsa, kim bilir 65 yıl öncenin hangi hatırlarını dile getireceklerdir.
Onun için, sevgili gençler çalan bu zillerin kıymetini biliniz. Mutlaka okuyunuz, öğreniniz ve arkadaşlarınızla iyi bir diyalog yaşamak için daima kendinizi zorlayınız. Öğretmeni, okulu ve kitapları, Vatanı, Cumhuriyeti, Atatürk’ü seven nesiller olarak hayata atıldığınızda bu ülkenin güzelliğini çok daha iyi anlarsınız. Mümkün olsa da ö yıllara dönmüş olsam ve o yılları yeniden yaşasam. İlkokul sıralarındaki o güzide arkadaşlarım şimdi gözlerimin önünde beyaz saçlı dökülmüş dişler ve çoklarının da bu dünyadan ilişiği kesilmiş, bir ebedi yolculukta.
İşte her sabah o merdivenleri tırmanır ve bahçede toplanan aşağı yukarı 500 öğrenciye hep bir ağızdan seslenirdim:
“TÜRKÜM, DOĞRUYUM, ÇALIŞKANIM, VARLIĞIM TÜRK VARLIĞINA ARMAĞAN OLSUN!...”
Evet, “Varlığım Türk varlığına armağan olsun” derken haykırarak bağırdığım ve 10 yaşlarının ses melodisi içinde bahçenin inim inim inlediği günleri düşünüyorum da o bayrak merasimindeki hançerlerimizi yırtarak bağırdığımız “KORKMA SÖNMEZ” marşındaki heyecanı şimdi yeniden yaşamak istiyorum.
Bu mümkün olmasa da ,sizlerin yaşamasını görmekte biz yaşlı dedelerin en güzel sigortasıdır. Onun için hiç tereddüt etmeden bağırın çağırın eğer bu ülkeyi seviyorsanız dama her zaman ve her yerde, “TÜRKÜM DOĞRUYUM, ÇALIŞKANIM” demekten kendinizi alıkoymayın.
Bakınız ziller çalıyor ve sizleri okullara çağırıyor. Ve sizler de koşarak üç-beş kuruşluk biriken harçlıklarla okulların yolunu tutuyorsunuz. Zengini var, fakiri var, denk getirip önlüğünü ayakkabısını alamayanı da var, geçen yıldan kalan önlüğünüz eğer sizi taşımıyor ve siz yenisini aldınız ise diğerini bir yoksula vermekte tereddüt etmeyin. Mutlaka yoksul öğrenciyi sevindirin. O sizin arkadaşınızsa şayet ona yoksulluğu hissettirmeden ayırdığınız harçlıklardan bir kısmını ona da veriniz. Göreceksiniz hayat dünden daha güzel olacaktır.
Okulu seviniz, öğretmeni seviniz ve bu sevgi yükü içinde derslerinize eğildiğinizde göreceksiniz bir ders yılı sonunda çalan ziller sizin için daha çok ve daha anlamlı mutluluk ifadesi olacaktır. Onun için yeni ders yılı tüm öğretmenlerimize ve öğrencilerimize kutlu olsun ve başarılı dönemlere imza atılsın. Ülkemiz çocukları çalan zillerle beraber sınıfları doldursun.

***

Yıllar Evvel Yazmıştım...
 
Nejat TAŞKIN
 
Mutlaka sizinde böylesine güzel hatıralarınız vardır. 38 yıl önce Erzincan’dan Diyarbakır’a tayini çıkan bir sevgili arkadaşım olan Ali Rıza Özsargın için, yazdığım yazı işte 38 yıl sonra bir faks kanalıyla yeniden elime ulaştığında, bilseniz ne kadar sevindim.
Geçtiğimiz günlerde ziyaret ettiğim Kuşadası’nda ki bu sevimli aileyi Ezo Gelin’i ve sevgi dolu ismi gibi güzel kızlarını, doya doya izleyerek geçmişi ve Erzincan’daki tatlı günleri konuştuk. Hele Komutan  rahmetli İ. Yalçın Öztunç’u nasıl unuturduk! 35 arkadaştık birbirimize kilitlenmiş gibiydik. Erzincan’da bir araya geldiğimizde yer yerinden oynar adeta bir toplu direniş hedefi meydana gelirdi. İşte o günlerin Ezo Gelin’i astsubay hakları için yürüyüşe geçmiş ve astsubay eşlerinin önünde bayrak taşıyarak, Erzincan Atatürk heykeline kadar yürümüş, tıpkı Nene Hatun gibi ve daha diğer Türk kadınlarının heyecanları gibi “ARKADAŞLAR SİZİ ATATÜRK’ÜN MANEVİ HUZURUNDA BİR DAKİKALIK SAYGI DURUŞUNA DAVET EDİYORUM” demiştir. İşte bu davetle tayin mevsiminde batı hayalleri kuran sevgili Ali Rıza Özsargın, Diyarbakır’ı boylamış ve ikinci şarka seve seve giderek bir altı sene daha orada bir güzel havaları teneffüs etmiştir. Pankartları hazırladığım gecenin heyecanını hâlâ yaşıyor gibiyim. Şimdi demokrasi güzelliği içinde hep neticeyi bekliyor ne derneklerimiz, ne emeklilerimiz bir kıpırdama yaparak haklarımız konusunda direnemiyor. Anlaşılmayan bir türlü manidar görüntüler içinde ben 38 yıl evvel yazdığım yazıya dönüyorum. Çünkü fazla politika yapmaktan da çekiniyorum...
BİR RIZA VARDI!...
Kuşadalı Rıza. Bir zaman İzmir’in kasabasıydı. Sonra Aydın’a bağlandı. Dün onu Diyarbakır’a yolcu ettik. Diyarbakır’ın çocuğu değildi. O, bir iş, bir düzen onu Diyarbakır’a almış götürmüştü.
Diyarbakır’da modernleşen ve batılaşan bir kalkınma vardı. Bu kalkınma o ile doğruluklar kazandırmıştı. İşte Rıza sanki bir  kurtuluşa doğru gidiyordu Rıza. Otobüsten sallanan elde, kader çizgileri okunuyordu.
İzmir’in İstanbul’un havasını teneffüs etmiş, bir otuz ay denizin üstünde hayal çardaklarını kurmuştu. Ve sonra bu hayaller aldı onu Diyarbakır’a götürdü.
Rıza’nın bir dünyası vardı. Sporun, kültürün, dünyasıydı bu. Mert düşünür, mert söylerdi. Çağımızda az rastlanan bir tipti. Öyle ya; hem mert düşüneceksin, hem de mert söyleyeceksin…
Dünya görüşü çok mutlu bir nizam isterdi. Tek bahtını Spor-Toto’ya bağlamış bir kaderi vardı. Her hafta bir kolun oynar, o kolonunda tutmasını dört gözle beklerdi. Ve işte şimdi bu Diyarbakır otobüsünde:
- Totoyu bu tayine bağlayarak haykırdı. İşte toto talihlisi şansıma Diyarbakır vurdu, dedi…
Kuşadası nire, Diyarbakır nire diye diyordu. Deniz hayal etmişti ve şimdi düz ve karanlık topraklara doğru gidiyordu. Yine de sevinçliydi. Çünkü askerlik onun Vatan ve Bayrak borcuydu. Her karış toprakta seve seve görev yapmaya hazırdı.
Ben ilk defa yolcu ettiğim bir arkadaş için ağlıyordum. Tuhaf bir his gelmişti içime. Ve o hisle Rıza için göz yaşı döktüm. Daha sonra elimi yüzüme kapadım, ‘bir Rıza vardı’ diye düşünmeye baladım. Çünkü o Rıza artık hayal olmuştu benim için…
Başarın senin olsun, diyebildim ve sallanan mendillere gözyaşımı silmeye başladım.
38 yıl evvel yazılan ve o günün Kent gazetesinde yayınlanan bu yazının sahipleri şimdi Kuşadası’nda çeşitli badireler atlatmış olmalarına rağmen yüreklerinde ki sevgi onları hayata daha çok bağlamış ve daha çok heyecanla hayatı kucaklamışlardır. Var olun, sağ olun sevgili dostlarım, benim. Mümkün olsa da o yılların romanını yazabilsek...

 ***

“Bu Ülkede Sizin Neyiniz Var?”
 
Nejat TAŞKIN
 
Vatan Gazetesi köşe yazarlarından sayın Yiğit Bulut yukarıdaki başlık altında bir köşe yazısını kaleme almış. Yazılı enteresan buldum. Bize soruyor ve diyor ki: BU ÜLKEDE SİZİN NEYİNİZ VAR?... O halde bu yazıyı birlikte okuyarak neyimiz olup neyimiz olmadığına karar verilim. Çünkü gittikçe ülkenin en önemli değerlerini kaybetmek üzereyiz ve bundan sonra sıra kime ve neye gelecek onu da bilmek hem mümkün ve hem de mümkün değil!
İşte o yazı:
Türk Telekom, Arapların...
Telsim İngiliz'in...
Kuşadası Limanı İsrailli'nin...
İzmir Limanı Hong Konglunun...
Araç muayene işi Alman'ın...
Başak Sigorta Fransız'ın...
İETT Garajı Dubailinin...
(Alıcı parayı ödemedi)
Avea Lübnanlının...
Petkim, Ermeni'nin...
Rakı, Amerikalının.
Finansbank Yunanlının...
Oyakbank Hollandalının...
Denizbank Belçikalının...
Türkiye Finans Suudilerin...
TEB Fransız'ın...
Cbank İsraillinin...
MNG Bank Lübnanlının...
Dışbank Hollandalının...
Şekerbank Kazak'ın...
Yapı Kredi'nin yarısı İtalyan'ın...
Turkcell'in yarısı Finlinin, Rus'un...
Beymen'in yarısı Amerikalının...
Enerjisa'nın yarısı Avusturyalının...
Garanti'nin ve Akbank'ın bir bölümü Amerikalının...
Eczacıbaşı İlaç, Çek'in...
İzocam, Fransız'ın...
TGRT (Fox) Amerikalının...
Demirdöküm Alman'ın...
Döktaş Fransız’ın...
Süper FM Kanadalının...
Alışveriş yaptığınız marketlerin neredeyse "tamamı" yabancıların...
Yıllık ödediğimiz 50 milyar doların "neredeyse" tamamı yabancının...
2003 başına kadar hepsi "yüzde 100'ü Türk sermayesine ait şirketlerdi"...
Bu ülke "Bizim" deyip, duruyorsunuz söyleyin bakalım, sizin neyiniz var bu topraklarda!
Not: Bu hazin, hazin olduğu kadar da iç karartıcı listeyi elime alıp, Anıtkabir’e doğru yürümeye başladım. Çünkü bu gidişatı Atatürk’e şikayet etmekten başka çare bulamadım. Ama ne yazık ki o da artık bir faniydi. Onun için geri döndüm ve kendi kendime söylendim. Biz Atatürk’e pek de layık olamadık ve onun izinden gidemedik. İşin doğrusu bence buydu!...

*** 

“Şafakta Savaşanlar”
 
Nejat TAŞKIN
 
Sayın Ahmet Barutçu bir kitap yazdı:
KİLİS’İN KURTULUŞU
ŞAFAKTA SAVAŞANLAR...
Yılların deneyimi ve araştırmaları içinde yazılan bir kitaptı bu. Büyük emekler verilmiş ve büyük emekler harcanarak meydana getirilmiş, bu kitap henüz elime geçtiği için onunla ilgili köşemde birkaç satırda olsa yazmayı uygun buldum.
Bu kitap adeta benim için Sayın Barutçu’nun 47 yılına basan Kent gazetesinin bir armağanı gibi oldu. Onun kitabının sayfalarını öğlesine içtenlikle karıştırdım ki, zevkine doyamadım. Zaten daha önceleri Kent gazetesinde yayınlanan tüm kısımlarını okumuş ve o konuda kitabın yazılmasından evvel bir yazı kaleme alarak köşemde konuyu kitaplaştırılması noktasına getirilmesini istemiştim. Yoksa ismini vermeyeceğim bir yazar arkadaşımın dediği gibi ilgisiz kalmış değiliz. Biz çok uzaklarda da olsak yüreği ve duyguları Kilis için çarpan ve bu konuda şüphesi asla olmayan ve asla şüpheye yer vermeyen kimseleriz. Bu konuda hala şüpheleri olanlar varsa, 60 yıldır yazdığımız yazılara bakarlar ve ondan sonra bizleri eleştirirler.
Ne ise,yine  bazı düşüncelere yer vermeden bu güzel kitaba dönelim ve tarihsel bir anlayışı olan bu kitaba dönelim.
Şafakta Savaşanları mutlaka her Kilislinin kütüphanesinde bulunması gereken bir kitaptır. Çünkü Kilis nedir, neyin nesidir nasıl kazanılmıştır, bu konuda karar vermek için işte bu kitabın sayfalarına dönmek gerekir. Hele yeni yetişen nesle mutlaka bu kitap hediye edilmeli ve okuması sağlanmalıdır. Kilis lise seviyesindeki okul kütüphanelerine de verilmeli ve Kilis konusu ve kurtuluşu işlenirken bu kitaptan faydalanmaları sağlanmalıdır. Çünkü Barutçu araştırmalarına öğle kanıtlar bularak , vakalara gerçek anlamını vermiştir. Belgeye dayanan ve her türlü polemiğe meydan vermeden yola çıkılarak hazırlanan bu kitap doğrusu Kilis için çok önemli bir kaynaktır. 250 sayfalık bu kitabı mutlaka Kilis Kent gazetesinden temin ederek, nerede olursanız olunuz ve kütüphanenize koyarak gelecek yıllara armağan ediniz, zira Kilis’i bu kitapla daha güzel konuşur ve daha güzel anlatırsınız.
Sayın Barutçu önsöz yazısında diyor ki:
Kilis direnişi, ulusal mücadele tarihimizin gerçekten parlak ve onurlu bir belgeselidir.
Bu eserimizde düşmana “ilk kurşun atan kent” olayı da irdelenmiştir. Tarih kitaplarımızda düşmana ilk kurşunu 15 Mayıs 1919 tarihinde İzmir’de gazeteci Hasan Tahsin’in attığı yazılıdır. Oysa düşmana ilk kurşun 12 Mayıs 1919 tarihinde Kilisli öğretmen Hasan Kamil Demirbaş tarafından atılmıştır.
Kitapta sözü edilen olaylar ,20 yıllık bir çalışmanın ürünüdür.o günleri yaşayanların anlattıklarına kelime dahi eklemeden aynen yer verilmiştir. Bununla yetinilmemiş, çuvallar dolusu evrak, kurmay etütleri, kamu arşivleri ve yabancı kitap ve yayınlar incelenmiştir.
Bu kadar geniş bir araştırmaya rağmen bu kitabın tam ve eksiz yazıldığı kanısını taşımıyorum. Eksikliklerden dolayı şimdiden özür diliyorum. Kitabımızın hazırlanmasında yardımlarını esirgemeyen kamu görevlilerine ve vatandaşlara da teşekkür ediyorum. kitabımı kurtuluş savaşında destan yaratan kahraman şehit ve gazilerimizin kutsal anılarına armağan ediyorum.
İşte sayın Barutçu kitabına bu sözlerle başlıyor ve ondan sonra yılları konuşarak bize bir Kilis Kurtuluşunu yansıtıyor. Tebrikler sayın Barutçu tebrikler. Yeni girişimlerini ve yazılarını bekliyor ve seni kutluyorum.

***

Kent’in 47. Yılı ve Sevgili Kebire Kayabaş
 
Nejat TAŞKIN
 
Güzel duyguların ifadesi olan yazınızı, yine her yazını okuduğumda duyduğum heyecanı duyarak okudum. Siz ki çok uzaklardan zaman zaman böylesine güzel yazılarla Kilis demenin duygusallığını yaşıyorsunuz, biz hem içinde yaşayarak ve hem de her gün o toprakların güzel kokularını ve güzel insanlarını tanıyarak ve tanışarak yazıyorsunuz. Onun için sizin yaptıklarınız yanında bizim yazdıklarımız bir ufacık nokta gibi kalır.
Doğrusu Kent sayfalarında BARUTÇU ailesinin bir güzel insanı olarak öğlesine mutlu baba ve anneyi temsil etmek doğrusu her kula nasip olmaz. İşte KENT Gazetesinin 47 yılını kutladığımız bu günlerde Kent için yazacağım bir kutlama mesajına siz konuk olduğunuz için daha ulvi bir görevin yerine getirilmesinde mutlaka katkılarınız olmuştur.
Yazmak ve çizmek bir hobidir ve bu hobi her kula nasip olmaz. Nasip olan kullar da mutlaka ve mutlaka mutluluk ifadesi taşırlar. Sizin de her yazınızda bu mutluluğun güzel ve heyecan verici vurgularını görüyor ve hissediyoruz. Ama bütün bunlara rağmen kelimeleriniz arasında Kilis kokan ve Kilis’e hasretlik duyulan mesajlarınız var. Çünkü orada doğdunuz ve oranın aşıyla, ekmeğiyle yoğrulup suyunu içitiniz. Barutçu ailesinin bu gün 47 yılını kutladığı gazetecilik arşivinde sizinde büyük payınız var. O gecesini gündüzüne katarak ve bazen de sağlığından ödün vererek KENT gazetesini ertesi güne hazırlama cabası gösteren baba Barutçu bazen öğle yemeğini ve bazen de akşam yemeğini unutarak, evinin siparişlerini dahi göz ardı edip Kent için uğraş verdiği günler elbette sizinde hatıralarınız arasındadır. Zira baba Barutçu her zaman dediğim gibi eğer büyük şehirlerin basın dünyasında yer almış olsaydı bugün ismi çok gazetelerin manşetlerinde geçenlerden olurdu. Ama yinede bizim için Barutçu aynı vasıflarla dolu olarak gönlümüzün en yüce yerinde görevini sürdürmektedir.
İşte siz Kebire Kayabaş olarak bugün onun izinde baba ocağından çok uzaklardasınız. Ama yüreğiniz burada, nefesiniz Kilis Kent gazetesinde hayatınızı sürdürürken yinede bir hasretlik duygusu içinde olmanıza rağmen Kent sütunlarına taşındığınızda bu hasretliğinizi gideriyorsunuz. Çünkü bizde 1200 km uzaklarda yaşamamıza rağmen Kent’i okuduğumuzda seviniyor, neşeleniyor, postadan gelen o bir haftalık gazetelerde dünümüzü ve günümüzü görüyoruz.
Sizin oralarda ne var ne yok diyeceğim. Hiç oraları yazmıyorsunuz. Orada ki insanların mutluluğu ve acılarını söyler misiniz. Onların yaşam tarzı ve bizim yaşam tarzımızı inceliyor musunuz. Bütün bunları yazı hayatınız içinde öğrenmek bizim merakımız acısından önemlidir.
İşte 47 yılını kutladığımız Kent’in bu özel gününde onun sevgili kızı Kebire’ye bu sütunlardan bir kutlama mesajı göndermek elbette çok önemlidir. Zira sayın Barutçu mürekkepler arasından yoğrularak çıkmış, sayın Nuri Günal’lar ve merhum Şinasi Çolakoğlu’larıyla pedallar çevirmiş, bir gazeteci olarak bugün Kilis’te gazetecileri temsil etmekte iyi ve kötü günlerin temsilciliğini yapmaktadır.
Bir 47 yıl kolay değildir. Ama bütün bu 47 yılın içinde hep iyiliklerle ve tarafsızlığıyla tanınmış ve arınmış bir Barutçu vardır ki, buda asla kolay bir olay değildir.
Beni yazıp köşenizde konuk etmeniz kadar duygulu bir güzellik her halde yaşanmamış olsa gerek. Zira Kent Gazetesinin 47 yılı içinde ve daha evveline dayanan benimde özverili çalışmalarım olduğu için bu yazınızı 47 yıllı kutlama mesajı ve gönderilmiş bir buket çiçek olarak kabul ediyor ve Barutçu’yu da bu 47 yılın heyecanı ile kutlarken benim bu yazımı gönderilmiş bir çelek olarak kabul etmesini rica ederken, size de başarılı ve mutlu günler diliyorum. Kalın sağlıcakla... Bu arada Kent’i ayakta tutan ve yazılarıyla onurlandıran bütün yazarlarımıza da sağlıklı ve mutlu yarınlar diliyorum.

***

Ramazan...
 
Nejat TAŞKIN
 
Evet, Ramazan...
Ayların en güzeli...
Müslüman aleminin düğünü ve bayramı. İşte bu güzel ay şimdi aramızda ve biz onu yaşamaya ve kutlamaya hazırlanıyoruz. Biraz sıcak ve uzun günlere denk gelmiş olsa da yinede onun faziletinden aksedecek olan ışıklarla içimiz aydınlanacak ve biz güzel bir ayın tertemiz duyguları içinde ramazanın güzelliğini yaşayacağız.
Ramazanda en önemli faktör, nefis müdafaasını iyi yapmak ve ona göre hareket etmek lazımdır. Yalnız aç kalmak ve birçok ihtiyaçlara gem vurmak anlamında Ramazan’ı düşünmek gerekmez. Bütün mesele nefse vurulan kilidin sağlam ve dayanıklı olmasıdır. Bir ay aç kalacaksınız yemeden içmeden kesileceksiniz ve sonra o ayın bitiminde yeniden bir çok sorumsuz işlemlere çözüm aramaya kalkarsanız, bence ramazan için hiçte aç kalma zahmetine girişmeyin. O güzel güzel olduğu kadarda mübarek olan, ayı iyi anlamak üzerinde iyi düşünmek gerekir. Yoksulluğa karşın bir önemli faktördür. Yoksul insanların açlıkla savaşlarının ifadesidir. Bu ayda gereken her türlü Müslümanlığın şartları daha olumlu bir duygulu benimsenerek yerine getirmeli mümkün olduğunca fakir sevindirilmelidir. Aş ve iş çok önemlidir. Aşı verdiğiniz insanlara işi de ayarlarsanız ona bir ömür boyu hizmet etmiş olursunuz. Adam aç ise siz ona birkaç öğün doyurucu imkanlar sağlamış olsanız bile, iş verdiğinizde o daha çok aş bulacağı için çok anlamlı bir ortamı yaşamış olur.
Ben Ramazan’ı hep aç kalmanın dışında düşünürüm. Yoksulun içinde bulunduğu ağır şartların göstergesi olarak ortaya çıkan bir olumlu manzaradır Ramazan ayı. Ne var ki,hastaların ve rahatsız olanların bu ayda kendilerini zorlayarak mutlaka bu ay orucumu tutmalıyım diye dayatmaları bence sağlıkları acısından düşündürücü olur. Dinimizde bir çok bu konuda kolaylıklar vardır. O kolaylıkları uygulatarak sağlık konusunu düzene sokmuş olurlar.
Oruç tutmayanların tutanlara karşı daha hoş görülü olması, tutanların da tutmayanlara karşı gösteride bulunmaması gerekir. Netice olarak her iki tarafta birbirlerine saygıda kusur etmezlerse bu ayı daha güzel idrak etmiş olurlar.
Bakınız bir takvim yaprağında bu konuda ne deniyor:
Ey Ramazan !
Ey içerisinde bin aydan daha hayırlı bir geceyi barındıran ay!
Ey Kur-an’ın doğum ayı. Ayların en çok gül kokanı...
14 asırdır her yıl geldiğin gibi bin umudu bağrında saklayarak geldin.
Sen hoş gelmiş. Onları da hoş bulmuştun...
Ramazan ayını böyle samimi dualarla karşılayıp dinimizin emrettiği şekilde icra edersek mutlaka mutluluğu yakalamış oluruz Yukarıda değindiğim gibi bütün mesele sabırlı olmak ve sabırla hareket etmektir. Daha hoşgörülü ve daha mülayim bir şekilde oruç tutarak ayımızı tamamladığımızda ruhen içinde yaşadığımız temizliğin faziletli görüntüsünü daha güzel izleriz. Ramazan davullarıyla sahurları yaşamak ve sonra iftar saatinde atılan toplar ve okunan ezanlarla bu koca bir otuz günü idrak etmek mutluluğu, yaşanması her kula nasip olmayan bir anlamlı tablodur. Bu tablonun içinde bulunan insanlar elbette mutlu ve mesut insanlardır. Çünkü Müslümanlığın emrettiği bir güzel yasayı uygulamanın heyecanı idrak etmiş oluyorlar.
Tüm okuyucularımın bu mübarek ramazan aylarını kutlarken, sağlıklı ve ülkemizi huzura taşıyan günlerin beraberliğini yaşamamız temennisinde bulunuyor ve sağlıklı bayramlar idrak etmemiz için dualarımızı yüce Tanrıya gönderiyoruz.
Tekrar ve tekrar Ramazanınız kutlu, sofralarınız bereketli olsun...

***

Halil İbrahim Kurt
Nejat Taşkın
O, Kilis-Vakfı Erkek Öğrenci yurdunda altı yıl kalarak başarılı bir üniversite tahsilinin sonunda “Ben doğduğum yörede, hizmet etmek istiyorum” diyerek Kilis İli 7 Aralık Üniversitesinde görev alan bir çalışkan öğrencimiz.
Bugün onu bu sütunlara taşırken çök düşündüm. Çünkü öğlesine mütevazı ve candan bir görünüşü vardı ki, bu görünüşünü izah etmem için şu an emin olunuz kelime bulmakta zorluk çekiyorum Kilis’ten koşarak görevi başından gelen ve yanıma gelir gelmez bana şu cümleyle hitap eden, bu sevgili öğrenciyi mutlaka gündeme taşımam gereğine inandım.
Hocam, “Beni Yaşar Baba’nın yanına götür, onun elini öpmek istiyorum. Çünkü altı yıl gibi uzun bir süre içinde hiçbir karşılığı olmadan bizi sinesinde barındıran bu yurt ve şimdi görev aldığım 7 Aralık Kilis Üniversitesi onun ve Kilisli İstanbul’da yaşayan işadamlarımızın eseridir. Onlara minnet borcumu hiç olmazda ellerini öperek ödemek istiyorum.”
Onun bu davranışı karşısında yoğun işleri olan sayın Başkan Yaşar Aktürk’ün yanına götürdüğüm öğrenci Halil İbrahim Kurt, onu götür görmez ellerine sarılmış fakat sayın başkan onu yanaklarından öperek cevaplamıştır.
 “Bizler Kilis’e olan borcumuzu ödüyoruz” diyen sayın Başkan Aktürk, bu mütevazı görünüşü altında yaşadığı duygusal anı belli etmemek için kendini zor tutuyor ve bu sevgili öğrencinin ona taşıdığı mesajı çok güzel kavramanın heyecanını yaşıyordu.
İşte bir öğrenci güzelliği ve güzel olan tarafı da, “en Kilis’te görev yapacağım” diyerek ısrarla Kilis yolunu tutması ve büyük şehirlerin o debdebeli hayatından kaçarak baba ocağında soluğu almasıdır.
Halil İbrahim Kurt, diğer bütün öğrencilerimiz gibi, Kilis’te orta halli bir ailenin çocuğudur. İşte böyle orta halli bir yaşamı içinde kendisine el uzatılan bu Kilis-vakfı yurdu şayet olmamış olsaydı, diğer birçok öğrenci gibi oda Kilis lisesini bitirecek ve iş aramak için yollara düşecekti. Elbette üniversite mezunu olarak iş atamanın daha fazla avantajı olduğu için altı yıl hizmet ve yardım aldığı bu yurdu ve mensuplarını unutması elbette mümkün değildir.
Her zaman söyletip ve yazdığımız gibi, işte yine üniversite sonuçlarının açıklandığı şu günlerde yine Kilis’ten İstanbul üniversitelerini kazanan öğrenciler yurt binamızdan içeri girmekte bu çalışkan ve disiplinli gençlerin bir çoğu dişçilik, hukuk, tıp, bilgisayar gibi önemli dalların öğrencisi olarak üniversitelere girmeleri onlar için Kilis-Vakfı bir şans ve yuva kapısıdır. Onlara gerekli anlayış içinde ve kapasitemiz nispetinde hizmet vermeğe çalışacağız.
Ülkemiz genelinde yaptığımız araştırmalarda böylesine hizmet veren bir il yurduna rastlamadık ve rastlamamızda mümkün değildir. Çünkü parasal  aylık 30-40 milyarlık bir kapasiteyi hiçbir karşılık beklemeden karşılamak elbette kolay değildir.
Bunun idraki içinde olan sevgili öğrenciler hayata atılmış olsalar bile minnet duygularını ifade etmek için koşarak gelmektedirler. Halil İbrahim Kurt, sayın başkanın yanından çok mutlu ayrıldı. Mutluluğu gözlerinden okunuyordu. Hedeflediğim noktalardan birini gerçekleştirdim. Sayın Şükrü hocamın gayretiyle Üniversite kadrosuna alındıktan sonra da ben Kilis’te Kilis-Vakfı’nı temsil etme sözü veriyor ve her türlü işlerinize koşturmak için canla başla çalışacağım sözünü veriyorum.
Bu güzel insanlar ilimizden yurt geneline dağıldıklarında onlardan aldığımız mesajlar hep bizi sevindirmekte ve duygulandırmaktadır. Geçen yıllarda mezun olan iki öğrencimiz bazı illerimizde Kaymakam olarak görev yapmakta oldukları haberine de ayrıca sevindik. Onları da bir başka yazıda sizin huzurlarınıza davet edeceğiz. Başarılar Halil İbrahim Kurt başarılar, önce doktoranı, sonra diğer akademik kariyerlerini alarak bir gün seni 7 Aralık Üniversitesi’nde dekan veya rektör olarak seni görmek isteriz...
 
***

Ulus Meydanındaki Heykel
 
Nejat TAŞKIN
 
O Yüce Atatürk’ün etrafını çevreleyen Türk askerlerinin Çanakkale savaşlarını yansıtan görüntülerini mutlaka Ankara’ya yolu düşenler zaman zaman izlemişlerdir. İşte ben de bu heykeli ta yirmi yaşlarımdan beri izler, Ulus Meydanındaki o haşmetli görüntüyü dakikalarca içime sindirmeye çalışırdım. Çünkü onları izlemek demek Çanakkale’yi izlemek demek olacağı için, benim meraklarım hep bu yönde beni heyecana sürüklerdi. İşte yine arşivleri karıştırırken, 9 Şubat 1957 tarihli Genç Kilis gazetesi elime geçti ve orada aşağıda ki başlık altında ki enteresan yazı dikkatimi çekti.Çünkü yarım asır önce yazılmış bu yazının içeriğinde bilinmesi gerekenler vardı, ben de bu yönden yola çıkarak bu görüntüyü sizlerle paylaşmak istedim. Çünkü yeni yetişen nesil,bunları bilmek ve duymak mecburiyetindedir. Zira bu ülke ve bu hür topraklar öğle boşuna kazanılmamıştır.

***
ÇANAKKALE TARİHİNDEN CANLI BİR YAPRAK…
Mazinin okul sıralarını süsleyen ders kitapları arasında, beni en fazla bu günkü hürriyet ve medeniyeti vatan topraklarına kavuşturmak için, kan döken Atalarımın tarihi meşgul ederdi. O tarih kitaplarında, Çanakkale kahramanlarının mütevazi isimleri okunur, o mütevazi isimlerden yola çıkarak,yüce bir ulusun destanını tekrarlardım.
Ankara’yı ziyaret ettiğim zamanlar, Ulus Meydanına gider, Büyük Tük Milletine seslenen Kahraman Atatürk’ü, Yzb. Kara Fatma’yı, Hasan ve Mehmet Çavuşların heykellerini izlerdim. Kendi kendime bu kahraman gazilerin hayalini kurar, tunçtan heykelleri üstünde Çanakkale savaşlarının canlı hatıralarını okur gibi olurdum. Fakat hiçbir zaman, önünden günde birkaç kere geçtiğim,gurur ve iftiharla seyrettiğim bu abidenin üzerinde yükselen,kahramanları canlı olarak seyredeceğimi tasavvur edemezdim.
Bazen dalar, ne olurdu sanki Atatürk’ü görebilseydim, derdim. Halbuki 1953 yılında Etnografya Müzesinden Anıtkabire nakledilen Atatürk’ün tabutu arkasında yürümüş ve bol bol ağlamıştım.
İşte bugün sağ olduğunu duyduğum,ve tesadüfün karşıma çıkardığı bir canlı tarihin yapraklarını çeviriyor ve GENÇ KİLİS gazetesinin muhterem okuyucularına bu canlı tarihi takdim ediyorum. Şu an birkaç gün evvel heykelini Ulus Meydanında izlediğim Hasan Çavuşun Yarım dünyayı top ateşine tutan ellerini dudaklarıma götürüyor ve öpüyorum.
İşte onu nasıl tanıdım? Tatlı bir Nisan günüydü. Güneş büyün haşmetiyle Etlik yolu üzerinde bulanan Ana Tamir Fabrikasına doğru yayılıyor ve sabahın ilk ışıkları ile birlikte Etlik yolu üzerinde ki asfalt yolu aydınlanmaya ve canlanmaya başlıyordu. Bu yolu her zaman Dışkapı’dan yürürdüm, işte o sabah fabrika kapısına geldiğimde, kolunda Çanakkale savaşlarında aldığı sekiz yaranın işareti, göğsünde birkaç tane madalya ve etrafında yine meraklı fabrika işçileri... Yetmiş yaşlarında ve asker üniformalı bu yaşlı zat hala dinç ve heybetliydi ve onun Hasan Çavuş olduğunu öğrendiğimde ellerine sarılıp öpmeyle işe başladım.
Dalmıştım, Ulus Meydanındaki heykelin altındaki o süngülü Hasan Çavuş şimdi karşımdaydı. Yutkunmaya başladım, dizlerim titriyordu. Halbuki daha 25 yaşında bile değildim o gün. Fakat manzaranın dehşetini düşünmeye başlamıştım. Atatürk’ün askeri şimdi karşımda duruyordu. Atatürk’ü görememenin ezikliği içinde kıvranırken, onun Mehmedine sarılıp öpmenin heyecanını sizlerin taktirine bırakıyorum. Karşımda bir canlı tarih vardı ve bu her kula nasip olmayan bir göstermeydi.
Tanrıma şükrettim ve ona sorularımı sormaya başladım:
Hoş geldin diyerek söze başladığımda, o hemen siz evlatlarımı görmeye geldim diyerek doğrudan gözlerini kapayıp o günleri anlatmaya başladı.
(Arkası gelecek sayılarda)

***

Sayın Konukoğlu...
 
Nejat TAŞKIN
Muntazam olarak köşe yazarlığını yıllardan beri yaptığım bu gazetelerde sizi hep heyecanla okumuş ve takip etmiş biri olarak daima, Gaziantep iline karşı göstermiş olduğunuz yenilikler çerçevesinde hep halkınızın taktirini toplamış bir kişi olarak sizi kutlamak isterim. Eğer politikayı düşünmüş olsaydınız, partiniz her ne olursa olsun, sizin ilin mensupları mutlaka ekseriyetle o parlamentoya sokacak ve siz Gaziantep için çok daha mükemmel şeyler yapılmasına  ön ayak olacak şekilde bir karaktere sahipsiniz. Çünkü aş ve iş veriyorsunuz. Toplumun en büyük ihtiyacı olan aş ve iş felsefesi verenler için bir mutluluk ifadesi taşır.
İşte ben de yarı ömrü Gaziantep’te geçmiş ve Gaziantep Sanat Lisesinin Akyol semtindeki bir Ermeni evinde tahsilini tamamlarken, Diyarbakır’a yolcu olmuş ve bugün 78 yaşında sizin gibi düşünenleri hep gündemde tutmak isteyen biriyim. Enekliliğin bu zor şartları altında yinede ülkemizin refah seviyesine ulaşması için adım atanları hep gündeme taşımak ve kutlamak istiyoruz.
Gazete sütunlarına akseden beyanatlarınızda elbette bazı sıkıntılarınız olduğunu görüyor ama inanıyorum ki, sizin azminiz bu sıkıntıları mutlaka yenecektir.
Sağlık dendiğinde sayın Konukoğlu...
Fabrika dendiğinde sayın Konukoğlu...
Vergisini verenler dendiğinde sayın Konukoğlu...
Ve Gaziantep için yüreği çarpan dendiğinde elbette sayın Konukoğlu….
İşte bu vasıflarla da anılmak güzel. İnsanlar bu dünyayı terk ederken değimli ki ayaklarına bir çorap dahi giydirmek mümkün olmadığına göre yapılan hizmetlerle anılmak kadar güzel bir tutku ve duygu yoktur. Rahmetli Kilisli doktor amcam, “Her şey yalan. Musalla taşına konduğunuzda başınızı kaldırıp bakmak mümkün olursa, kaç kişi namazınızı kılmaya gelmiş, işte çok mühim” derdi.
İşte siz bu faktör altında anılacak ve daima Gaziantep dendiğinde akıllara geleceksiniz.
Diyorsunuz ki, bir beyanatınızda: “Rekabet arttı, ayakta kalmak için ilk göz ağrısı fabrikam kapattım. Türk tekstil sektöründe bu nedenle çok büyük sıkıntılar yaşanıyor. Zorlu rekabet ortamında ayakta kalmak için bazı önlemleri almak gerekiyor. Bu kapsamda ilk göz ağrım olan Gaziantep’i kapadım. Ama Adıyaman OSB fabrikamız halen açık. Bu yüzden de 27 milyon dolar tazminat ödedim. İnsan fabrikasını kapatır mı? Kâr olmazsa ne yapalım?”
Tüm bu deyişler ülkenin içinde bulunduğu sıkıntıların ifadesi. Hakikaten tekstil sektörü büyük bir kriz aşamasında,bende zaman zaman Mahmut Paşada bulunan hemşerilerim esnafı dolaştığımda büyük sıkıntıları olduğunu görüyorum. Bilhassa sayın tekstilci Haydar Atınç bu konuda büyük krizin hep işaretini vermiş ve hükümetimizin bazı konulara el atması gereğini ifade buyurmuştur.
Bütün bunlara rağmen dev kuruluşların sahibi olan sayın Konukoğlu şikayetler ediyor ve yakınıyorsa onun bu yakınmalarına kulak vermek gerekir ve bunun gereği de devletin el atması ile olur.
O bir tek işçisine bile yol verirken anladığım kadarıyla üzüntü duymakta, bilakis tek arzuladığı ortamın her gün yeni iş sahaları açmak olduğunu belirtmektedir.
İnanıyorum ki, bir gün bu sıkıntılar bitecek ve elbette istenen seviyedeki refah yakalanacaktır.Bu konuda Gaziantep daima rehberdir ve rehber olmakta devam edecektir.
Başarılar sayın Konukoğlu başarılar,siz başarı düzeyinizi geliştirdikçe ve çalıştırdığınız insanların tüm ihtiyaçlarını ön plana taşıdıkça yanınızda en büyük hakem Tanrı olacaktır. Elbette bu da sizin için bir önemli kıvanç meselesidir!...
 
***

 “Sonunda içine de ettiler”
Nejat TAŞKIN
Pendik İlçesinde yayınlanan haftalık DUYURU isimli gazetenin son sayfasında bir tren kompartımanı resmi ve resmin altında ki yukarıda ki başlıklı yazı var. Okuduğum zaman gözlerime inanamadım.Bu nasıl bir coğrafya da yaşadığımızın basit bir göstergesinden ibaret bir resimdi. Çünkü adamın biri, adam demek için yutkunuyorum, banliyö trenleri kompartımanlarından birinin vagonuna yerleşmiş ve yerleşmekle kalmamış büyük kakasını yapmış. Evet, bu görüntü bu ifadeyi dile getiriyor ve 45 yıldır iyi günde kötü günde kullandığım bu banliyö trenlerinin içine ediyordu.
Her vagonda bir güvenlik görevlisi bulunurken bu vagonu nasıl olurda sahipsiz bulan bir  vatandaş içine etmeyi cesaret verici bulmuş olabilir. Belki de 40 yıldır bir arpa boyu ilerleme cesareti gösteremeyen bu trene bile bile kakasını da yapmış olabilir. Çünkü 40 yıl önce 45 dakikada gidilen Pendik-Haydarpaşa arasını şimdi bu trenler 60 dakikada aldıkları zaman alkışlanacak durum yaratıyorlar.
Bütün bunların nedenini ne siz sorun nede ben söyleyeyim. Çünkü böylesine bir zihniyet içinde olduğumuz müddetçe batıdan hep uzaklaşarak kendi şarklı kimliğimizi kullanmak mecburiyetinde kalırız. Geçenlerde bindiğim bu banliyö terenin kompartımanından birinin üç kapısı birden bazen duraklarda hiç açılmıyor ve açılanlarda çok yarım açıldığından inme tehlikesi baş gösteriyordu. Hatta bir bayan ufak çocuğu ile düşme tehlikesi geçirdi, içeride ki yolcuların inisiyatifi ile kurtuldu.Bu durumu indiğim ilk istasyonda ilgililere söylediğimde, bana verilen cevap, biraz sonra kendiliğinden o kapılar açılır cümlesi oldu. Bu gösteriyor ki, adam sendeciliğin bir göstergesidir. Yıllar evvel ağustos sıcağında yanan kaloriferleri şikâyet ettiğimde, kondüktör bana şu cevabı vermişti. Sen ne hakla bana kaloriferleri kapat diyorsun, sen şef misin? Evet ben şef değildim, ama bu ülkede vergisini veren vatandaş olarak disiplinsizlikleri önleme yetkisi içindeydim.
Tüm bunlar gösteriyor ki, yıllar geçse de bir arpa boyu ilerlemiş değiliz. Şimdilerde bu trenlerde yenileştirme hareketi başlayacakmış,  evet, bir kaç yıl önce 35 km. hız yapması gereken yola, hızlı tren koyarak 135 km. hız yapmasını sağladığımızda 37 kişinin ölümüyle karşılaştık ve sonra gerisin geriye döndük.
Şimdilerde işte böyle adamlar güpegündüz vagonlara kakasını yapmaktan çekinmiyor, adeta alay edercesine, “Ben sizin bu gidişatınıza böyle cevap veririm” diyor.
Benim anlamadığım o güvenlik görevlilerinin görevi nedir? Yine kapkaçlar yaşanıyor ve yine vagonların içinde işte böylesine hayretle rastlanacak olaylar oluyor. Bunları önlemek için ilgililerin mutlaka bu işlerin üzerine canla başla eğilmesi gerekir. Batıya gidip gelenler orada ki bu yolcu trenlerini anlattıklarında hayretle ağzımın acık onları dinliyoruz.
Acaba çok mu zor? Hiç de zor değil aslında. Yapılacak iş, ilgililerin kaliteli elemanlarla görev taksimi yapmasıdır. Yoksa telefon trafiğiyle ve parti taraftarıyla adamı işe alırsanız,işte bu tür manzaralar kaçınmaz olur ve gelir adam vagonun başköşesine hem de büyük aptesini yapar.
Ben olayın resmini görmeseydim, şaka zannederdim, ama hiç de şaka olmadığını fotoğrafı izlediğimde karar verdim. Adam bile bile yapmıştır ve aksaklıklara cevap yazmıştır.
Acaba bu yazılan cevabı yerine ulaştı mı dersiniz, yoksa, bu da geçer canım, iyerek şi tesadüflere mi bırakırız?
Yapılacak iş, tuvaletli vagonlar koyup vatandaşı yerinde ve zamanında rahatlatmaktır. Ne yapsın adamcağız, çok sıkıştı ise, koyuver gitsin dedi. Tıpkı fıkrada olduğu gibi: Adam amel olmuştur, Taksim meydanında sıkışır, oranın yabancısıdır, tuvalet arar, bulamaz ve karşısında bulunan eczaneye dalarak, “Bana Hafız Burhan’ın plağını çalın” der. Eczacı orasının eczane olduğunu söyler ve “Git işine” der. Sıkışmış olan adam, “Bana bu plağı vermeyen eczanenin ta ortasına ederim” diyerek pantolonunu indirir ve gereğini yapar.
İşte yolcu da böylesi trenin demiştir ve ta ortasına gereğini yapmıştır. Olamaz mı?...
 ***

Sayın Komutanım Orgeneral İlker Başbuğ…

 

Nejat TAŞKINBeklediğimiz güzel günlere imza attınız ve göreve hoş geldiniz. Sizi saygıyla selamlıyor ve her türlü başarılarınızın yanında olmanın heyecanını taşıyoruz. Bize yıllardır özlemini çektiğimiz onurumuzu vermenin büyük zaferi içindesiniz. Ve bizi 30 Ağustos 2008 günü kutlanacak olan TSK’nın zafer günü akşamı vereceğiniz resepsiyona davet etmekle gerçekleştirdiğiniz büyük ve manevi duyguların hala rüyası içindeyiz.
Var olunuz, sağ olunuz sayın komutanım. Göreve tekrar tekrar hoş geldiniz.
Binlerce muvazzaf ve emeklisiyle onore ettiğiniz astsubayların görüntüsü içinde artık bir büyük lidersiniz. Sizi hayatımızın bütün noktalarında daima gururla selamlayacak ve Atatürk’ün kurduğu bu büyük Cumhuriyet Bayrağı altında sizin Genelkurmay Başkanlığınızla çok şeylerin değişeceğine inancımızı tekrarlayacağız.
Astsubay camiası, sevilen bir komutan olarak sizi o makamlarda görmenin gurur verici heyecanını yaşıyor ve sevinç göz yaşlarımız içinde Orgeneral İlker Başbuğ’un bize sunduğu bu onurun yüceliği içinde kendimizi mutlu ve bahtiyar sayıyoruz.
Öğlesine ezilmiş yanlarımız vardı ki, bunu en iyi bilen bir komutanın varlığı bugün bize sevinçlerin en büyüğü olan onur hediyesiyle bizi yeniden hayata ve Türk Ordusunun saflarına bağlamıştır.
Ordu camiası içinde subay toplumunun yardımcısı durumunda olan bizler, daima ikinci sınıf izlenmenin hep ezikliğini yaşadık. Yıllar evvel ki maaş durumlarımızı ararken bir çok ordu evlerinin kapılarının yüzümüze kapandığını gördük. Emekli olduktan sonra bile birlikte çalıştığımız komutanlarımızla bir orduevine girip sohbet ve çay içme imkanından mahrum bırakıldık. Tahsil seviyelerimiz yükseldikçe, birçok sosyal durumlarda kısıtlamalar getirildi. İşte tüm bunlar bizlere yıllarca öksüz yaşamanın mutsuzluğunu yarattı. Ama şimdi inanıyoruz ki, siz tüm bu sorunları bire bir çözecek ve bizlere hak ettiğimiz en güzel mesajları siz ve ekibiniz verecektir.
Sayın Komutanım,
78 yaşında emekli bir astsubayım. Hasbelkader yazar ve çizerim. Emin olunuz şu an elli senedir köşe yazarlığı yapan ben harfleri titreyerek kaydediyorum. Çünkü inanamıyorum. Bir güzel komutanın bizi dergâhında ağırlayacağına bir türlü inanamıyor, ama gazete sayfalarında mesajınızı okudukça kendimi bir bahar manzumesi içinde buluyorum.Benim davet edilmem şart değil, değil mi ki benim çok sevgili camiamın arkadaşları o gece sizinle birlikte olacak ve bir güzel tablo oluşturacaklar, işte o gece ve o gün benim için bir dönüş akşamı ve ikinci bir zafer bayramım olacaktır.
Sağ olunuz ve var olunuz. Sizinle hep gururlanacak verdiğiniz mesajları içimize sindire sindire  ir buket çiçek olarak taşıyacağız.
Lütfen siz de bu yazılarımı sizin görev geliş günü kutlamaları için gönderdiğim karanfiller buketi olarak kabul buyurun ve bizleri hatırlamanın ve bizlere verdiğiniz bu önemli mesajın önemini hesap ediyor, sizi selamlıyor ve başarılarınızın ve kutsal görevinizin her zaman yanında olacak olan, bu camianın sevgilerini ve güzelliklerini size taşımak istiyorum.
Hâlâ inanmıyorum, astsubaylar 30 Ağustos gecesi verilecek resepsiyona sayın Genelkurmay Başbuğ’un davetlisi olarak katılacaklar. Evet, bu haber doğru ve emin adımlarla atılan bir haber ve bundan sonra çok daha özlem duyduğumuz haberleri görecek ve alkışlayacağız. İşte bir mutluluk günün reçetesi. Bu reçetede ki ilaçlar bizi hayata yeniden döndürdüğü için,bize bu imkanı verenleri nasıl unuturuz ki! Tekrar var olunuz ve sağ olunuz. Sizi yürekten selamlıyor ve bu güzel ve kutsal göreve hoş geldiniz KOMUTANIM, diyorum...
***
 
Sayın Mennan Erşanlı’nın Sesini Duymak...
 
 

 

Nejat Taşkın
        
Ankara dendiğinde hep onu hatırlar ve onu tanırım. Çünkü Ankara’da tek başına sayın Mennan Erşanlı bir bütün Kilis demektir. Yıllar evvel Kilis’te bütün varlığını bırakarak Ankara’ya gelir. Hayatında çeşitli badireler vardır. Ama bütün bu badirelerin içinde en büyük özelliği hep çalışmak olmuştur. Hayatında iki önemli olay vardır, bu olaylardan birincisi kendisine Kilis’in verdiği gururdur. Kilis’i öğlesine sever ki ne zaman yanına uğrasanız ve bir sohbeti bir sohbete bağlasanız sonunda hep Kilis’i bulursunuz.
Onun için ben yıllar evvel yazdığım hayat kitabında onu Kilis İlinin Koç’u olarak tanıtmıştım. Hakikaten bütün ömrünü çalışmaya ve insanlığa hatta güzel sevgilere adamış olan bu insanımız bence daima övülmeye layık güzel bir insandır.
İkinci büyük özelliği kendisini çalışmaya adamış olmasıdır. Çünkü yaşı ne olursa olsun daima çalışacak ve ülkesine faydalar sağlayacaktır.
Onu her vesileyle ziyaret eder, hatırımı sorar bir fincan kahvesindeki lezzete asla doyamam. O Selanik caddesindeki otelin mütevazi odasından Ankara’nın gündemini izlerken, onun için Kilis daha ağır basar.
Bu sevgili ve güzel insan son aylar içinde biraz rahatsızlık çekmiş olsa da yine dinç ve yine gülümseyen yüzünde gülücükler vardır. O gülücüklerinde hayat ve sevginin büyük izlerini görürsünüz.
İşte geçenlerde bir vesilesiyle oğlu Mehmet Erşanlı ile gönderdiğim selamıma telefon açarak cevap veren ve sesini bana ulaştıran bu sevgili insana duygularını yansıtırken mazideki güzel günlerin sohbetini bire bir tekrar yaşadık. Çünkü o, Ankara’nın Kızılay semtinde yıkılmaz bir kale gibi dururdu. Sabahın erken saatlerinde Çankaya’daki evinden yürüyerek çıkar, önce otelin önündeki bozacıyla selamlaşır ve ayakkabılarını boyatır ve sora otelde ki personeline günaydın der ve müşterilerini karşılamanın o günkü heyecanını yaşar. Müşterileri arasında ekseri Kilisli politikacılar vardır. Bir köşede rahmetli Ekrem Çetin’i görürsünüz diğer bir zaman dilimi içinde sayın milletvekilimiz Hannan Özüberk yine onun misafirleri arasındadır. Diğer zaman dilimleri içinde Anayasa Mahkemesi Başkanı sayın Yekta Güngör Özden ve daha bir çok ağır ceza mahkemesi emekli başkanları hep onun sohbet dostlarıdır. O bunların arasında daima güzellikleri yaşar doyasıya, onlar ülkeyi ve ülkenin geleceğini konuşur. Aklının yatmadığı hiçbir iş için hiçbir şekilde tavassutta bulunmaz .Otel lobisinde hastadan tutunuzda yardım talebinde bulunan ve iş isteyen atama bekleyen her sınıf vatandaşa rastlarsınız. O bunlardan dolayı asla şikâyetçi değildir. Dinler cevaplandırır haklı bulduğunda en yüksek makama kadar gider. Öğlesine içten öğlesine duygulu bir şekli ve mütevazi görünüşü vardır.
Düne kadar misafirlerine çiğ köfteyi ve oruk’u kendi elleriyle yaparak ikram ederdi. Onun için, onun bir fincan kahvesini içtiğinizde asla unutmazsınız.
Bu güzel insanın sesini duymak bile çok güzel olduğu için biz de işte böyle bir telefon sohbeti sonunda onu anmak istedik. Bu yazımız elbette onun önüne gidecek, belki o okuyacak belki de ona evlatları okuyarak bak Nejat amca senin için neler yazmış diyecekler. O gülümseyerek karşılayacak ve gözlerini kapatarak yılların gerisine dönecektir ve yılların gerisinde bizi götürdüğü Anayasa Mahkemesi sayın Başkanı Yekta Güngör Özden’i bulacaktır. O gün bizi kabul buyuran sayın Özden bize aynen şunları söylemiştir: BU BİR ULU ÇINARDIR. KİLİSLİLER BU ULU ÇINARIN KIYMETİNİ MUTLAKA İYİ BİLMELİDİRLER. ÇÜNKÜ BEN KİLİS’İ VE KİLİSLİYİ BU ULU ÇINARLA ÇOK İYİ VE GÜZEL TANIDIM...
Evet, başkanım biz de şimdi onu iyi tanımanın heyecanı içinde içimizde yaşatıyor ve her vesileyle sesini duyduğumuzda heyecanlanıyoruz!
Sağlıklı ve mutlu günler diliyoruz Mennan Erşanlı ağabeyimize...

***


Genç Kilis...
 
Nejat TAŞKIN
 
Yıllar evvelin arşivini karıştırıyorum. Yıllar evvel dedimse şöyle beş-on yılın arşivi değil, tam elli yıl öncenin arşivi bunlar. İşte önümdeki dosyada gazeteler tek sayfa halinde bana doğru bakarken gazetenin tarihine bakıyorum. 8 Ağustos 1958. Evet, bu rakamı çıkarın 2008 yılının Ağustos ayından işte size elli yıllık bir yazı çıkar karşınızda ve bu yazının içinde Nejat Taşkın vardır. Bazıları benimle yarış atı oynamaya kalkıyor ve bende yazarım bizde yazarım teraneleri altında ahkam kesiyor.
Ben 60 yıldır yazarım, ama hiçbir zaman ben demedim. Daima sizlere sunmak istediklerimde Kilis’imin ve ülkemin sorunlarını konuştum dile getirdim. O yılları düşünüyorum da o yılların gençliği içinde ağustos ayının sıcaklarında Kilis’e gelir ve Şevket Bulutlu, Uzman Sağlıklı ve daha şu an ismini hatırlayamadığım birçok o günün genci hemşerimle geceler ve şiir matineleri düzenlerdik. Şimdilerde bakıyorum da üniversite kenti olan Kilis’imde sekiz sayfa yayınlanan gazetelerimde Kilis gençliğinin sesi ve nefesi duyulmuyor. Yine çalakalem Nejat Taşkın, Yahya Efe ve Cemal Çiftçigüzeli ve bazı bazı isimler daha sonraları ta Amerika’dan yazan kızımız Barutçu ailesinin yadigarı isimler. Neredesiniz Kilis’te 22 lisenin gençleri? O zaman bir tek ortaokul vardı ve o ortaokuldan işte böylesine ses veren duygular yükselirdi. Çünkü Seyfettin Başcıllar gibi öğretmenler, Ö.Lütfi Erdem gibi resim hocaları ve daha daha Sait Dilmen gibi ve yine isimlerini unuttuğum hocalarımız vardı.
O Maarif Kahvesinin dili olsa da konuşsa ve o şiir matinelerindeki geceleri yansıtsa. İşte bunları duymak ve yamak istiyoruz.
Bakınız size o günlerden kalan birincilik alan bir şiiri yansıtmak istiyorum.
Cengiz Sarıkcıoğlu yazmış, birincilik kazanmış kimdir nedir ve şimdi nerededir sorsanız bilemem.
 
SON DURAK
 
Son Durakta               
Çamlık kadar uzaktı   
Rüzgarlıydı, soğuktu…     
  Karanlıktı           
Elbisem sırılsıklam ıslaktı           
Yol çamurdu,       
Bataklıktı      
Son duraktan,   
O izbeye yürüdüm          
Çok uzun gecelerde bekledim,         
      Yalnızlığın sonsuzluğun                       
Ebediliğin koynunda      
Bir Ölünün mezarını beklediği gibi,          
Karanlıkta fark etmezdim yüzünü     
Gölge gibi durdurdu pencerede                                            
Çok geceler
Sabahladık böyle biz,
Karanlıkta soğukta, ıssızlıkta
Son defa,
Bir mumla bir kadın gördüm
İşte o pencerede
Sonradan bekçiden duydum,
Veremmiş,
Ölmüş!...
Penceredeki kız,
Annesi karanlıktan korkuyormuş                      
Yalnız kalınca böyle,
Her gece mum yakıp ağlıyormuş
Derin derin inliyormuş,
Son duraktan,
Hep Çamlığa yürüdüm,
Yapayalnız,
Islıklı servilerin altında,
Bir küme toprağı avuçladım,
Pencereye,
Bakmamak için,
O izbeye yönelmedim,
BİR DAHA...


***

GAZİ ŞEHRİN MİTİNGİNDEN GELİYORUM (2)     
Nejat Taşkın
KIBRIS NİÇİN TÜRKTÜR?
On binlerce Gazianteplinin İstasyon Meydanından bütün dünya milletlerine duyurmak istedikleri tek bir seda vardı o gün; ben bu sedanın şiddetli etkisi altında gözlerimi kapadım, Kıbrıs niçin Türk’tür diye düşünmeye başladım. Ancak birkaç saniye düşündüm. Çünkü Kıbrıs Türk kanıyla yoğrulmuş, mayası Türk, toprağı Türk ve Türk olduğu için Kıbrıs Türk…
Bu hakikati mutlaka palikaryalar da biliyorlar. Kızıl papaz da biliyor ve bizi düzensiz siyasetiyle oyalayan İngilizler de biliyor. Onlar bu bilişleri ne yazık ki ,sulh ve sükûn isteyen bir vatan beldesine, bir tehdit siyaseti içinde sokuyor. Her yönüyle Türk olan yeşil Kıbrıs’ı kendi istekleri yönünde tahrik etmeye uğraşıyorlar.
Günlerdir Anadolu’nun her vilayetinde bir gerçek haykırılıyor, Kıbrıs her yanıyla bizimdir. Ondan bir hak talebinde bulunan muhakkak surette yanılır. Zira en ufak bir davranış, bir şamar halinde davrananın suratında hızını alır. Bu gerçeği biliyorlar, uzağa ne hacet; dün Sakarya’da bugün Kore’de yarında Kıbrıs’ta...
Gazi şehrin hür semalarından. Kıbrıs’ın yeşil vadisine hürriyet aşkı bir zafer parolası halinde sunuluyor. Gazi şehir emir bekliyor sanki...
Her Gazianteplinin göğsünde yeşil Kıbrıs haritası var. Harita, çarpan kalplerin heyecanıyla inip inip kalkıyor. Onu ay yıldızlı bayrağımız sarmış, bir güzellik sergilenmiş ortamda...
Davullar sanki bir duyguyu seslendiriyor ve tokmaklardan çıkan ses: VURUN ANTEPLİLER VURUN, BUGÜN NAMUS GÜNÜDÜR...
Evet, Antepli vuracak, Kıbrıs’ına göz dikenlere 38 yıl önce Gaziantep harbinde düşmana vurduğu gibi vuracak...
İstasyon Meydanı kaynıyor, bir zafer tılsımı var gözlerde, Kadınlar Birliği Başkanı Kamuran Hanım söz alıyor; Türk kadınının bütün heyecanı altında sesinin her perdesinde Kıbrıs’a inanışın duygularını haykırıyor. Bütün dünya sesimizi duyun diyor.
Türk anası diyor, sana bir vazife düştü bugün yine. Mehmed’in yanında seninde yerin var. Bayan Kamuran coşkun bir sel halinde akarcasına haykırıyor. Kıbrıs bizimdir ve bizim olarak kalacaktır diyor ve gerekirse vilayetimiz olacaktır diye de ilave ediyor.
Saatler ilerliyor, o gün tam kırkiki hatip söz alarak Kıbrıs’ı dile getiriyor. Bu meydanı dolduran insanlardaki bu birliği ve bu heyecanı gördüğüm için gözlerim yaşarıyor ve ilave ediyorum. Biz bu birlik ve düşüncelerle değil Kıbrıs’ı Kıbrıs gibi daha yüzlerce bizim olan her yeri fethederiz diyorum…
Ve ben de içimden haykırıyorum. Bayrağıma sesleniyorum ve diyorum ki: DALGALAN SEN DE ŞAFAKLAR GİBİ NAZLI HİLAL! SENİ YAKINDA KİBRIS’TA DA DALGALANDIRACAK VE SENİN BÜYÜKLÜĞÜNÜ İSPATLAYACAĞIZ!...
Evet, bu satırları 50 yıl önce yazmış ve o günkü Kıbrıs’la bugün geldiğimiz Kıbrıs’ı size duyurmak için yola cıkmışım. Bugün ise haykırışlar kesilmiş 1974 harekatının o canlı lideri Ecevit unutulmuş, sayın Rauf Denktaş bir köşede el sıkışmalar ve can çekişen bir Kıbrıs. O gün bir araya gelen ruh artık kaybolmuş ve sesiz sedasız Atatürkçülük unutulmuş gibi sanki her kes ve her toplum kaderine razı bir çizgi içinde. Ama ne yazık ki bugün o günün gençleri artık seksenli yaşlarda söz şimdilerde sizin ve sizlerde biraz olsun canlanın artık. Zira bu ruh ve bu heyecanı sizlerden atalarınız istiyor, ezilmemek için hep canlı kalmanız gereğini vurguluyorlar.
Kıbrıs gider mi gitmez mi bilemem. Tarih ne yazar ve siyasiler ne söyle onu da kestirmek mümkün değildir. Eğer AB sözünü Kıbrıs’ı vermek uğruna almış buluyorsak 50 yıl öncenin şatafatlı görüntüsünü tarihten silmemiz gerekir. Buna da ne Gazi şehir ve ne de yetmiş milyon ‘EVET’ der!...

*** 
 
Her Gün Şehitler Veriyoruz
 
Nejat TAŞKIN
 
Bu gözyaşları, bu al bayraklara sarılı tabutlar ve geride gözü yaşlı eşler, çocuklar, ana ve babalar... Bu ne zaman son bulacak!...
Gaziantep’in Nizip kazasında şehitliğe bıraktığımız astsubayın eşi haykırıyor, “Ağlamayacağım” diyor. Çünkü şimdi ağlarsam hainler sevinir, onları sevindirmek istemiyorum. Peki ne olacak, ağlamayalım da bu halimize şükredip gülelim mi?
Birkaç gün evvel de aslan gibi bir yarbayımızı ve dokuz da erimizi hain bir tuzak sonunda toprağa bırakırken yine binlerce ve binlerce insan haykırıyordu.
Hainler mutlaka cezasını çekecek ve bul ülke asla bölünmeyecektir. Elbette son ferdine kadar savaşan bir ülkenin vatandaşı olarak bu kanları hiçbir zaman yerde bırakmayacağız. Ama bu düşman kendi topraklarımız içinde, mayınları patlatıyor ve sonrada patlattıkları mayınlarda ölenlerin beklide cenazesine katılıyorlar. Nitekim İstanbul’un Güngören semtinde çöp kutusunda 17 kişinin hayatına son veren terörist pimi çektikten sonra kalabalığın arasına karışıyor; acaba kaç kişi öldü, diye izleme altına alıyor. Bu canavarlığın, bu edepsizliğin artık sonu mutlaka gelmelidir. Hainler bellerine bağladıkları bombalarla, polis karakollarına saldırırken kendi canlarını da ortaya koyarak giriştikleri bu eylemin faturasının acaba ne kadar ağır olduğunu düşüne biliyorlar mı?
Zannetmiyorum, eğer bilmiş olsalardı böylesine gözü kapalı ve netice alamayacakları bir eğleme girişmezlerdi. Nasıl bir hain tuzak içindeyiz ki, bunu nasıl çözmek gereğini düşünürken adeta kendimden utanır gibi oluyorum. Bu toprakta doğacaksın, bu toprağın suyunu içecek ekmeğini yiyeceksin ve sonrada beline sardığın bombayı bu ülke vatandaşın ölümü için kullanacak ve kendi hayatını da sonlandıracaksın.Bu nasıl bir beyin yıkamadır, anlaşılması asla mümkün değildir.
Bizim ajanlarımız, jandarma, polis ve diğer askeri güçlerimiz mutlaka bunların üstesinden gelecek ve bu durum sona erecektir. Fakat en önemli faktör, bu hainlerin kimlerden emir aldığıdır. Çünkü milyarlarca dolarlık silah ve cephane ile birlikte yiyecek stoku ve birde hainler mutlaka bu işi bir maddiyat karşılığı yapıyorlardır, peki bu değirmenin suyu nereden geliyor. Bu yolları bizim dedektifler nasıl oluyordu bilemiyorlar. Ama bir gün bu hainlerin sonu mutlaka gelecektir. Fakat gönül istiyor ki, bu tür girişimler çok kan dökülmeden olsun ve gereği bir an evvel bulunsun.
Aklınızı başınıza toplayın, bu ülkeyi bölemezsiniz! Sizin gibi çokları denedi. Fakat Atatürk öğlesine güçlü bir nesil yetiştirdi ki sizin girişimleriniz mutlaka kendi kuyularınızda son bulacaktır. Vakit ve zaman kazanın Türk Birliklerinin himayesine girin,kucak açın o birliklere ailenize, eşinize ve dostunuza leke getirmeden bu işe son verin. Düşünün bir kere şu silaha ve asker ve polis güçlerine uçaklara yapılan yatırımlarla Doğu Anadolu topraklarında kaç fabrika kurardık ve kaçımız bu fabrikalarda hizmet vererek refah seviyesini yakalardık. Bizde ve bizim gençlik yıllarında yalnız ve yalnız Türk Ulusu vardı. Kürt’tü, Boşnak’tı, Laz’dı ve Çerkez’di diye ayrımlar olmadan bu ülke yönetilirdi.
Hatta Atatürk Mehmetçiklerin güreşini izlerken, güreşte galip gelen Mehmed’e sorar?
- Kimsin, nesin sen?
- KÜRT Mehmed’im Paşam, der…
Atatürk kaşlarını çatar:
- Yanlışın var evladım, der. Kürt değil, sen KURT MEHMET’SİN!...
Evet, Kürt değil, Kurtsun. Biz bu aşamalar içinde bu ülkeyi bu günlere taşıdık. Böyle kendi şehitlerimizi tabutlara koyarak taşımak istemiyoruz. Çünkü bu şehitlerin akan damarlarında bu ülkenin topraklarında yaşayan hür ve müstakil bir ortamın duyguları var. O halde biz bu duygularla yüklü olarak bu cinayetleri niçin işliyoruz. Yazıklar olsun size!...
O şehitlerimize Tanrı’dan binlerce rahmet diliyor ve yakınlarına baş sağlığı temennisi içinde bende göz yaşımı içime akıtarak, artık son olsun, diyorum!...
 
***


Gazi şehrin mitinginden geliyorum-1        
Nejat Taşkın
 
Yıl 24 Temmuz 1958….
Yani bundan tam 50 yıl önce…..
Evet, bundan tam 50 yıl önce Gaziantep ilimizde Kıbrıs için bir Miting yapılmış ve ben bu mitingde hazır bulunarak gördüklerimi o zaman Kilis’te yayınlanan DEMOKRAST SESİ adlı gazetede yayınlamışım.
Yıl 1958 …
Bu satırların yazarı o zaman Kilis’e senelik izinli olarak gelmiş ve 28 yaşındayım. Arşivimi karıştırdığımda bu 50 yıl öncenin hatıralarına dönmek ve sizleri de bilgilendirmek istedim. Çünkü bugün o gün doğanlar bile 50 yaşında olduklarına göre böylesi bir hatıranın bir kere daha yaşanmasında fayda var derim…
100 bine yakın mahşeri bir kalabalık huzurunda Gaziantep’te Kıbrıs mitingi yapıldı.
Dün on binlerce Gaziantepli Kıbrıs için ant içti.
4 Temmuz 1958...
30 yıl önce, düşmana ağır bir darbe indiren serhatlar diyarı Gaziantep’teyiz.
Sabahın ilk ışıklarıyla yüklenen şehir,bir bayram havası içinde insanların cehresinde kurtuluş günlerinin o parlak şahlanışı var. Yedisinden yetmişine bütün Gaziantep, İstasyon Meydanına doğru akıyor. Davullar çalınıyor, Ay yıldızlı bayrağımız semalarda yepyeni bir tabloya bürünüyor. Camilerde bu mukaddes günün duası yapılıyor sanki. Tanrı uludur sesleri, iman ve inanç birliği etmiş bir milletin haykırışlarını amansız düşmanlara sunuyor.
Saat 13.30 sıralarında şehitler abidesinde saygı duruşu yapılıyor ve gençlik elleriyle bir çelengi abideye bırakıyor. Ve bir de haykırtıyorlar, kanınız yerde kalmayacak ve intikamımız alınacaktır.
Kanımızın son damlasını Kıbrıs için akıtmaya ant içiyoruz…
Bir dakikalık ihtiram duruşu sonunda bir sel halinde akan kalabalık, heyecan dolu insanların huzuru içinde biraz sonra yeni bir ant içecekleri istasyon meydanına doğru akıyorlar.
Genç, ihtiyar, kadın erkek bütün bir Gazi şehir Kıbrıs’ın mukadderatı uğruna bir hücum emri beklercesine, yine dik ve yine kahramanca bir duruş sergiliyorlar.
Ellerinde çeşitli yazılarla donatılmış dövizler taşıyan gençler günün mana ve önemini dile getiriyorlar. Ve şunları okuyoruz:
Antep için 7000 bin verdik, Kıbrıs için 100 bin vermeye hazırız.
Kıbrıs bize, ölüm size…
Kıbrıs’ı asla çiğnetmeyeceğiz.
Yeşil ada kızıl olamaz…
Türk ölür mağlup olmaz...
Bugün Kıbrıs yarın 12 ada…
Palikarya dünü unutma…
İşte bunun gibi daha yüzlerce döviz günün önemine damga vururken Kıbrıs için Gaziantep ilinde bir büyük heyecan yaşanıyordu. O gün şaha kalkmış insanların manzarası vardı bu büyük ilimizde ve ben oradan ayrılırken Kilis yolunda o heyecanların düğününü yaşar gibiydim. İşte tüm bunları yarın size daha tafsilatlı anlatacağım…       

***


Kum Çuvalları Eşittir İnsan!…
Nejat Taşkın
Vurdumduymazlığın şaha kalkmış manzarasını görmek istiyorsanız Tuzla ilçesindeki bu tersaneleri görünüz, izleyiniz ve tüm bunları gördükten sonra buralarda bu tersanelerin kurulmasına izin verenleri gözlem altına alarak, ondan sonra ahkam kesiniz. Eline üç kuruş geçenler ve bankalardan hatır ve gönülle kredi alanlar, hiçbir tersane bilgisi olmadan gemi yapımına kalkarlarsa, işte böyle manzaralarla karşılaşırlar ve kum torbasıyla deneme yapılması gereken yerde, asgari ücretli insanları doldurarak ölüm yolculuğuna çıkarırlar.
Üş kişi öldü ve onlarca yaralımız var.
Kimin umurunda, kim soruşturma konusu oldu ve suçlu bulundu mu? Ne gezer, suçlu kum torbaları yerine doldurulan insanlar!...
Bilmem Tuzla ilçesini bilir misiniz? Çok şirin bir ilçedir. Hele yıllar önce bu tersanelerin kurulduğu kıyıları görseydiniz yüzmeye ve denize girmeye düşünürdünüz. Acaba bu denizi kirletirim diye içinize şeytanlar girerdi Onun için denizi uzaktan seyreder ve Tuzla kıyılarında mehtabın doğuşuna ve güneşin batışına imrenerek bakardınız. Sonra ne oldu ise oldu, birileri rant kapısı olsun diye, bu kıyıları iç içe sırt sırta tersaneleri taşıdı ve önüne gelen gemi, motor, aklınıza ne tür deniz taşıdı geldi ise onu yapmaya kalktılar. Yetenekli insanlar boş gezerken, asgari ücretli ve amele vasıflı işçileri doldurarak gemi omurga planını tersten okuyan insanlarla dünya piyasalarına açıldılar. Bu arada binlerce sanat lisesi mezunları boş gezenin boş kalfası olarak dolaşırken, kimsenin aklına onlara bir iş vermek gelmedi. Gemi mühendisleri tek tük iş buldularsa da baktılar ki modern tersaneler yerine iptidai demirci dükkanlarını karşılarında buldular ve bu işten vazgeçtiler.
Halbuki bu kıyılar turizme açılsaydı ve oteller zinciri buralara yayılmış olsaydı, şimdilerde Sabiha Gökçen Havaalanı ile birlikte bambaşka bir esintiye vesile olmuş olurlardı.
Elbette bu bir plan ve program işiydi. Politikacılar günü kurtarmak için alelacele aldıkları kararlarla işte Tuzla’yı böyle matem merkezi yaptılar.
20 işçi bir filikaya binecek ve deneme için denize indirilecek yüzme bilmeyen bu işçiler sonunda kum torbaları uğruna denizde can verecekler.
İlgililere sormak isterim, bu kıyılardaki kurulu bulunan tersaneleri dolaştınız mı. Öğle haber vererek değil, tek tek şöyle sessizce hatta oralarda iş aramak maksadıyla bir görün bakalım nasıl manzaralarla karşılaşacaksınız. Kocaman kocaman levhalar altında ucuz işçilik sayesinde deniz sektörünün ne hale geldiğini görecek üç tarafı denizle çevrili ülkemizde ki bu hazin tabloyu ibretle izleyeceksiniz. Halbuki Deniz okullarımız var, her türlü sanatkar yetiştiren sanat liselerimiz var, buradan çıkan öğrencileri bu birimlerde çalıştırmak varken ne diye vasıfsız elemanlarla bu işi yürütmeye kalkarız, anlaşılır gibi değildir.
Elbette işin içinde ucuz işçilik olduğunda bu tür konular gündeme ağır basar ve patronun Mersedesinin son model olması gerekeceği için, bu tür olaylar polis vakaları gibi konuda yerini alır. Halbuki sen o vasıflı elemanı aldığında o filikaya kum torbası yerine onu zor bindirirsin, çünkü o her şeye rağmen aklını kullanır ve direnir gereğinin yapılmasını ister. Ama sen ucuz işçi ucuz maliyet formüllerinden yola çıkarsan işte Tuzla tersaneleri böylesine gündeme taşınır.
Orada gözle görülen çarpık yerleşim bile tersanelerimiz için çok çarpıcı görüntülerdir. İç içe sırt sırta birinin vinci diğerinin hudutları üzerinden görev alırken, birinin kaynak makinesi diğerinin şalterine bağlanırken işte size hazin ve hazin olduğu kadarda dramatik bir tersane görüntüsü. Halbuki bunlar daha baştan güzel tezyin edilmiş atölyelerle kurularak meydana taşınmış olsalar
bütün bunlar yaşanmaz ve ölümler olamaz. Hele sosyal tesislerinin hiç olmadığı bu gibi yerlerde paydos saatlerinde bir bardak çayın bile çok önemli bir faktör olduğunu lütfen not ediniz bir kenara.
Üç işçimiz son olur inşallah ve onları Tuzla tersane şehitleri olarak kalbimize gömerken, insanlarımızı birazcık olsun manevi düşünceye davet etmek isteriz!...
 
***

Nejad’ın Oğlu Ahmet Geldi ve Gitti
Nejat TAŞKIN
Ülkemizde çok garip şeyler oluyor. Bu olanları nasıl kabul edeceğimizi bilemiyorum. Atatürk’ün mirası olan bu Büyük Türkiye Cumhuriyetinde Atatürk’e karşı yapılan bu saygı sınırını aşan gösterilere her gün bir yenisi eklenirken, şimdi de İstanbul gibi büyük bir metropol kentinde iki gündür Ahmedinejad’ın verdiği trafik sıkıntısı ve duygusallıktan uzak görüntüler insanın kanını dondurmaya yetiyor ve artıyor. Öğle bir durum yaşanıyor ki, bu durumu yaşamanız için iki günlüğüne İstanbul’da olmanız pek gerekmez, ekranlardan ve basından izlediğiniz bu görüntülerle yaşadığınız sıkıntıları birebir yaşamanın siz de cefasını veriyoruz.
İçimden iki gündür yaşadıklarımla adımı değiştirmek geçti. Çünkü Nejad’ın oğlu Ahmet ,Atatürk’e karşı bir lider ve biz onu Ankara yerine İstanbul’da karşılıyor, sırf adamcağızı incitmemek için Atatürk’ten uzak tutuyoruz. Halbuki geldiği ve uçağının indiği havaalanı bile görecek ve gördüklerinizle bize acıyacaksınız. Hiç acımayınız, biz buna müstahak bir toplum olduğumuz için, kendi cezamızı kendi ellerimizle Atatürk adını taşıyor. Geçtiği caddeler onun nefesi ve heyecanı ile dolu. Gittiği Çırağan Sarayı ve önünden geçtiği Dolmabahçe Sarayı Atatürk’le dolu. Ama biz ne yapıyoruz bu sevgili İran liderimiz gücenmesin diye onun protokol işlemlerini Ankara’dan İstanbul’a alıyor ve kucaklaşıyor ve öpüşüyoruz.
Nedir özelliği söyler misiniz?
İran’da PKK’ya karşı ne gibi önlemler almıştır? Doğalgazı bedava mı vermiştir? Hayır, hiçbirisi değil. Bizden çatır çatır parasını almış ve bazen de kafası kızdığında vanaları kapatmaya kalkmıştır.
İki gündür İstanbul hiç böylesi bir uygulama ne görmüş ne de işitmiştir. Nejad adına karşı o kadar çok söylemler var ki, onun için bu adı değiştirmek istiyorum. Kulaklarımı tıkadım. Acaba ilgililerde duyuyor mu? Canım ihbar var denilecek, elbette olacaktır. Göreviniz onu Atatürk Havaalanından alıp helikopterle veya deniz yoluyla kalacağı saraya getirmek varken, yolları yayalara bile yasaklamanın ne gereği var? Uçakları kaçıran mı ararsın, hastasını kaybedeni mi ararsın, mahkemeye ve işine yetişemeyen, bir saatlik yolda sekiz saat mahsur kalan insanların yaşadığı sıkıntıyı yaşayan bilir. Böyle idare mi olur? Bu idare için vali, emniyet müdürü veya içişleri bakanı olmaya lüzum yoktur. Bana da versinler görev ben de İstanbul’u idare ederim. Ahmedinejad geleceği gün, sıkı yönetim ilan eter ve her tarafı toz pembe boyarım, al sana emniyet tedbirleri! Binlerce polis ve sıcak altında dur kalk yapan arabalar. Giden milli servet bunun yanında karşılanan bir dini lider. Sevgili ve saygın Reisicumhurumuz Ahmet Necdet Sezer kaç kere yapılan ziyaret teklifini protokolden Anıtkabir çıkarıldığı için geri çevirdi. Ama şimdi biz Atatürk ismini ağzına almaya korkan bir lideri merdivenlerde karşılıyor, şapur-şupur öpüyor ve ekliyoruz: HOŞ GELDINIZ BÜYÜK LİDER...
Tek hatamız onu havaalanında karşılarken karşısına şu “Atatürk’ü değil, Humeyni’yi seviyorum” diyen kızımızın eline bir buket çiçek verip karşılasaydık, doğrusu çok daha iyi bir protokol gereğini yerine getirmiş olurduk.
Ülkemiz bu görüntülere layık değildir. Elbette misafirperver bir milletiz. Misafirlerimizi gayet düzgün ve kazasız-belasız kim olursa olsunlar karşılamak ve ağırlamak mecburiyetindeyiz. Ama bizim de kendimize göre kaidelerimiz var. Nasıl olur da Cumhuriyetin içinde doğmuş bir Ali Babacan gibi Dışişleri Bakanımızın bu olayı “teferruat” olarak kabul etmesi uygun düşer? O teferruat bu teferruat, peki siz neyi gerçekleştirdiniz? Millete söyler misiniz? Bu insanı böyle ağırlamakta neyin borcunu ödediniz? Bunu söyleyiniz de biz de rahatlayalım ve ikna olalım! Çektiğimiz sıkıntıların özrü olarak kabul edelim. Ve sonunda hoş geldirin, güle güle diyelim!...
 ***

Cebinde 3.500 Lirası Vardı!...
 
 
Nejat TAŞKIN
 
Babam rahmetli Osman Nuri Taşkın öldüğünde cebinde ki ufacık cüzdanından 3500 lira çıktı. Yani bugünkü parayla üç lira beş kuruş. Evet 87 yaşındaydı. Emekli bir öğretmendi. Geride beş erkek çocuk ve birde kız çocuğu, on torun bırakarak bu hayata veda etmişti. Harp yılları, yoksulluklar hep gündemindeydi. Ne var ki, Atatürk ve onun kurduğu Cumhuriyeti çok severdi. Sorduğumda, Atatürk’ün getirdiği reformlardan çok mutlu olduğunu söyler, bilhassa kadınlarımız için getirdiği o güzelim yenilikleri sık sık vurgulardı.Ve ifade ederdi.Eğer ben evlendiğimde Atatürk gibi bir liderin bulunduğu ortamda olsaydım,ananızı anahtar deliğinden görüp “kabulüm” diyerek, 60 yıl onunla hayat arkadaşlığı nasıl yaptığımı düşünmezdim. Şimdiki gençler çok mutlu. Konuşuyorlar, tartışıyorlar, anlaşıyor veya anlaşamıyorlar ama görerek ve beğenerek bu işe peki demenin mutluluğunu yaşıyorlar.
Osmanlı idaresi altında Halep, Şam ve Bumbuç gibi yörelerde büyüyerek ve idadi tahsilini tamamlayarak Kilis’e gelip evlenen babam Osman Nuri elbette anamdan ve evliliğinden sitayişle bahseder ve bunun kendisi için bir piyango olduğunu söylerdi. Bunları yazmamdaki sebep, günümüz insanının alabildiğine hırslarla mutlaka çok zengin olmanın heyecanlarını yaşamış olmalarıdır. Halbuki dünya o kadar kısa bir zemin içindedir ki, ne olursanız olunuz neticede KOÇ gibi büyüseniz de gideceğiniz yer ayni olduğuna göre kanaatkâr olmanın faziletini yaşamak lazımdır. Elbette bu demek değildir ki ,yoksul sınırı içinde yüzmenin de bir fazilet örüntüsü olduğunu söylemek doğru olmaz. Çalışacaksın, iyi insanlar ve evlatlar yetiştireceksin, işte servetin o olacak. Evet babam vefat ettiğine cüzdanında 3.500 vardı amma, arkasında tahsillerini tamamlamış iyi kötü hayatını kazanmış altı tane evladı vardı. Yokluk ve yoksulluk içinde büyümüşte olsalar, vatana ve millete doya doya hizmet etmenin zevkini yaşamış evlatlar yetiştirmekte bir faziletli görüntüdür.
Onun için derim ki, çok çalışın, fakat sağlıklı yaşayarak bu ömrü tamamlamak için yarışın. Öğle hep Mercedesli insanları değil de yerli malı arabalara binenleri de görün. Hiçbiri yoksa bisikleti kendinize makam otosu seçiniz. Çünkü nice makam sahibi ve zengin insanların bazen umulmadık ortamlarda ne duruma geldiklerini görmüşsünüzdür.
İyi insan faziletli insan olmanın avantajlarını sonuna kadar kullanmak gerekir. Elbette yan gelip yatmayacaksınız, çalışacaksınız, ama fazla hırs ve gösterişli şatafatlı hayatı hiçte benimsemeyeceksiniz.
Bırakınız onlar şatoda, villalarda 300 metrekarelik konforlu dairelerde yaşasınlar. Sizin 100 metre karelik bir eviniz varsa onunla mutlu olmaya bakın. Babam Osman Nuri hep Kilis’te bir bağım bahçem ve zeytinim olsun isterdi, bende ayni özlemi yaşıyorum. Ama olmadı diye üzülmüyorum, çünkü ufacık evimin bahçesindeki asma yaprağından kopardığım iki dal üzümle tatmin oluyor Tanrı’ma şükrediyorum.
İşte bütün bu yazdıklarımdan yola çıkarak diyorum ki, sağlıklı ve dürüst yaşamak kadar olumlu bir ortam düşünemiyorum. Kilis’in Karataş’ından ve Gaziantep’in Alleben ve Kavaklık’ından aldığım havayı ve güzelliği hâlâ şu 15 milyonluk İstanbul’da bulmuş değilim.
Babam Osman Nuri hep derdi ki,denizi gören bir yerim olsun, havadar olsun.İstedikleri oldu ne zaman mı,işte mezarı İstanbul Küçükyalı tepelerinde ve karşıda Marmara denizi ve adalar, şimdi babam Osman Nuri her gün, her saat yanı başında ki Annem Gülfidan Taşkın’la birlikte bu manzarayı seyrediyor ve mutluluklarını yaşıyorlar.
Elbette cebinden milyarlar çıksaydı böyle mutlu olur muydu, onu da artık sizler değerlendiriniz. Çünkü para her zaman mutluluğun işareti değildir.   


***


Sapanca ve PTT...
                                                                    Nejat Taşkın
Belki de bu başlığı okuduğunuzda biraz şaşıracak ve düşüneceksiniz. Çünkü benim için çok anlamı olan bu başlığın izahını yapmamı biraz beklerseniz, sizler içinde bir anlam taşıdığını göreceksiniz.
Çünkü ben, her vesileyle Sapanca dendiğinde PTT’yi hatırlarım. Yıllar evvel ağabeyim merhum Memduh Taşkın’ın orada dört yıl süreyle PPT Müdürlüğü yaptığı günler gözümün önüne gelir. 1960 İhtilalinin olduğu yıllarda ağabeyim Memduh Taşkın Sapanca PTT müdürüydü. Kumkapı PTT Meslek okulu mezunu olarak 1952 yılında ayrıldığı bu okuldan çeşitli memuriyet görevlerinde bulunduktan sonra Sapanca İlçesine Müdür olarak atandı.O yıllarda sesiz bir kasaba görünümünde olan Sapanca İlçesi Sapanca gölüne sırtını vermiş bir durumda bütün haşmetini ondan alırdı.O yıllarda bende Tuzla Piyade Okulunda bulunduğum için sık sık gider gelirdim Sapanca’ya.
İşte o Sapanca’yı yıllar sonra geçtiğimiz günler içinde bir pazar günü yine ziyaret etme imkanı buldum. Çünkü endişeliydim,dereler kurumuş, çağlayanlardan artık ses gelmiyordu, acaba Sapanca gölü nasıldı. Evet göl yerimdeydi ve etrafında artık binlerce insan öbek öbek yer tutmuş gölü izlemeye gelmişlerdi. Yol ve iz olmayan Sapanca’ da dakikalarca arabamızı park etmek için yer aradık durduk. Maalesef ne bir trafik polisi ve nede bir ilgili yol göstermek için mevcuttu. Sanki bir başka ülkenin bir başka göl kasabası gibi her kes dilediği gibi yer tutmaya ve eğlenmeye dönük yaşamını sürdürüyordu. Gelişi güzel konaklamalar ve bir disiplin anlayışı olmadan sıra sıra satıcılar ve bütün bunların yanında bütün ihtişamıyla uzanan bir göl manzarası. Ne yazık ki, dünyanın susuzluktan kırıldığı bir ortamda biz Sapanca gölüne bakıyor ve bir gün onunda kuruma ihtimalini düşünerek tahminler yürütüyoruz.
Kalkınıyoruz derken, batı gibi kalkınma içinde olmadığımızın göstergelerini de burada da izlemek mümkündür. Niçin biz batının o güzel örneklerini alıp da uygulamıyoruz da hep basit projelerle günü kurtarmaya çalışıyoruz. Bütün bunlar gezdiğim ve gördüğüm Sapanca için beni endişelendiriyor ve yıllar önce izlediğim Sapanca’yı arıyorum.
Evet, yıllar önce göl kenarında bol ağaçlı manzaralarla bezenmiş bir ortam varken, şimdi taştan binaların süslediği göl kıyısında pahalı restoranlar yerini almış bir tabak ala balık için dünyanın parasını ödemek için yola çıkmışsınız. Halbuki hiçbir masrafları olmadan yapılan bu balık çiftliklerinden elde edilen balıklar, tüketiciye daha ucuz finansa edilse ve bir gelen bir daha gelse felsefesi yürütülse çok daha anlamlı olmaz mı?
Evet, nasıl aramazsın PTT Meslek Lisesi mezunu merhum Memduh Taşkın’ı? Daha biz Sapanca İlçesine ayak basar basmaz görevi başından kalkar ve bizi bol ağaçlık kıyılarında göl manzarası isletirdi.Sesiz bir gemi yolcusu gibi uzaklara bakar ve çok uzaklardaki Adapazarı’nın yanan sönük ışıklarının göle doğru uzanan renklerini seçmeye çalışırdık.
Şimdilerde buralarda olsaydı da Sapanca’yı bu haliyle görseydi çok üzülürdü ve kırk yıl sonra gelinen noktanın bu olduğunu gördüğünde başka bir Sapanca arardı. Tıpkı bizim gibi. Çünkü biz ziyaretimizde esas Sapanca’yı aradık durduk. O güzelim ahşap evleri ve bol meyveli ağaçlarıyla, bahçeleri yerini artık betonlara terk etmiş ve Sapancalı at üstünde ziyaretçi gezdirme telaşına düşmüştür. Halbuki Ankara’nın bir ilçesi olan Beypazarı ilçesini görmüş olsalardı, oradaki belediye başkanının ilçesine kazandırdığı o güzelliği mutlaka kendi ilçelerine de getirmek için yola çıkarlardı.
Bu ilçenin sayın belediye başkanına ve yetkililerine sesleniyorum: Vakit geçmiş değildir. Sapanca’nın tarihi misyonunu koruyarak yola çıkınız ve İstanbul’un böylesi bir sayfiye yeri olan Sapanca’yı ihya ediniz. Göreceksiniz İstanbul halkı buraya taşınacak ve burası İstanbul’un balkonu olacaktır. Siz bu görevi mutlaka benimseyiniz ve yıllar evvelin Sapanca’sından yola çıkarak bu Tanrının nimeti olan gölü koruyarak, büyük bir Sapanca meydana getiriniz.
Belki biraz zor diyeceksiniz, ama hiç de zor değil. Çünkü elinizde un ve şeker var, helva yapmak size düşüyor. Ne olur gidiniz Beypazarı ilçesine ve sonra konuşalım...
 
***

Mehmet Pekmezci yazdı...
 
Nejat Taşkın
 
Sayın Mehmet Pekmezci, şimdilerde İzmir’in güzel bir beldesi olan Özdere’de yaşar. Tepelerde kurulu denizi uzaklardan gören evinin balkonundan hep Kilis rüyalarıyla yaşar. Hanımefendisi de bir emekli öğretmen olan sayın Pekmezci’nin 24 saatlik günlük yaşantısı içinde tam 20 saati okuyarak ve yazarak geçer. Ufacık bahçesine iner, orada Kilis’te yetişen her türlü sebzeyi yetiştirme gayreti içinde bulunur. Ara sırada   Eğe Denizi kıyısına iner ve şöyle bir denize batar çıkar. İşte geçenlerde notlarını karıştırırken onun yıllar evvel adıma gönderilmiş kendi el yazısı ile yazılmış hayat hikayesini buldum ve bu buluşumu köşemde sizlerle paylaşmak istedim:
1934’te Kilis’in Mihali Mahallesinde Davut Ağa’nın oğlu Vakıf Efendi’nin evin bitişiğindeki sekiz hissedarlı evde doğdum. Gözüm trahomlu olduğu için, Şehit Sakıp İlkokulunda okudum. Sonra da Kilis Ortaokulunu bitirip, 1950 yılında Diyarbakır İlköğretmen Okulu’na girdim. 1954-1955 yılında mezun olup, Kilis’in Karbeyaz İlkokulu öğretmenliğine atandım. 1956 yılında Karnebi köyüne atandım. Bir hafta çalışıp ayrılarak, Balıkesir Necati Eğitim Enstitüsüne girdim. 1959 yılında Edebiyat gurubu öğretmeni olarak Malatya Akçadağ Öğretmen Okulu Köy Enstitüsüne atandım.
Kilis köylerinde çalışırken folklor derlemelerine başladım. Kilis gazetelerinde de yazmaya başladım. Sonra Yeşil Malatya gazetesinde devam ettim. “AKÇADAĞ” adında Kültür-Edebiyat dergisini çıkardım. Derlemelerimi 1950 yılından itibaren TDK göndermeye başladım. 1966 yılında TDK tarafından anonim olarak iki cilt halinde “Bölge ağızlarına göre Türk Atasözleri ve deyimleri” olarak yayınlandı.
1968’de gazete ve dergilerde yayınlanan yazılarımı “Ekimler boyu Atatürk” adıyla kitap olarak yayınladım.
1969 yılında Kocaeli’nin Yarımca ilçesi için, Naci Girgin’le birlikte “Yatrımca Brunge” adlı kitabı yazdım. 1967-1972 Kocaeli il yıllıklarını düzenledim.
Bu arada unuttuğum atamalarda var. Tabi 1962’de Yedek Subay Okuluna girdim. Jandarma yedek subay olarak iki yıl Kilis hududunda bekçilik yaptım. 1964 yılında Adapazarı’nın Akyazı İlçesi Ortaokuluna, 1965’te de İzmit’e atandım. 22 yıl İzmit’te kaldım. Yerel gazetelerde sürekli köşe yazarlığı yaparken, her çeşit orta dereceli okullarda da öğretmen ve yönetici olarak çalıştım.
1968’de Atatürk’le ilgili kitabımın yayınından hemen sonra İmam-Hatip Lisesinde Atatürk köşesi kurduğum için Adana’nın Ceyhan İlçesine sürüldüm. Gittiğim gece kızım olmuş yazar arkadaşlar adını “CEYHAN” koymuşlar. Ben de başına “EZGİ” ekledim. “Ezgi Ceyhan” oldu. Şimdi turizm sektöründe hizmet verme yarışındadır.
Oğlum Koray Özalp Akçadağ’da doğdu. Doğum yerine göre değerlendirip, onu da örselediler. Şimdi elektronik mühendisidir.
1972’de “Tanrı Aşıkları” adlı Tasarrufi incelemesini” yazdım. 1974’te Türk şiirine “Ölümden Korkmayanlar”ı tefrika olarak yayınladım. 1975’te Çanakkale Anzaklar tarihini inceleyip tefrika olarak yayınladım. 1975’te Türk Yolu Gazetesinde Kocaeli Folklarını yayınladım. Bu arada edebi inceleme yazılarımı Teknik Öğretim Dergisi, Psikoloji Dergisi, Demokratik Eğitim Dergisi, Orta Öğretim Dergisi, Sesim Dergisi vs.de yayınladım.
1983’de “Atatürk’ün Eğitim Görüşü Türk Milli Eğitimin Sorunları ve Önlemleri” Toros Eğitim Vakfı ödülünü aldım. 1984’te “Atatürk ilkelerinin öğretim metotları” adlı eserimi yazdım. Baskıya hazır durumda bekliyor.


**
Mehmet Pekmezci yazdı-2
 
Nejat TAŞKIN
 
Binlerce öğrenci yetiştirmenin  ,birkaç eser yazmanın sevgili bir eş, iki güzel ve de Devlete-Millete yararlı evlat yetiştirmenin mutluluğu içinde 1986 da Kilis Ortaokulu Türkçe öğretmeni olarak bir hafta çalıştıktan sonra emekli oldum.
Şimdi İzmir’in Özdere Beldesinde tabiatın kucağında yaşıyorum. Toprakla oynamak, tabiatla görüşmek hoşuma gidiyor. Ara-sıra Kilis’e gidiyorum. Cumhuriyet Caddesinden Hükümet Meydanına çıkıyorum. Kelleci Mecit “Eşekler Reisi” yok olan dükkânının  yerine bakıp, nostalji yaşıyorum.
Mevlevihane’nin önünden geçip, Canbolat Camisi’nin içine girip kabaltından geçiyor, Sıçancık sokağına dalıyorum. Kaçak sevgi yaşadığım kaldırım taşları dar sokağın kaldırım taşları arasında gençliğimi arıyorum. Ulu Cami’nin önünden Yahudi mahallesine giriyorum. Camlarını taşladığım Yahudi Mahallesinin evlerinin yerine yeni yeni apartmanlar kurulmuş, camını kırdığım evleri arıyorum.
Beni kovalayan Yasefi görür gibi oluyorum. Hasırcı Kasteli’nin önünden, Kerhi Daşlarımın arasından kaçıp kaybolan on kuruşumu  arıyorum.
Sonra Hindioğlu Camisi’nden aşağıya doğru akıp doğduğum eve yöneliyorum. Ne deliklerine çöp soktuğum arı yuvalı duvarlar, ne yolun ortasından akan belleğenler ve ne de üç karılı Muhtar Burhan Efendi’nin evinin köşesindeki üstünden düşüp de iki ön dişimi kırdığımı kaya kalmış. Babamın kötek attığı daracık sokaktan Ayınönü Kasteline iniyorum. Tabakhanelerin kokusunu duyar gibi oluyorum. Çok şey değişmiş, kendime bakıyorum.
Ben hepten değişmişim...
Sayın Mehmet Pekmezci bunları yazdı, mutlaka o yıllarda yaşayan belki de onun öğretmenliğinde öğrenci olan sizlerden biride onunla ilgili bu hatıralara ilaveler yapmak isteyecektir. İşte yaşadığımız bu dünya üzerinde geriye bir hoş seda kalmasını istiyorsanız sizlerde yazınız bize gönderiniz ve Kilis’in yıllar evvelki portesini bu günlere uyarlayarak bir güzel maziye ait hatıraları birlikte yaşayalım. İzmir’de faaliyette bulunan Kilis Kültür Derneği’nin de bir üyesi olan sayın hemşerim özverili çalışmalarıyla katkılarda bulunmak ister. Ben zaman dilimi içinde İzmir Özdere’ye bir Askeri Kamp için gittiğimde mutlaka kendisini ziyaret eder, işte bazen güneşin batışını Eğe Denizine doğru izlemek fırsatını buluruz. Ama her şeye rağmen bizim için Kilis’in Kalleş tepelerinden Suriye topraklarına doğru bakmak ve güneşin batışını izlemek çok daha anlamlı ve gösterişlidir.
Sayın hemşerimiz geçtiğimiz aylarda ağır bir ameliyat geçirmiş olmasına rağmen, yine de o Özdere’de Kilis dendiğinde bir başka duygular taşıyarak Kilis’i Özdere’de yayınlanan bir gazetede çeşitli makaleler altında yansıtır. Bir emekli öğretmenin elbette bu güzel duygularla yaşantısını sürdürmesi ve “ÖZDERE’DE YAŞAM” adı altındaki bir gazetede çeşitli boyutlarda makaleler yazması güzel ve anlamlıdır.
Biz bu güzelliklere güzellik katmak için işte bu köşeden sesleniyor ve sağlıklı uzun ömürler dileyerek sayın Pekmezci’yi daha çok okumak ve yazmak istiyoruz

***

Mezarlık Kültürümüz
 
Nejat TAŞKIN
 
MEZARLIK KÜLTÜRÜMÜZDEN ÖRNEKLER….
Postadan adıma gönderilen bu kitapta imza sayın İsa Kayacan olunca, kitap kolisini heyecanla açarak bu 464 sayfalık yukarıdaki başlık altındaki kitabı heyecanla karıştırmaya başladım. Doğrusu o mezar taşları arasında dolaşırken böyle bir yazılımı konu eden bu güzel insanı hararetle kucaklamak istedim. Çünkü bu güne kadar yazılanlar hep yaşadığımız dünyanın ölçüleri içinde kalıplaşmış yazılardı.Ama bu kitap ahirete göçen insanlarımızın sanki giderken geride bıraktığı yaşayan insanlara mesajlarıydı. İşte sayın İsa Kayacan bu mesajlardan yola çıkarak bu değerli kitabı hazırlamış ve okuyucularına sunmuştur.
Elbette değerli ve değerli olduğu kadar, bir o kadar da emek mahsulü olan bu kitabı bizlere kadar ulaştırdığı için kendisini kutlamak gerekir.
Benim biraz da üzerinde duracağım konu hazırlıkları sırasında hiç haberim olmayışından duyduğum üzüntüdür. Zira hazırlık safhasında benimde haberim olsaydı mutlaka bazı katkılarım olacağını düşünmeye başladım. Unutulmuş olamazdım, mutlaka bana ulaşmayan mesajları vardı, sayın Kayacan’ın. Ama bundan dolayı herhangi bir kırıklığım yoktur ve zaten olamazda. Çünkü birinci planda kendisine sunacağım mezar taşları arasında ki en enteresan yazıyı kitabın 381. sayfasında zaten buldum. Çünkü Kilis İlinden yetişen ozan merhum terzi Korkmaz Kın’ın mezar taşındaki şu iki kelime benim duyduğum en enteresan mezar taşı yazısıydı ve o yazıyı da zaten sayın İsa Kayacan sayfalarına almıştı: GET İŞİNE!...
Evet, Kilis’i her ziyaretimde bu mezarın başına uğrar ve bu enteresan bulduğum bu yazı karşılığında merhuma fatihasını verir ve sonra onun tabiriyle işime giderdim.
Bu kitapta ki o enteresan yazıları ancak bu kitabı okuduğunuzda duyacak ve hissedeceksiniz. Elbette sizlerin bulunduğu törelerde de böylesine ilginç mezar taşları yazıları vardır. Tüm bunları ibretle ve elbette ders alınarak okunması zarureti vardır.
Sayın Kayacan, kitabın girişindeki şu güzel önsöz yazısıyla bizlere çok önemli mesajlar vermektedir:
Yıllardır ve vefatlar sonucu toprağa verilişler sırasında burukluk ve üzüntüler içine girdiğim mezarlıklara karşı hep içten ve teslimiyet duygularımla yaşadım, yaşamaya devam ediyorum.
Çok sevdiğim annem, babam, ağabeylerim ve öteki yakınlarım, sevdiklerim vefat ederek aramızdan ayrıldılar.
12 Şubat 2002 tarihi ise dünyamın yıkıldığı her şeyimin alt üst olduğu nefes alıp verişimin durduğu, 39 yıllık hayat arkadaşım eşim Sabahat’ın bir kalp krizi sonucu 45 dakika içinde vefat edip bizler, yalnız bırakarak gittiği zamanın durduğu gün gelince, yaşamanın gereksizliğiyle yüz yüze geldim, acı gerçekle karşı karşıya kaldım.
12 Şubat kapkara bir tarihti…
Bence sayın Kayacan işte bu tarihten sonra bu kitabı yazmaya karar vererek çok kıymetli bir yapıtını bizlere sunmuştur. Tekrar kendisine teşekkür ediyor ama acizane şunu hatırlatmak istiyorum. Ölüm elbette her yaşta çok elemli bir olaydır ve ölümün yaşı yoktur. Ama ne var ki bu kanunu değiştiremezsiniz. Doğacaksın, serpilecek ve büyüyeceksin ve sonra da her fani gibi ölümün tadını tadacaksın. Bundan kurtuluş olmadığına göre iyiye güzele ve sevgiye doğru her gün ne kadar koşabilirsen o kadar koşacaksın.
Güzel günler ve güzel böylesi duygulu yayınlara imzanızı beklerken, sizi her gün muhtelif yerlerde okuyan bir okuyucunuz olarak selamlıyor ve başarı dileklerimle size bir buket alkışlardan bezenmiş çiçekler gönderiyorum!...

***

Atatürk diyor ki...
                                                              NejatTaşkın
 
Onu sevmem diyenlere sesleniyor...
Onu eleştirenlere sesleniyor,
Onun hâlâ Türkiye Cumhuriyetinin büyük kurtarıcısı olduğuna inanmayanlara sesleniyor…
Ülkemizde ki demokrasinin ve Laikliğin değişmez kaidelerine inanmak istemeyenlere sesleniyor….
Ve biz onun yurttaşı ve onun kurtardığı ülkede yaşayan vatandaşlar olarak onun sesine ses veriyoruz.
Sana her zamankinden çok daha azimli ve inançlı olarak güveniyor ve sesine daima güven duyuyoruz.
Bir kısım bedbahtlar olsa da biz yinede onun eseri olan Türkiye Cumhuriyeti önünde hep saygı ile eğilecek ve bu Cumhuriyeti her türlü ahval ve şartlar altında bile, durum ne olursa olsun mutlaka koruyacağız…
İşte Atamız sesleniyor:
EFENDİLER!...
BAZI ARKADAŞLARIN YOKSULLUK İÇİNDE BU BÜYÜK DAVANIN BAŞARILAMIYACAĞINI ZANEDEREK; MEMLEKETLERİNE DÖNMEK ARZUSUNDA OLDUKLARINI DUYDUM...
ARKADAŞLAR!
BEN SİZLERİ BU MİLLİ DAVAYA SİLAH ZORUYLA DAVET ETMEDİM; GÖRÜYORSUNUZ Kİ SİZİ BURADA TUTMAK İÇİNDE SİLAHIM YOKTUR.
DİLEDİĞİNİZ GİBİ MEMLEKETLERİNİZE GERİ DÖNEBİLİRSİNİZ.
FAKAT ŞUNU BİLİNİZ Kİ; BÜTÜN ARKADAŞLARIM BENİ YALNIZ BIRAKIP GİTSELER;
BEN BU MECLİ-İ ALİ’DE TEK BAŞIMA KALSAM DA;
MÜCADELEYE AHDETTİM…
DÜŞMAN HER TARAFI ADIM ADIM İŞGAL EDEREK ANKARA’YA KADAR GELEÇEK OLURSA, BEN BİR ELİME SİLAHIMI; BİR ELİMEDE TÜRK BAYRAĞINI ALIP ELMA DAĞI’NA ÇIKACAĞIM.
BURADA TEK BAŞIMA SON KURŞUNUMA KADAR; DÜŞMANLA ÇARPIŞAVAĞIM.
SONRA DA BU MUKADDES BAYRAĞI GÖĞSÜME SARIP ŞEHİT OLACAĞIM.
BU BAYRAK KANIMI SİNDİRE SİNDİRE EMERKEN, BEN DE MİLLETİM UĞRUNA HAYATA VEDA EDEÇEĞİM.
HUZURUNUZDA BUNA ANT İÇİYORUM.
İşte Mustafa Kemal Atatürk bu cumhuriyeti böyle duygularla kuruyor ve bizlere emanet ediyor. Hala onun sevmeyenler ve onun izinden yürümek istemeyenler varsa, mutlaka onların akıllarından zoru oldukları ortaya çıkacaktır ve kendilerini ilk fırsatta tedavi ettirmeleri gerekir.
Lütfen yukarıdaki beyanatı tekrar tekrar okuyarak, dostlarınıza ve bilhassa Atatürk’ü sevenlerinize gönderin. Sevmeyenlerde olabilir hâlâ varsa ,onlara da hediye edin ve bu reçeteyi kullandıklarında iyi olacaklarını bilhassa belirtin.
Atatürk Türk ulusunun bir büyük meşalesidir ve bu meşale ebediyete kadar yanacaktır.
Sen rahat uyu sevgili Atam Anıtkabir’inde, yetişen her yeni nesil seni doyasıya sevecek ve hep izinde yürüyecektir.

***

Hemşehrimiz Tuğgeneral Dilaver Erşanlı
 
Nejat TAŞKIN
 
Evet, altı yıl önce Haydarpaşa GATA Hastanesine geldiğinde yarbay rütbesindeydi bu saygın hemşerim. Çalışkan ve çalışkan olduğu kadar da cana yakın bir hemşeri portresi çizdiği için kendisiyle her fırsatta bir araya gelir, Kilis-Vakfı’nın muhtelif toplantılarında bulunmak suretiyle hemşeri dayanışmasına büyük bir özveriyle katılırdı.
İşte bu saygın komutanımın televizyonlardan ve haber bültenlerinden adını terfi eden albayların generaller listesinde duyduğum zaman sevincimin derecesini kelimelerle ifade etmeyi beceremeyeceğim için, beni mazur göreceğinizi zannediyorum.
Evet, önümüzdeki 30 Ağustos 2008 tarihinden itibaren artık Kd. Tabip Albay Dilaver Erşanlı hemşerim tuğgeneral rütbesiyle yine askerin sağlık sektöründe güzellikler sergileyecek ve bu Kilis insanı yine dün olduğu gibi bu günde Erşanlı faktörünün o cana yakın ifadesi içinde bulunacaktır.
Erşanlı ailesini ta Ankara’dan bu yana Sayın Mennan Erşanlı ile birlikte tanırım. Sayın Generalim Dilaver Erşanlı Sayın Mennan Erşanlı Hemşerimin kardeşinin oğludur ve iyi bir aile ocağının temsilcisidir. GATA Askeri Hastanesinde yorulmak bilmeyen bir mesai atmosferi sergileyen sayın Generalimi ne vakit arasam ve mütevazi odasına konuk olsam, birçok evrakların arasında imza ağırlığı içinde bulmuşumdur. Çünkü GATA Hastanesi Baş Tabip Yardımcısı sıfatı içinde bulunduğu için birçok görev tabipliğinin dışında uhdesindedir. Bu görevinden artan zamanlarını da polikliniklerde ve ameliyat odalarında hastalarına güler yüzle şifa dağıtmanın hep öncülüğünü yapmıştır.
Hiçbir zaman ve hiçbir vesileyle, bugün işim var, yarın gel söylemini kendisinden hiç bir hasta duymamıştır. Hastasına verdiği randevuya hep sadık kalarak hizmet etmiştir. Adil yönetim sisteminin gereğini her vesileyle yerine getirmenin GATA Hastanesinde zannedersem öncülüğünü yapmıştır.
Onu böylesi güzel rütbeler içinde görmek ve hak ettiği bu rütbeler içinde onu izlemek emin olunuz bizler için çok önemlidir. Çünkü Kilis ilimizin insanları daima ve her vesileyle  yüksekliklere tırmanmak için yarışır ve bu yarışı çalışkanlığıyla dürüst ve samimi halk içinden gelen vasıflarıyla kazanır.
Sayın Generalim Dilaver Erşanlı’nın bu rütbeler içinde de daha çok ve daha başarılı hizmetlere imza atacağına inanıyor TSK’nin böylesi güzide insanlarımızı sinesinde barındırmış olmasını doğrusu sevinç tezahürü içinde karşılıyorum.
Altı yıl önce bir tabip yarbay rütbesiyle, Bursa Askeri Hastanesinden GATA Hastanesine atanan bu hemşerim şimdi tuğgeneral rütbesiyle hizmet vermenin TSK’de sevinci ve heyecanını yaşarken bizlerin de onu takip etmekte olduğumuzu ve takip edeceğimizi, hatta her vesileyle başarılarına alkış tutacağımızı bilmesini isteriz.
Bu köşe yazımı ona 30 Ağustos 2008 tarihinden evvel armağan ederken, tebriklerimi ve sonsuz başarı dileklerimi tekrarlıyor ve onun GATA Hastanesinde bay-pas ameliyatlarım sırasında sabah göreve gelir gelmez sayın Dr. Albay Habip Sayar, sayın Dr. Albay Mehmet Dinçtürk ve sayın Hv. Albay Uğur Ziyrek’le birlikte yaptıkları sabah ziyaretlerini hiçbir zaman unutmayacağımı bu vesileyle belirtmek istiyorum.
Tekrar sonsuz başarılar ve tebrikler. Tüm size ve camianıza uğurlu ve hayırlı olması dileklerimi sunarım sayın komutanım! Daha üst rütbelerde sizi görmek ve selamlamak isteğimi tekrarlarken, bu yazımın her kelimesini bir buket çiçek olarak kabul buyurmanızı arz ederim.

***

Kilis İli Emniyet Müdürü
 
Nejat TAŞKIN
 
İnsanları yazmak, hele bilhassa vatandaşa yönelik görevleri içinde bulunan insanlarımızı vatandaşa olan yaklaşımı ve katkılarıyla yazmak, bizler için kim olursa olsun bir görev anlayışıdır.
İşte Kilis Emniyet Müdürü sayın Süleyman Nuri Özhan’ı da bugün köşeme konuk olarak almak istedim. Çünkü Kilis İline atandığı günden buyana basında takip ettiğim bir çok güzellikler ve yaklaşım içinde hep bu sayın Müdürümü buldum. Onu tanımak fırsatı bulamadım. Ama bir Kilis ziyaretimde, Tanrı kısmet ederse eğer ilk işim kendisini ziyaret etmek ve bire bir bu sütunlara yazmak isterim. Ama o beni mutlaka tanıyordur çünkü Kent gazetesinin ikinci sayfasını açtığınızda köşeye kurulmuş ve kimseye bu köşeyi kaptırmadan yaz babam yaz diyoruz. Tam 60 yıldan beri. Zira İstanbul’dan yaşayacaksın ve Gaziantep İliyle Kilis İlinin sorunlarını ve güzelliklerini her gün bu sütunlara taşıyacaksın.İşte bizimde görevimiz budur diyelim ve dönelim sayın müdüre...
Son icraatlarını okuyorum, bir motosiklet kazazedesine bizzat kask götürüyor ve ona hatırlatıyor, bir daha motosiklete bindiğinde, sakın bunsuz yola devam etme. Çünkü geçireceğin kaza ne olursa olsun bu başında olduğu zaman, daha hafif zararlarla kendini kurtarırsın. Bir Emniyet Müdürünün bu güzel girişimi elbette alkışlanacak ve saygı duyulacak bir olaydır. Hatta kendisini tebrik etmek gerekir. Adam sende deyip,bana ne Kaskını taksaydı veya takmasaydı. Halbuki hiç de öğle değil, onu hastanede ziyaret ediyor, buyurun kaskınızı diyor...
İl Tarım Müdürü sayın Ali Eker’e geliyor ve ona da bir plaket veriyor. Elbette bu verişinde bir sebebi var. Tarım sektöründe Emniyetle tarım çalışmalarının iş birliği çok önemlidir. Demek ki sayın Ali Eker, bu konuda özverili bir çalışma içindedir.
Daha sonra Sayın Ahmet Barutçu’ya geliyor ve 24 Temmuz Gazeteciler Günü dolayısıyla ona da bir plaket veriyor. Çünkü Sayın Ahmet Barutçu Kilis İlinin sesidir, ses verenindir, tafrasız gazetecidir ve yıllardır bu tarafsızlığını korumasını bilmiştir. Çünkü ben, onu aşağı yıkarı 60 yıldan beri tanırım desem ,belki biraz size Ahmet Beyin yaşı çıkacağı için tuhaf gelirse de bu böyledir. O matbaayla ve mürekkeple hep iş içe yaşamıştır. Sayın Nuri Günal’lar ve Sayın Merhum Şinasi Çolakoğulları’nın dergâhından bu günlere gelmiştir. Kilis ilinde tarafsızım demek elbette biraz zor olsa da sayın Ahmet Barutçu tarafsızdır ve plaketi hak etmiştir.
Son bir hafta içinde Kent gazetesi sayfalarında bunları okuyarak sayın Emniyet Müdürümü bu satırlara konuk ettim. Umarım daha benim duymadığım ve gazete sütunlarına aksetmeyen bir çok güzel olayların içindedir ve bire bir, bir çok güzellikler sergilemiştir. Bir İl Emniyet Müdürünün halkla böylesine yakın temas diyalogu daima bir çok suçların ve suçlularında azalmasında ön ayak olacağı için, sayın Müdürümü tekrar tekrar tebriklerimle kutluyor ve daha üstün başarılara imza atarak üst görevlerde ülkemiz hizmetinde bulunmasını diliyorum.
Kilis halkı kendisine bu tür hizmetler veren insanlarını hele devlet görevlerini hiçbir zaman unutmaz ve onları nesilden nesile aktarır, anılarda yaşatır. Siz de bunu hak etmiş bir görevli olarak hep anılarımızda kalacaksınız.
 
****

140 kişi TIR kasasında
 
Nejat TAŞKIN
 
Bilgisayarın başına geçiyorum, güzel şeyler yazmak istiyorum. Zira biraz evvel Deniz kıyısında dolaşmış ağaç altlarında piknik yapan mangal partileriyle denizi izlemeye gelen varoşlardaki insanlarımızın sevinçlerini izlemiştim. Bunları yazmak,güzellikleri olsun yansıtmak varken, hep gündeme böylesine çarpıcı konular gelince işte güzellikler yansıtan olaylar arka plana itiliyor ve gözünüzün önünde facialar canlanıyor.
Nasıl bir insanlık dramıdır bu! Kacak 140 insanı hayvan gibi bir TIR kasasına dolduruyor havasız ve susuz hiç mola vermeden doğudan batıya doğru,üstelik yüklü bir dolarlarını da alarak yola çıkıyorsunuz. Onlara yaptığınız muamele hayvanlara bile yapılmadığına göre siz onlara bu muameleyi layık görüyor ve içlerinden 14 kişinin ölümünü izleyerek onları İstanbul Büyük çekmece gölü kıyısında bırakarak kaçıyorsunuz. Nereye kaçıyorsunuz, haydi diyelim ki adaletin pençesinden kaçtınız ve yakalanmadınız, vicdanınız hiç mi sızlamayacak? Ama şu muhakkak ki sizde vicdan olsa, zaten böyle bir sorumluluk altına girmezdiniz.
İş ve aş için yola çıkan bu yabancı uyruklu insanları böylesine bir işkenceye bile bile mahzur bırakmanız, sizin vicdanlarınızın yağla kaplı olduğunun bir işaretidir.
Bu böyledir de,o uzunca yolda seyrederken o yollarda dolaşan trafik ekiplerinin hiç mi kabahati yoktur. En ufak bir disiplinsiz trafik hareketi sırasında başınıza dikilen bu insanlara ne oldu da şimdi kayıplara karıştılar.
Topkapı Pendik arasında zaman zaman kendi arabamla yola çıktığımda birkaç yerde durdurulup ehliyet ve ruhsat sormak için çalışan bu kontrol mekanizması, neden doğudan batıya doğru seyreden bir tır için çalışmaz. Bu da ayı bir konu. Bu konuya bir dokun, bin ah dinle, onun için en iyisi dokunmadan vazgeç!
Evet, 140 kişi bir TIR’ın kasasında işkenceyle yol alırken, içlerinden 14 kişi ölüm yolculuğuna çıktıklarının farkında bile olmadan havasızlıktan ve susuzluktan can verirken bir yabancı toprakta cesetlerinin bırakılacağını hayal bile etmeden çıktıkları bir yolculukta aş ve iş uğruna bir feci cinayetin kurbanı olmuşlardır. Peki bunun sorunlusu kim olacaktır. Yarın obür gün, bir sorumlu bulurlar, o da eften-püften sorumluklarla suçlanarak affa uğrarlar. Ölen öldüğü yerde kalır ve bir müddet sonra unutularak,yeni bir tır, yeni bir kamyon yola çıkarak yeni facialar yaşanır.
Tüm bu olaylar içinde gel de güzel şeyler yaz. Tam yazımı bağlayacaktım Antalya Manavgat yangınları gündeme düştü ve o yanan sahaları gözlerimin önüne getirdim. Çünkü çok sık bir ara gitmiştim oralara. Ama ne yazık ki, o yeşil sahlar bir anda yok olup gitmişti. İhmal mi vardı, yoksa tabiat ülkemiz , için bazı oyunlar mı oynuyordu. Bilemiyoruz ama bir orman sahası en aşağı 40 yılda meydana geldiğinde göre ,artık Manavgat’ın yeni bir yeşil sahaya kavuşması için kırk yıl geçecek demektir.
TIR kasasında 140 kişi ve başlayan ölüm yolculuğu. Dileriz tüm bunlar artık bu medeni hayat ortamı içinde gündeme taşınmasın ve bizler güzel şeyler yazalım ve sizlere güzellikler yansıtalım. Çünkü bu tür yazılarla emin olunuz bizimde içimiz kararıyor amma, yapacak bir şey yok. Hiç olmazsa yazarak biraz deşarj olup teselli oluyoruz.
Haydi hayırlısı diyelim ve sağlam bir not düşelim. Sevgi ve duygu her şeyin üstünde olmalı insanları ve tabiatı çok sevmeliyiz. O zaman bunlar yaşanmaz, çünkü sevgiyle bütün güzellikler öne çıkar!...

*** 

Verin bakalım hesabını!
 
Nejat Taşkın
 
Konya’da yaşları 12 ila 16 arasında olan 18 kız çocuğunun arkasından ağıtlar yakıldı. Çünkü bir çürük bina, bir çürük düşünce bu 18 kızımıza mezar oldu. Onlar gencecik yaşlarda sorumsuz kişilerin kurbanı olarak unutulmayacak ve hep anılacaklardır. Güngören’de işlenen cinayetlerle bu cinayet arasında ne gibi bir fark görüyorsunuz lütfen söyler misiniz? O bomba eyleminde hiç suçları olmayan 18 vatandaşımızı en güzel çağlarında katleden o canavarlarla, bu binada böyle sorumsuz ve yeteneksiz kurs açanların ne farkı var?...
18 genç yavru daha hayatlarının ilkbaharında bu dünyaya veda ediyorlarsa, bu korkunç cinayetin sorumluları hiçbir ceza almıyorlarsa, artık vicdan muhasebesini sizlere bırakıyorum.
Koskoca her işten, her dini heyecanlarımızdan sorumlu diyanet işleri Başkanlığımız var iken, böyle deneyimsiz ve sorumsuz kişilerin açtıkları kuran kurslarında beyinleri yıkanarak bu duruma getirilen çocukların hesabı mutlaka verilmelidir ve sorulmalıdır.
Tek bir aile ferdi çıkıp da ben bu cinayeti işleyen ve işletenden şikâyetçi değilim diyememesi bile düşündürücü ve vahim sonuçları olan bir büyük gelişmenin işaretidir. Çıkarılan kanunlarla yasa dışı kuran kursları açanlara af yetkisi veren eller şimdi derin derin düşünerek eğer “Biz ne yaptık?” diyebiliyorlarsa bu da bir nebze olsun teselli kaynağıdır.
Fakir, fakir oldukları kadar da beyinleri bu yaşta yıkanmak üzere toplanan bu çocukların dağ başındaki bir çürük binada eğitime tabi tutulmaları ve onlara sorumsuz kişiler tarafından dini eğitim verilmesi doğrusu ülkemiz acısından çok kaygı verici bir durumdur. Okullarımızda çok yönlü din dersi ve din dersi veren hocalarımız var. Bu öğretmenlerimiz din dersini çok daha yerinde ve anlatımları uygun olarak, kafalara yerleştirirken bu yolları başka hedeflere yöneltmek kadar acemi bir girişim olamaz.
Bu çocukları kim geri getirecek? Kim bu sorumsuzluğa dur diyecek? Ortaçağ düşüncesiyle yapılan bu toplu beyin yıkama hareketlerinin elbette sorumlusu vardır. O ilin valisi ve daha başka yetkilileri mutlaka bu işteki garipliği araştırmalı bu binaya izin verenler sorgu odasına buyur edilmelidir, sorguya çekilerek hesap sorulmalıdır.
Bundan yıllarca evvel Kilis-Vakfı Erkek Öğrenci yurdu açılması için pırıl pırıl bir binanın her türlü istenilenlerini yerine getirdiğimde bile, tam iki sene uğraş verdiğimi hatırlıyor ve en sonunda o tarihte ki sayın Reisicumhur Süleyman Demirel’e yazdığım mektupta ki şu son cümleyi iyi hatırlıyorum.
Sayın Reisicumhurum, yukarıda arz ettiğim bir erkek öğrenci yurdu için dört dörtlük bürün ihtiyaçlar ve kanuni istekler tamam olduğu halde, iki senedir uğraşıma cevap alamdım. Umarım,buranın adını kuran kursu olarak değiştirseydik, daha öncelikli cevap alırdık.
İşte bu yazıma en kısa zamanda cevap gelmiş ve valilik el koyarak, binamızın erkek öğrenci yurdu olarak açılması yönünde 15 gün gibi kısa zamanda karar verilmiştir.
Ama şimdi bakıyorsunuz dağ başında adamcağız kız kuran kursu açıyor, çalışıyor kızları oraya topluyor ve elliye yakın kız öğrenci bir gece yarısı patlayan gazla hayatın en görkemli safhasını ölümle kapatıyorlar.
Sorumluları mutlaka bulunmalı ve bu tür girişimlere fırsat verilmeden kanun boşluğundan istifade etmek isteyenlere aman verilmemelidir. Yoksa böylesine çok korkunç ve vahim olaylarla karşılaşmamız her an mümkün olur ki, bunlardan ders çıkarmamız ve derslerimize iyi çalışmamız gerekir. Yoksa bu gidiş iyi bir gidiş ve iyiye gidiş değildir.

***

Kapanmayacak!
Nejat TAŞKIN
Aylardır ülkenin gündeminde olan bir konu. O gün her kes gibi ben de televizyon başında merakla bekliyorum. Tam saat 16.30 sıralarında açtığım televizyon kanalının başında TRT spikerinin yaklaşımlarını hem izliyor ve hem de dinliyorum. Bu ülkenin tüm sorunları gibi elbette bu sorunda hepimizi ilgilendirdiği için, merakla ve heyecanla tam iki saat başında beklediğim televizyon mikrofonlarının başına sayın Başkan Haşim Kılınç teşrif ederek ,o uzun ve nasihat dolu konuşmasını sunduğunda zaten netice anlaşılmıştı. Çünkü ülkemizde bu güne kadar onlarca parti kapatılmış,aylar ve seneler sürmüştü. Bu dava ise dört beş ay gibi kısa bir zaman dilimi içinde neticelenmişti.
Elbette ülkemiz için hayırlısı ne ise o olması gereğine hepimiz inandığımız için, ülkenin kaosa sürüklenmesini elbette hem temenni etmez ve hem de istemeyiz. Bu ülkede oynayan her taşta hepimiz için bir rolü var, demektir. Adam sende, demenin hiç birimize asla ve asla faydası yoktur. Çünkü bu ülke Atatürk gibi bir lider çıkarmış ve Cumhuriyet gibi bir büyük devlet idaresini yürürlüğe bütün yenilikleriyle koymuştur.
Bu ülkenin 78 yaşında bir vatandaşı olduğum için, elbette birçok kederli günlerini görmüş ve sevinçli günlerinde de ortaklık mekanizmamı çalıştırmışımdır. Savaşlar ve ihtilaller, gidip gelen Başbakanlar ve kurulan idam sehpaları hep bu ülkenin refahını sağlamak için vuku bulmuştur. Ülkeyi bölmeye ve parçalamaya kimsenin gücü asla ve asla yetmeyecektir. Bunu denemek isteyenler kendi denizlerinde her an boğulmaya ve yok olmaya mahkumlardır. Şimdiki parlamentoyu ve Cumhurbaşkanlığını ve Başbakanlığı ve Bakanları, benim 30 ve 40 yaşlarında olduğum zamanlarda dünyaya gelen insanlar olduğu için, elbette onlardan çok gördüklerim ve tecrübelerim vardır.
Elbette Anayasa gibi yüce bir kurum, “KAPATILMAYACAK” dedi ise altındaki mekanizma ne olursa olsun kapanmayacaktır ve gereken yapılacaktır. Bu ülke yönetiminde bulunan fertlere düşen görev, insanları bölmeden kucaklamaktır. Kim nasıl hareket etmek istiyorsa, insanları fazla üzmeden ve demokrasi gereklerinden ayırmadan icabını yerine getirmek gibi bir görevi kullanmamız lazımdır.
Mahkeme ne diyor, laiklik anlayışınızda biraz kırıklık var, diyor. Buna dikkat ediniz. Mahkemenin altı seçkin üyesiyle yine dört üyesi “dikkat!” diyor ve bu dikkatin altında yatan en önemli maddenin ülkeyi bölmeden kendi aranızda gereğini mutlaka yapınız, diye çağrıda bulunuyor. Ben yüzde 47.7 çoğunlukla iktidara geldim ,diye yürüyüşünüzde bile bir değişikliğe giderseniz işte o zaman “böbürlenme padişahım” manzumesi ortaya çıkar. Onun için bundan sonra balkonlara çıkıp ta verdiğiniz beyanatlara çok dikkat edecek ve bilhassa verdiğiniz sözlerin arkasında duracaksınız. Hepinizi kucaklıyorum, bizden olanı da olmayanı da diyip üç gün sonra bambaşka bir ruh içinde hareket ederseniz, işte o zaman yine o büyük savcı karşınızda size buyurun savunmanızı yapın der. Ne olur dikkatle hareket ediniz, sorunlarımız çoktur. Bakınız 550 YTL ücretle milyonlarca insanımız ev geçindirmeye uğraşıyor. Bunları yükseltmek için çareler arayınız. Enflasyon almış başını gidiyor, buna bir formül bulunuz ve ondan sonra türbandı, camiydi, diyerek yola çıkınız. Bütçesi bütün bütçelerden daha yüksek bir Diyanet İşleri Başkanlığımız var. Bırakınız din işlerimizi dün olduğu gibi bugün de onlar yürütsün, göreceksiniz hiçbir sorun yaşanmayacak, cami, okul ve kışla arasında ahenkli bir yol çizilecektir. Siz AB ve daha büyük uğraşlar için kendinizi adayınız bu üç unsura dokunmayınız onlar kendi klasikleri içinde yürümeye devam etsinler.
İşte “KAPANMAYACAK” kelimesini duyduğumda burukluk da olsa içimden sevindim, çünkü bir büyük kaos yaşanacaktı. Halbuki bu ihtar belki de insanlarımıza bir kulak çekme ihtarı olurda trenler raylarında rahat rahat gidip gelirler.
 
***

Kıbrıs’ı yazmak istiyorum

 

Nejat Taşkın
Kıbrıs’ı yazmak isteyişimin tek sebebi, gazetelerde yazılan yazıların arkasındaki sayın Rauf Denktaş’ın üzgün ve kırgın fotoğrafları. Çünkü o fotoğraflarda hep bir yerlere mesaj vermek istiyor, çünkü göz kapaklarının altında biriken bir duygu seli var. Çünkü o bu Kıbrıs denilen adaya her türlü varlığını koydu, sağlığını koydu, direndi, diretti ve her ne pahasına olursa olsun bir karış bile verilmesine müsaade etmem dedi. Çünkü orada yatan kısa tarih içindeki şehitler gözünün önüne geldi. Yeni bir anlaşma ve Kıbrıslı Türkler aleyhine olacak bir davranış, banyo küvetlerinde öldürülen çocukların ıstırabını dindiremeyecek bilakis çok daha körükleyecektir.
Onun için Kıbrıs’la ilgili bir antlaşma yapılırken mutlaka ve mutlaka sayın Rauf Denktaş’a sorulmalı ve o günün yaşayan politikacılarına danışarak karar verilmelidir. Kıbrıs öğlesine ucuz ve ucuz olduğu kadarda basit  antlaşmalarla karşı tarafa tepsi içinde sunulmamalıdır. AB girilecek diye böylesi bir ikram için Kıbrıs ikram vasıtası olmamalıdır. Zira hâlâ AB’nin hayal olduğunu düşünemiyoruz.
Hele Kıbrıs Fatihi Bülent Ecevit’in ruhunu şayet sızlatmak istemiyorsak Kıbrıs konusunda atacağımız adımlara çok dikkat etmemiz gerekir. Fakat ne yazık ki, bence atı alan Üsküdar’ı geçiyor ve kapılar arkasında iki liderler anlaşarak güle oynaya basının karşısına çıkıyorlar, her şey sütliman diyorlar.
Olamaz süt liman, çünkü 1974 harekatının hâla kanları temizlenmiş değildir. Benim arkadaşım ve zaman zaman bir araya geldiğim Kıbrıs gazisi Tutan Atalay’ı bir dinleseler yeter. Çünkü onun yanı başında bir gece yarısı harekatında can veren Mehmetçiklerin hala kanayan yaraları gözlerinin önünde. Sevgili Turan Atalay Kıbrıs bildiğin gibi değil ağabey diyor, bana her santiminde Mehmetçiğin kanı var,eğer basit antlaşmalarla o Kıbrıs adası terk edilecek olursa başta ben olmak üzere binlerce şehidin yanında benim gibi binlerce Gazi için için ağlayacaktır. Bir gece yarısı Tuzla Piyade Okulundan alınıp Helikopterle indirildiğimiz Kıbrıs dalgalarında gök gürültüsünü andıran silah seslerinin gümbürtüsü altında bizden çok daha donanımlı ve hazırlıklı düşmanı yenmenin o günkü coğrafyasını ancak yaşayanlar bilir. Eğer öğlesine ucuz sözleşmelerle bu Kıbrıs denen ada terk edilecekse, benim 1974 yılındaki o oluk gibi akan kanın hesabını kim verecek ve ben kimden hesap soracağım?!
Sevgili Atalay çok haklıydı. Ben bu arada daha ziyade hayatını ortaya koyan sayın merhum o gün Başbakan olan Ecevit’i düşünüyorum.Bütün dünyaya kafa tutmuş hiç kimseyi dinlememiş ve bir gece yarısı harekatı başlatarak Kıbrıs’ı öğlesine kurtarmıştır. Yoksa Kıbrıs Türkleri Rumların o korkunç hazırlıklarıyla yok olacak ve Kıbrıs Türk adı haritadan silinecekti. Türk Ordusu şimdi orada bir teminat unsurudur. Hele onun çekilmesi yönünde bir karar alınırsa o zaman çok daha vahim ve korkunç olaylar olabilir. Eğer bunları ilgililer görmüyor ve inanmıyorlarsa mutlaka bir başka faktör vardır işin içinde.
Ama ne olursa olsun mutlaka Sayın Rauf Denktaş’ı dinleyin onun vereceği talimatlar doğrusunda antlaşmalara imza atınız. Çünkü onun Kıbrıs dendiğinde yürürlükte olan bir haritası ve  çizgileri  vardır. Onu inkar etmek ve üstüne çizgi çekmek demek, Kıbrıs’ın kaybı demektir.
Bir zamanlar nasıl haykırıyorduk: KIBRIS TÜRKTÜR ve TÜRK KALACAKTIR. Yine haykıracağız ve yine Kıbrıs Türk’ü aleyhine cereyan edecek bir olaya asla ve asla imza atmayacağız.
Kıbrıs’ı onun için yazmak istedim. Zira 1974 harekatından sonra iki defa gitmek nasip oldu. Gittim savaş alanlarını ve yaşayan Kıbrıslı Türkleri gördüm ve onların sevinçlerini ve kederlerini paylaştım. Dilerim yanlış bir karar verilmez ve Kıbrıs daima Türklük statüsü içinde yarınlara taşınır da sayın Denktaş’ın göz pınarlarındaki yaşlar da sevinç yaşlarına dönüşür.
 
***

2450 sayfa!
 

 

Nejat TAŞKIN
Kütüphanemde bulunan birçok kitapları bir araya getirdim. Maksadım bu Ergenekon davasının soruşturma dosyalarının 2450 sayfa olduğunu öğrendiğimde kaç kitap olduğunu ve ne kadar zamanda okuyabileceğimi araştırmak istedim.
İnce Mehmet ve buna benzer birçok kalın kütüphanemde bulunan kitapları üst üste koyduğum halde, 2450 sayfayı bulmakta güçlük çektim. Hemen hemen yarı boyuma ulaşan bir kitap dekoru ile karşılaştım. Bu 2450 sayfalık soruşturma üstelik A4 kâğıdı üzerinden hazırlandığına göre çok daha büyük ve kalın kitapların olacağını düşündüm. Okumaya başlasam günlerime ve aylarımı da alacağı düşüncesine vararak, Ekim ayında başlayacak olan bu soruşturma aşamasında görev alacak, savcı ve hakimleri hayal-meyal izlemeye aldım.Ve onlar adına doğrusu yorucu bir iş olduğu  hesabına vardım.
Ama her şeye rağmen, bu bir görevdi ve ülkenin gündemi aylardır bu görevin sorumluluğunu üstlenen insanların beyanatlarıyla oluşuyordu. İşte karar mekanizması şimdi önce bu 2450 sayfayı okuyacak. Elbette roman okur gibi değil. Çünkü gerekirse suçlusun diyecek veya senin suçluluk izlerine rastlamadım diye de beraatını isteyecek. Onun için çok büyük sorumluluk isteyen bu görev heyecanını taşıyan yargı mensuplarına Allah büyük sabırlar versin ve bizlerde onları eleştirme yerine destek verip görevlerini titizlikle yapmalarını sağlamalıyız.
Elbette adı Ergenekon olan bu davalar unutulmayacak ve yargı gerekli araştırma ve dokümanlardan yola çıkarak neticeyi halkın huzurunda açıklayacaktır. Gazete manşetlerinde her gün bir konuyla ilgili beyanatlar devam ederken bilhassa politikacıların araya girerek zaman içinde eleştiri mekanizmalarını kullanmaları, biraz halkın heyecanlarına vesile oluyorsa da ne yapalım politikacının işi bu, iktidardaki muhalefete çatacak, muhalefetteki iktidardakine cevap verip eleştirecek ve diyecek ki, ben olsaydım şöyle olurdu, böyle olurdu diyerek kendisini haklı bir duruma getirecektir.
Her şeye rağmen bu ülke büyük ve görkemli bir ülkedir. Atatürk bu ülkede bir büyük Cumhuriyeti kurmuş ve onu emin eller olan Türk Gençliğine emanet etmiştir. Her toplumda bazı bazı bu tür çıkarmalar ve guruplaşmalar mutlaka vardır ve varlığı demokrasinin gereğidir. Ama adil demokrasiler, bu gibi durumları yargıya havale ederek çözüm yerinin adresini oluştururlar.
Ben bugün kendimi 2450 sayfa üzerine yönlendirip bu kadar sayfayı kaç ayda ve kaç günde okurum diye düşünürken elimin altında ki Sayın Turgut Özakman’ın 600 küsur sayfalık ‘Diriliş’ adlı kitabı geldi. İki aydan beri bitiremediğim için kendimi suçladım. Böylesine akıcı bir kitabın 2 ayda daha yarısına gelindi ise, 2450 sayfayı okumak ve karar vermek mecburiyetinde olanları, o halde alkışlamak lazımdır, diye kendi kendime söylendim durdum.
Bunun dışında daha mahkeme safahatında da bir 2450 sayfa yazılacağına göre, bu Ergenekon davası için kararlarını muhafaza etmek ve tutanakları yazılı klasörleri saklamak gereği olduğuna göre bir özel oda tahsisi mutlaka gerekecektir. Çünkü ilerde bu günün çocukları büyüdüklerine belki de kulaklarına bir Ergenekon olayı fısıldanacak ve onlarda merak edip araştırmaya gireceklerdir. Belki de yıllar sonra bu sayfalar gazete sütunlarında tefrika edilip kitaplaştırılacaktır. O vakit devrin en kalın sayfalı kitapları diye tarihi bir olay ortaya çıkmış olacaktır.
Her şeye rağmen ülkemizin huzuru ve mutluluğu için ne gerekiyorsa yapılsın,ama adil yargı ve adil sistem çalışarak insanların yapısına ve olgusuna uygun kararlarla ortalık gerilmeden gereği yapılmış olsun.
 Ne diyelim, her işte bir hayır vardır, bu işte hayırlara vesile olur inşallah...
 
***

“Özlenmiştir Kilis’imiz…”
 

 

Nejat TAŞKIN
Şairlerimiz var, edebiyatçılarımız, ilim adamlarımız, doktorlarımız, hukukçularımız, öğretmenlerimiz, öğretenlerimiz hepsi var. Kilis dendiğinde tüm bunlar akla gelir. İşte bunlardan biri de M. Şahin Yıldız’dır. Kilis tutkunudur, Kilis’in dışında yaşar. Şimdilerde Antalya’da zannediyorum. Tapu Müdürlüğünde görevlidir. Alabildiğine şiirler yazmıştır. İşte bu güzel şiirlerinden biri geçenlerde postadan çıktığında tabiî ki ben de hemen köşeme aldım ve değerlendirdim. Çünkü içinde Kilis adı vardı, adı bu olduğuna göre benimde görevim sizlere bunu yansıtmaktır. İşte o şiir:


ÖZLENMİŞTİR KİLİSİMİZ!...
Altmışaltıda Kilis’ten,
Seksenbirde de Antep’ten,
Nasibim çıktı gurbetten,
Özlenmiştir, Kilis’imiz…
Burada duysak Kilis adını
Bir hoş olur, durur kalbim,
Galip gelsin, aklıselim
Özlenmiştir, Kilis’imiz
Sıla olmuştur bizlere
Hep aşinadır, yüzleri
Sahabenin var izleri,
Özlenmiştir Kilis’imiz…
Yurdun Güneydoğu’sunda
Suriye’nin sınırında
Halep’in’ de yakınında
Özlenmiştir Kilis’imiz…
İlçeleri Musabeyli
Bir diğeri de Elbeyli,
Benimki de Polateli,
Özlenmiştir Kilis’imiz…
Ellili, altmışlı yıllar,
Mesken oldu, Kilis eller,
Doğduğumuz güzel yerler
Özlenmiştir Kilis’imiz…
Ravanda’nın kalesinden,
Dağ taş inler, su sesinden,
Hem de temiz havasından
Özlenmiştir Kilis’imiz…
Şahin Yıldız, uzak kaldık,
Sılamızı ihmal ettik,
Ancak birkaç yılda gittik,
Özlenmiştir Kilis’imiz…

İşte ayrılık kokan bir şiir. Elbette kolay değil o felhanlı kokulu topraklardan ayrılmak, ne işimiz vardı bu gurbet ellerde. Sanki isteyerek mi ayrıldık! Orada yediğimiz bir kuru ekmek ve Kalleş tepelerinden esen rüzgâr çok daha tatlı geliyordu bize. Ama ne yapalım ki, rüzgârın akışına kapıldık gittikçe gittik ve şimdilerde 1200 km. uzaklıktan şiirlere yansıyanları kokluyoruz. Sakın ola ki bulunduğunuz yerlerden şikâyet edip imrenmeyin İstanbul’a, Antalya’ya gelin görün, kalın birkaç gün birkaç saat ve sonra da dönüşe geçin, hüsranlara kapılmadan!...  
 
 ***
ALÇAKLAR!!!
Nejat TAŞKIN
Bu sıfat size az bile! Ama başka kelime bulamadığım için bu sıfatla size bağırmayı daha uygun buldum. Ne istediniz gecenin bir vaktinde yaz sıcaklığının rehavetini üzerlerinden atmak için Güngören denen semtte insanlara saldırmakla neyin tatminini yaşadınız. Ya o yürüyenler arasında sizin kardeşleriniz, ana ve babalarınız, hatta çocuklarınız bile olabilirdi. Ama bütün bunlara rağmen canavar için avın şunu veya bunu olmayacağına göre, siz de işte insanlık adına en büyük suç işleyen canavarlardansınız.
Yazıklar olsun size! Eminim ölüleri o yüzlerce yaralıyı patlattığınız bombadan sonra gelip izleme zevkini de yaşadınız. Belki de fırından gidip ekmek alıp, bu toprağın suyunu bile içtiniz ve kan üzerinden sözde keyif çatmaya başladınız.
Sizin yapınız, karakteriniz ve duygunuz ne olursa olsun, bu Atatürk neslinin kurduğu Cumhuriyeti asla ve asla parçalayamazsınız! Hedefiniz ve gayeniz ne olursa olsun bir gün bunun hesabını pahalı ödeyecek ve yaptığınız bu vicdansızlık hareketinin hesabı içinde boğulacaksınız!
İstanbul’da bir semt... Güngören, orta sınıfın hakim olduğu bir yerleşim merkezi, insanların tek zevki iş dönüşü yemek sonrası çoluğunu-çocuğunu alıp bu cadde üzerinde dolaşmak ve elindeki 100 gram leblebiye, yüz gram çekirdeğe talip yaparak yaz gecesinin sıcaklığını üzerlerinden atmak olan bu insanlara reva gördüğünüz kanlı tuzak, sizin ne kadar kalleş ve vicdansız bir toplumun ferdi olduğunuzun işaretidir. Biraz utanma ve biraz sıkılma olsa hiç günahı olmayan bu insanlara karşı açtığınız ateşin nereye gittiğini düşünür ve tetiğe ona göre basarsınız. Son bilanço yirmi ölü ve çoğu ağır yüzlerce yaralı. Yarın işe gidecek çoluk çocuğuna nafaka getirecek o insanların yolunu ve ekmeğini kestiniz. Aşına zehir, işine taş koydunuz. Sizin yatacak yeriniz yok zavallı ve alçak insanlarsınız.
Sizler yarın adaletin önünde mutlaka hesap verecek ve kendinizi ne ile savunacaksınız? Korkarım, “Ben masumum hakim bey” ifadesini kullanarak, mazlum rolü oynamayı bile düşünüyorsanız, sizlere tekrar yazıklar olsun!...
Şunu iyi bilin; bu Cumhuriyet, bu ülke, bu Vatan ilelebet yaşayacak ve sizin hedeflediğiniz ve düşündüğünüz durum asla olmayacaktır. Her ne olursanız olunuz bu kalleşçe taarruzlarınız karşısında hiçbir zaman yılmayan ve parçalanmayan bir Türk Ulusunun olduğunu unutmayın. Ama ne var ki, sizler zavallı insanlarsınız. İşte böyle çöp kutularına bıraktığınız mayınlarla masum insanları öldürmeyi hedeflemiş olmanız ancak hayvan psikolojisi ile bağdaşır.
Dileriz bu tür olaylar olmaz ve tedbirler alınır ve masum insanlarımız böylesine canavarca katliamlarla hayatlarının en güzel döneminde vurulup ülke topraklarında yeni bir kan ve yeni bir hedef olmazlar.
Tanrı ülkemizi korusun bizlere düşen görev moralimizi bozmayacağız. Daima dik ve daima vakur duracak şartlar ne olursa olsun, hançeremizi yırtarcasına bağıracağız:
KORKMA SÖNMEZ BU ŞAFAKLARDA YÜZEN AL SANCAK;
SÖNMEDEN YURDUMUN ÜSTÜNDE TÜTEN EN SON OCAK;
O BENİMDİR O BENİM MİLLETİMİNDİR ANCAK...
İşte daima başımız dik, anlımız açık ve yarınlara daha zinde ve heyecanlı koşacak, yılmayacak moralimizi bozmadan bu alçaklara asla teslim olmayacağız. Ne biz, ne ülkemiz ve nede bir karış toprak…
Orada can veren sevgili vatandaşlarımız, sizler şimdi birer şehit mertebesine eriştiniz. Tanrıdan binlerce rahmet diliyor yakınlarınıza baş sağlığı temenni ediyorum. Kanlarınız asla yerde kalmayacak ve hesabı birebir sorulacaktır!...

***

Sayın Op. Dr. Cezmi Ok
Nejat TAŞKIN
Gaziantep’te yayınlanan Zafer Gazetesinde engelliler için yıl başından bu yana dağıtmakta olduğunuz engelli arabalarının 200 olduğunu okuduğumda, doğrusu çok sevindim ve duygulandım. Çünkü ben bu konuda aylardır Gebze İli Dil ovasında yaşayan bir yoksul hasta, için yaptığım bu tür engelli araba girişimine bir türlü cevap alamadım. Siz ise güzel çabalarınızla ve birebir ihtiyaç sahiplerini tespit ederek, böylesi bir güzel yardıma imza atmış olmanızdan dolayı işte sizi kutlamak için köşeme konuk ettim.
Mutlaka başhekim olarak hizmet verdiğiniz Sev Amerikan Hastanesi de sizin gibi duyarlı bir insanı bünyesinde görevlendirdiği için çok yerinde hizmetlerinizin bire bir mutluluğunu yaşamaktadır. Sizi bu çalışmalarınızdan dolayı kutlarız. Zira insanlara yaşarken bu tür hizmetleri götürmek ve onların acılarını bir nebze olsun dindirmek elbette çok önemlidir. İşte siz bu hizmeti yoğun işleriniz arasında yaparken mutlaka hem dinleniyor ve hem de bir güzel görev anlayışının mutluluğunu yaşıyorsunuzdur.
Halkla ilişkiler Müdiresi sayın bayan Özlem Tanrıverdi ile böylesine güzel projelerde imzanız bulunması elbette sevindiricidir. Bu bakımdan yaptığınız hizmet esas konunuz olan tıp adamlığının yanında, daha duygulu görüntüler verdiği için mutlu bir kategori içinde anılmanıza vesile teşkil eder.
Yıllar evvel hemen hemen 65 yıl önce, Gaziantep ilinde bulunduğum sıralarda okuduğum sanat lisesinin tatil dönemlerinde Merhum Cemil Alevli’nin iplik fabrikasında çalışırdım. O sıralar 12-13 yaşlarındaydım.Bir gece vakti merdaneler arasına sıkışan parmaklarımla birlikte bir gece yarısı bu gün tahminen bulunduğunuz Amerikan hastanesinin acil servisine taşınmış ve tedavi olmuştum. O hastaneyi, o yıllarda tanımıştım ve şimdi siz o hastanenin genç ve dinamik bir yöneticisi sayılırsınız. Mutlaka hastaneniz artık çok modern ünitelere kavuşmuştur. Bir fırsat düşer Gaziantep’e gelmeyi planladığımda emin olunuz ilk ziyaret edeceğim mekanlardan biri sizin Başhekim olarak görev gördüğünüz hastane olacaktır. Bence o hastane yönetimi de sizin gibi böyle duyarlı hekimleri bünyesinde bulundurduğu için çok mutludur.Çünkü görev anlayışının böylesine hizmet sahalarına yönelmesi toplum içinde çok önemlidir.
Başarılarınızın devamını dilerken, bu arada şu aylardır bir arabaya kavuşturamadığımız yoksulu da sevindirmek istersiniz diye düşündüm. Zira iki yıldan beri yatağa bağlı olarak bir viranede gecekonduda yaşayan bu zavallı kadına kadar Gaziantep’ten uzanmanız elbette biraz düşündürücü olsa da yine de güzel bir yardım severlik ifadesi olacağı için sizi rahatsız etmiş oluyoruz.
Eğer böyle bir zahmete katlanmak ihtiyacında olursanız, bu konuyla ilgilenen Gebze Nüfus İdaresi Müdür Yardımcısı Ganimet hanım size yardımcı olacaktır. Hatta bu yardım paketini onun eliyle de gönderebilirsiniz. Aşağıda daha detaylı telefon numaralarını da yazarak sizi meşgul ettiğim için özür dilerim. Sizden istirhamım sakın ola ki sizi zorlamaya sokan bir teklifte bulunmuş olmayayım. Bir sohbet yazım içinde aklıma gelen böyle bir konuyu da size arz etmek istedim. Yine de sürçülisan etti isek af ola.
Tekrar tekrar görevinizde üstün başarılarınızı duymak istediğimizi belirtir sizler gibi güzel insanlara sahip olan Gaziantep halkımızı da şanslı halklar arasında bulundukları için onları da sizin nezdiniz de selamlamak isteriz.
Ganime Büyükçam (Gebze Nüfus Müdür Yardımcısı - 0505 394 47782)

***

Bir Abdullah Çubukçuoğlu vardı...
 
Nejat Taşkın
 
Evet, düne kadar var biliyordum. Ama ne yazık ki, bugün dokuz ay önce hayata veda ettiğini öğrendim. Halbuki daha birkaç gün önce Dünyada Kilis adlı bültenimizde onun bir dizesini yazmış ve şöyle demiştim:
BURSA’DA YAŞAR;
KİLİS DEYİNCE COŞAR...
İşte bu yaşayan ve coşan adam, şimdi artık aramızda değil. Hem de dokuz ay önce vefat etmiş. Kendisi zannediyorum Kilis Zİraat Bankasından emekli bir görevlidir. Ama emekli olduktan sonra gelmiş çoluk çocuğuyla Bursa’ya yerleşmiş ve orada bir dükkân açarak bazı Kilis yemekleriyle ses vermeye başlamıştır. Yıllar evvel kendisini Bursa’da ziyaret ettiğim zaman, benimle olan ilgisini unutmam mümkün değildir. Bursa’yı bana enine boyuna gezdirmiş, hatta bir arada merhum Zeki Müren’in mezarına bile götürerek orada onun mezarı başında bir Fatiha vermemi sağlamıştır.
İnsanların bu kadar çabuk ayrılışlarına doğrusu inanmak mümkün olmuyor. Emekli komiser hemşerimiz Mustafa’dan bu haberi aldığımızda inanamayıp telefonlara sarıldık ve aldığımız bu yanıtla doğrusu çok şaşırdık. Çünkü her ay mutlaka muntazam bir şiiri elime ulaşır bende fırsat buldukça onu yayınlarım. Demek ki son şiirine ancak fırsat gelmiş ve yayınlama imkanını bulmuşum. Merhum Abdullah Çubukçuoğlu bakınız bu son şiirinde neleri dile getirmiş:
GEL GİDELİM KİLİS’E;
KİLİS TAVASI GÜZEL;
AKPINAR, SÖĞÜTLÜDERE;
PİKNİK HAVASI GÜZEL...
Mutlaka Kilis ilinde de onu tanıyanlarınız vardır. Belki ilk defa benim gibi duymuş olacaksınız ve beklide daha evvel duymuş olmanın bir kere daha üzüntülerini yaşayacaksınız. Ama şu muhakkak ki bu güzel insanda, aramızdan ayrıldı ve şimdi ayrı bir dünyada beklide daha geniş ve kapsamlı şiir yazma fırsatı bulacaktır.
Mutlaka geride bıraktığı bir çok şiirleri vardır. İşte onun aile mensupları bu şiirleri bir kitapta toplayarak yayınlamayı sağlarlarsa her halde merhumun bir vasiyetini yerine getirmiş olurlar. Merhum her mektubunu ve şiir demetinin sonunda komşum Yaşar Ağama selamlarını söylemeyi unutma, derdi. Bende bu selamlı şiirleri bültenimizde yayınlayarak ona cevap verirdim.
Sevgili ve saygın hemşerim, nur içinde yat. Sana göndereceğim en güzel şiir demeti binlerce Fatiha olacaktır. Mekânın cennet olsun, yaşamın güzelliklerle dolsun. Yaşadığın Kilis’ten ayrılmış gurbete çıkmış ufak tefek yazı heyecanını yine şiirlerle olsun Kilis iline yansıtmışsın. İşte bu yansıyan şiirlerden yola çıkarak bizde seni unutmayacak ve fırsat buldukça o güzel şiir demetlerini yayınlayarak sana selamlar göndereceğiz.
Ebedi istirahatgâhında rahat ve huzurla uyu sayın hemşerim. Çünkü görevini yapan ve memleketini seven bir Kilisli daha aramızdan kayıp gittiği için biz yeri doldurulamayacak olan bu boşluklar için hep yalnızlık çekeceğiz!... Tüm aile fertlerine ve geride kalan yakınlarına derin baş sağlığı diliyoruz!
 
 *** 

Kahraman astsubayım son kurşununa kadar savaştı
 
Nejat Taşkın
 
Gazeteden bir fotoğraf karesi yansıyor. Mutlu bir karı-koca ve ön sıralarda anne-baba. İşte bu fotoğraf karesinde artık astsubayım yok. O bir şehit. Şehitlik mertebesine erişmek için kanının son damlasına kadar mücadele veren ve yaralandığı halde, askerlerine siz çabuk olun sivil vatandaşları kamufle edin, onlara bir şey olmasın, ben bu karşıdaki düşmanın hakkından gelirim. İşte bu komutla yaralandığı halde, mermileri birbiri ardına PKK düşmanına doğru yönelten astsubay Onur Bakbak, ardında müthiş bir kahramanlık öyküsü bıraktı.
Onun bu öykülerini aynen gazete sütunlarından alıyorum:
Şırnak Silopi’de PKK’lı teröristlerle geçen hafta çıkan çatışmada şehit düşen Jandarma Komando Astsubay Onur Bakbak’ ın yaralı halde saatlerce çatıştığı ortaya çıktı. Çatışmaya tanık olan köylüler evli ve bir çocuk babası 27 yaşındaki Astsubay Onur Bakbak’ın bu kahramanlığı sayesinde kendilerinin de terörist kurşunlarından korunduğunu söyledi.
Çatışma anını anlatan köylüler;
“Astsubay Bakbak, bacağından yaralanmış ve çatışmaya devam ediyordu. Askerlere ‘Kendi güvenliğinizi ve köylülerin güvenliğini sağlayın!’ diye emir verdi. Bizi güvenli bölgeye alıp, çatışmaya devam etti. Daha sonra şehit olduğunu öğrendik” dedi...
Cudi Dağı eteklerinde bulunan ve daha önce boşaltılan Esenli ile Derebaşı köyleri arasında 13 Temmuz akşamı Astsubay Bakbak, komutasında ki timiyle devriye görevi yürütürken bir gurup PKK’lı ile karşılaştı. Açılan ilk ateşte Bakbak, ayağından yaralandı Bunun üzerine başlayan şiddetli çatışmada, daha önce boşalan Esenli ile Derebaşı köyünde tarlalarını sulamak ve hayvanlarını otlatmak için Silopi’den giden köylüler, ateş altında kaldı. Terörist kurşunlarından canlarını kurumak için askerlerin bulunduğu bölgeye gittiklerini belirten köylüler, Astsubay Bakbak’ın kahramanca çatışmasına şahit oldular.
Ve işte Türk Ordusunun kahraman evladı bir astsubay böylesine bir kahramanlık heyecanı içinde kendisi şehit olma bahasına askerlerini ve köylüleri çatışmadan uzak tutmuş maalesef bir serseri kurşunla şehit mertebesine erişmiştir
Buradan yola çıkarak şu mesajı vurgulamak gereğine inanıyorum. Çünkü eğer bu gerçek realiteyi söylememiş olursam, biraz da haksızlık ederim. İşte böylesine kahramanca dağlarda vadilerde savaş kurşunları altında can veren bu güzide memleket evlatlarının sağ kalanlarına veya emeklilerine üç kuruşluk hakları olan zammı çok görüp Meclisten Kanun tekliflerini kabul edildiği halde geri çekenlere seslenmek istiyorum.
Astsubay Bakbak ve arkadaşları; vatan, bayrak ve Cumhuriyet dendiğinde böylesine kahramanca ülkesini korumak için yola çıkıp kendisini feda ederken, onun maddi imkanlarına ve hakkı olan durumlara bir nebze olsun katkıda bulunmamak için gövde gösterisi yapanları bu şehidimin duyguları içinde eleştirmek istiyorum.
Elbette bu gibi vatan, bayrak ve Cumhuriyet dendiğinde her ne kadar maddiyat ikinci planda kalırsa da geride kalan insanların yoksulluk sınırından uzaklaştırılması gereğini de düşünmek lazımdır. Onun için sayın ve saygıdeğer büyüklerimiz TMMM komisyonlarında bekletilen ve 20 yıldan beri hiçbir astsubay muvazzaf ve emeklisine hak tanımayan kanunların gündeme taşınmasını istiyor, bu şehitlerimizin kanlarının yerde kalmaması için gösterilen çabaların heyecanlarını ve sesini duyurmanızı istiyorum.
Sevgili ve saygın şehit kardeşim Onur Bakbak; sen rahat uyu kabrinde. Mutlaka intikamın alınacak ve belki de alınmıştır bile. Onun için biz bir taşına da bu ülke için canımızı vermeye hazırız. Yeter ki, ülkemiz bölünmesin ve düşmanlarımız her vesileyle ezilsin ve kahrolsun!
“ŞEHİTLER ÖLMEZ; VATAN BÖLÜNMEZ!” her zaman parolamız olarak kalacaktır!...

***
 
Sayın Şerafettin Saka, Gebze’ye hoş geldiniz!...
Nejat TAŞKIN
Gebze Ağır Ceza Mahkemesi Başkanlığına Kilis İlimizden bir Ağır Ceza Mahkemesi Başkanının atanmış olması doğrusu bizleri çok duygulandırdı. Çünkü dört yıldan beri her türlü Kilis dayanışmamızda yanımızda olan sevgili GEBZE İLÇESİ Ağır Ceza Mahkemesi Başkanımız  olan, İlhami Dal’ın Gaziantep İline atanmasıyla bayağı buruklaşmış, fakat sizin atanma haberinizi öğrendiğimizde bu burukluğumuz sevince dönüşmüştür.
Çünkü ayrılırken Kilis İlinde verdiğiniz beyanatınızda “Buruk ayrılıyorum” sözlerinin Gebze ilçesinde göreceksiniz yadırganmayacaksınız. Çünkü orası da bir Kilis İli gibi cana yakın insanların ve bilhassa saygın hemşerilerimizin doldurduğu bir İlçedir.
Orada size Kilis ilini aratmayacak kimleri saysam diye düşünüyorum. İşte Nüfus Müdür Yardımcısı Bayan Ganimet Büyükçam, işte Gebze Sanayi Odası Genel Sekreteri Seyfettin Biçici ve Memleket Hastanesi Gebze çocuk bölümü Doktoru ve Başhekimi Bülent Özkamer ve daha şu an isimleri hatırıma gelmeyen birçok Kilisli Gebze’de sizi karşılamaya ve ağırlamaya her zaman hazır ve sizi Kilis’teymiş gibi daima sizi selamlayacaklardır. Bir Sarkusyan Genel Müdürü Hayrettin Çaycı ve bir Polikimya Fabrikaları sahibi Muammer Karabey doya doya Kilis’i yaşayan insanlarımız olduğu için asla ve asla yabancılık çekmeyeceksiniz sanki yeni bir Kilis gündeminizdeymiş gibi kendinizi hazır bulacaksınız.
Elbette Kilis ilinden ayrılmak çok zor. Çünkü o ilin kendine mahsus dayanışması ve yakınlığı vardır. Bizlerde yıllardır İstanbul’da yaşadığımız halde daima o ilin havasını ve suyunu ve hatta insanlarını düşünmüş ve onları bağrımıza basacağımız her günü aramışızdır.
Elbette kolay değil geride bıraktığınız anılarınız arkadaşlarınız ve dostluklarınız vardır. Yargı adamı olarak böylesine dostlukları kazanmak ve dost çevresi içinde bulunmak elbette güzel ve güzel olduğu kadarda anlamlıdır.
Ayrılırken Kilis Polisevi’nde yaptığınız şu kısa konuşma bile her Kilislinin gönlünde ve belleğinde unutulmadan kalacak ve yer edecek ve sizi, Kilis ve Kilis halkı unutmayacaktır:
Üç yıl görev yaptığım Kilis’ten buruk şekilde ayrılıyorum. Kilis mümtaz bir vatan toprağı. Ergeç hak ettiği konuma gelecektir.
Buduygu ve düşünceler içinde siz Kilis’ten ayrılırken güle güle gidiniz diyor ve güzel Gebze İlçesine de hoş geldiniz diyerek, bize sevgili İlhami Dal duyguları ve heyecanları taşıdığınız içinde sizi coşkuyla selamlıyor ve alkışlıyoruz.
Kilisli suyunu içen ve onun felhanlı topraklarında bir gün bile kalıp havasını teneffüs eden her kim olursa olsun onu asla unutmaz ve bir ömür boyu hep gönlünde ve yanında taşır. İşte şimdi sizde o gönül çerçevesi içinde bulunduğunuz için mutlaka mutluluk duygularını yaşıyorsunuzdur.
 
 
****

Yaşar Yakut konuştu
 
Nejat TAŞKIN
 
Yaşar Yakut’u mutlaka bütün hemşerilerim tanır. Kilis’te bir radyo kanalının yıllardır sunucusu ve aynı zamanda danışmanı, hazırlayıcısı ve kısacası her şeyi olan Yaşar Yakut, daima haber kanalında bire bir doğruları yansıtır. Onun çarpıcı ve hayalci görüntülerine hemen hemen hiç rastlamadım. İşte beni bu duygular içinde geçenlerde cep telefonumdan arayarak, bazı sıkıntılarını dile getirdi.
Sayın Yaşar Yakut bir Kilis neferi ve gönüllüsü olduğu için haklıydı. Kilis’te bazı ters giden işler vardı, bunların düzeltilmesini ve halkın yararına döndürülmesini istiyordu. Hatta bize sitem ediyordu, siz diyordu, bizden çok uzaklarda İstanbul’da yaşadığınız için bizim sorunlarımıza fazlasıyla inemiyorsunuz. Halbuki bazı haksızlıklar yapıyordu. Şahsen ben ve sekreteri olduğum Kilis-Vakfı Başkanı ve diğer üyelerimiz her zaman şartlar ne olursa olsun Kilis’e sahip çıkmanın ve sorunlarını dile getirmenin heyecanını yaşamışızdır. Kent gazetesi sayfaları bunun açık delilidir. Hiç bir zaman kendi reklamımızı yaparak girişmedik, zaten ben 60 yıllık yazı hayatımda daima ben demekten çekinerek Kilis’i konuşmuşumdur. Elbette Yaşar Yakut haklıydı, Kilis’te sorunlar vardı. İşsizlik ve alış veriş noksanlığı almış başını gidiyordu. Bütün bunların yanında Belediyemizin de bazı ihmallerinden söz eden sayın Yakut bütün bu gelişmeleri radyo kanalından aktardığında umarım ki duyarlı BaşkanAbdi Bulut bunlara anında çözüm bulacak ve yerine getirecektir. Hele yerinde durmayan hep dolaşan sorunları bire bir göğüsleyen sayın Valimiz Nevzat Turhan da mutlaka daha net ve ses veren bir mizaç içinde olduğu için mutlaka çözüm üretmekte ön planda olacaklardır.
    Sayın Yakut bu iki yetkili insanımızı Radyo kanalına davet ederek sorunları dile getirip onlardan alacağı güzel cevaplarla mutlaka tatmin olacağını zannediyorum. Elbette ufak tefek aksaklıklar olacaktır.Bu aksaklıkların giderilmesi içinde el ele gönül gönüle uğraş vermek gereğine inanıyorum.
Sevgili Yaşar Yakut, merhum Ekrem Çetin’in Belediye Başkanlığı döneminde yıllarca onun özel kalem Müdürlüğünü yapmış bir kişi olarak Belediyenin içinden gelen tüm sorunlara cevap verecek bir durum içindedir.
Biz Kilis-Vakfı olarak elimizden gelen tüm detaylara Kilis dendiğinde el atmanın hep mutluluğunu yaşamışsızdır. Sayın Başkan Yaşar Aktürk’ ün gazetelere verdiği son beyanatının kelime kelime okunarak üzerinde durulması gerekir. Sayın Mehmet Sanlı hemşerimize verilen TBMM üstün hizmet plaketi ödülüne elbette çok sevindik. Ama bunun yanında o ödülü hak etmiş olan bir çok hemşerilerimizin de bulunduğunu ve onların liste dışı bırakıldığını duydukça da üzülmeye başladık.
Kilis ili ilim ve irfan yuvasıdır. Biz Kilis’i İstanbul’da Topkapı sur içinde doya doya karşılıyoruz. Orada 50 öğrencimizden hiçbir karşılık beklemeden en aşağı beş sene barınması ve yüzlerce öğrencimizin burs alması ve bunun yanında Kilis’te yapılan yüzlerce eğitim alanında ki dev binalar ve yoksullara uzanan Haydar Atınç gibi muhterem hemşerilerimizin sıcak kanlı eli, hep Kilis İçin yapılan fedakarlıkların bariz birer göstergesidir.
Tüm bunlar sayın Yakut Kilis içindir. Elbette senin çırpınışlarında Kilis içindir. Ama sıkıntılarını kendine saklamayıp Kilis’te ki ilgililere bire bir ulaşsan mutlaka onlar sana tatmin edici cevaplar vererek seni aydınlatırlar.
Hele Kilis’teki basın kuruluşları özellikle Kent Gazetesi mutlaka ses veren yayınlardır. Benim en hoşuma giden de bu basın kuruluşumuzun Kilis gibi bir ilde tarafsızlıklarını korumasıdır.
Her şeye rağmen sesini duymak güzel sevgili Yaşar Yakut, böyle ara sıra arada hiç olmazsa deşarj  olursun. Kilis bizim doğum yerimiz ve can toprağımızdır. Kal sevgilerle...
 
 
Mehmet Uzun
Nejat TAŞKIN
Bundan yirmi sene önce Kilis Kemaliye İlköğretim Okulu’nda okuyanlar onu çok iyi tanırlar. O şimdi İstanbul’da yaşar. Çok çocuklu bir ailenin reisidir ve 75 yaşındadır. Yanılmıyorsam dokuz çocuğu vardır. Beş oğlan, dört kız, sayısını bilmediği kadar torunlara sahiptir.
Ara sıra Kilis-Vakfı’nı ziyaret eder, sorunlarını bizimle paylaşmaya çalışır. Zamanında Kilis’in Acar köyünde isim yapmış ve daha sonra işte Kemaliye İlköğretim  okulunun hademesi olarak bulunduğu görevden emekli olarak İstanbul’a yerleşmiştir.
Kilis’in bağları ve zeytinlik alanları buram buran gözlerinin önünde seyrederken kendi kendine kızdığı anlarda olur ve söylenmeye başlar, “Ne işin vardı Mehmet Uzun senin İstanbul’da!?” der ve hayıflanır. Onun için Kilis ilinin dağları ovaları Akpınar’ı ve susuzluğu onun gözünde bir cennet görüntüsü içindedir.
Tüm bu hayaller içinde gününü gün etmeye çalışırken, geçenlerde bankadan maaşını çekmeye gittiğinde başına gelen olayı hiç unutamaz ve daha çok garipliğini yaşar.
Olay şöyle gelişir:
Her ay muntazaman 600 YTL civarındaki emekli maaşını almak için bağlı olduğu bankasına gider. Maaşını çeker ve kapının önüne çıkar. Yanına genç ve estetik görünüşlü 40-50 yaşlarında bir hanım yaklaşır, “Bey amca” der, “Şu karşı evde birkaç parça eşyam var, indirmem gerekiyor. Bana yardımcı olur musun?”
Mehmet Uzun hemşerim, zaten bu işlerin adamı. Yardımseverlik onun damarlarında var. Hemen parasını yan cebine kor ve hanımın peşinden gösterdiği apartman kapısından içeriye girer. Kadın kapıyı kapatır ve başlar, Mehmet amcanın sağını solunu yoklamaya ve karıştırmaya. Mehmet amca “yapma etme” derse de bir fırsatını bularak kapıyı açar ve kaçmaya çalışır. Kadının elinden kurtulduğuna sevinir. Biraz ilerde bankadan aldığı para aklına gelir ceplerini yoklar ve Mehmet Uzun havasını almıştır. Paralar çoktan hanımın cebine ulaşmıştır. Karakol filan aklına gelir uğrar, gülüşmelerle karşılanır. Sorulup soruşturulur, ama bütün takiplere rağmen Mehmet Uzun amcamızın aylık maaşı havalara doğru yol alır gider. O da şaşırır, bir anlık gafletin esiri olduğunun farkındadır. Ama ne yapsın yardımseverlik aşkı galip gelir.
Sayın Mehmet Uzun Sami Kınoğlu merhumun okul müdürlüğünü çok iyi tanır, ona minnet borcu vardır. Yine Fahri Öner Bey’in ilköğretim müdürlüğü de onun dönemine rastlar. Tüm bu isimleri hep şükranla anar ve hatıralarını okulun bahçesinden dışarıya taşımanın güzelliğini yaşar.
İşte bu iri kıyım hemşerimiz o yılların heyecanı içinde şimdi İstanbul’da böylesine hatıralardan uzak o yıllarca seslerini duyduğu cıvıl cıvıl öğrencilerin mutlak güzelliğini hep yansıtmak ister. Şimdi o öğrenciler arasında kim bilir ülkemizin gündeminde isim yapmış kimler gelip kimler geçmiştir. Uzun boylu iri kıyım bu insanımızı elbette bu yazıyı okuduktan sonra tanıyanlar çıkacaktır. İşte o insan şimdi İstanbul’da yaşamakta aldatılmamak için her kesime  ne yapması gereğini sormaktadır. Bana kalırsa vakit geçmiş değildir. Ömrünün son demleri de olsa, Kilis’e dönmesini salık veririm amma, oda bana dönüp sen ne aradın buldun bu İstanbul’da derse ,diye çekiniyor ve sorularımı içime atarak yutkunuyorum.
İşte sevgili Mehmet Uzun, bir yazı konusu oldun ve köşeme konukladın. Aklını başını topla ve yardım severim diye geçinme maaşını almaya yalnız gitme, bütün bunların yanında sağlıklı ve sağlam yaşamaya çalış. Bu dünya birde bakarsın ki bir anda bitmiştir. Haydi hayırlısı sayın Mehmet Uzun. Bak seni tanıyanlar hep el sallıyorlar ve selam gönderip uzun ömürler diliyorlar.
 

 


***

Prof. Dr. Ahmet Taner Kışlalı
Nejat TAŞKIN
Bir saldırı sonrası 1999 yılında kurban giden bu saygın ve saygın olduğu kadar da eğitim gönüllüsü hemşerimi nasıl yazabilirim diye düşünüyorum. Kilis’ten bana telefon açan yine çok iyi tanıdığım eğitim gönüllüsü bir öğretmen arkadaşım ve hemşerim olan Mustafa Kandemir’in, bana kadar ulaşarak “merhumu yazalım” deyip, onun isminin Kilis’te yapılacak bir eğitim sitesine verilmesi hususunu yansıtması karşısında, işte bu satırlarla Prof. Dr. Ahmet Taner Kışlalı diyerek, karşısına çıkmak cesareti gösterdim.
Zira onu yazmak ve onu anlatmak için kelimeler yetmez. O başlı başına bir ekol, bir eğitim uzmanı ve Kilis İlinin yetiştirdiği bir güzel insandır. Veya insandı... Onu kahrolası eller bir suikast sonucu katlederken, bizleri ta can evimizden vurmuş ve bizler de yeri doldurulamayacak olan bir hemşerimizin kaybından dolayı, aradan geçen bunca yıl olmasına rağmen hala üzüntülerimiz kat be kat artmış, hele o canilerin hala bulunamamış olması bizi daha çok derinden yaralamıştır.
Sayın müdürüm Kandemir’in bana ilettiği mesaja göre, Kilis’te yapılacak olan kültür sitesinde merhumu yaşatmak istemişlerdir. Elbette bu isteyiş ve bu saygın görüş daima ilgililer nezdinde de değerini bulacak ve mutlaka Prof. Dr. Ahmet Kışlalı ismi o yapılmakta olan sitede bir bayrak gibi dalgalanacaktır.
Elbette ilgililer buna karar verirken belki de önlerine gelen bir çok saygın isimler olacaktır. Elbette Ahmet Taner Kışlalı merhumun araştırıldığında ne kadar zengin bir kültürü ve yazı alemi olduğu görülecek ve düşünülmeden karar verilecektir. Sitenin adı AHMET TANER KIŞLALI olacaktır.
Bu isim hem Kilis’imiz için anlamlı bir isim olacak ve hem de nesilden nesile kim bu KIŞLALI dendiğinde hayatı ve kısa ömrü değerli projeleriyle birlikte anlatılacaktır. Onun yetiştirdiği öğrenciler ve eğitim müesseselerine kazandırdığı isimler, mutlaka onu her vesileyle anıyor, böylesi bir isim verilme heyecanını hep birlikte kutlamak istiyorlar.
Köşe yazarlarımızdan sevgili ve saygın Kebire KAYABAŞ bakınız onu son yazılarından birinde bize nasıl tanıtıyor:
Ahmet Taner Kışlalı 1939 yılının 10 Temmuz günü Tokat’ın Zile İlçesinde doğdu. Gazeteci ve yazar Mehmet Ali Kışlalı’nın küçük kardeşidir. Kilis Kemaliye ilkokulundan sonra Kilis Ortaokulunu ve Kabataş erkek lisesini bitirdi.
Bülent Ecevit tarafından kurulan 42. hükümette 1978-1979 yıllarında Kültür Bakanı olarak görev yaptı.
Kışlalı, 21 Ekim 1999 Perşembe günü Ankara’da evinin önünde uğradığı bombalı saldırı sonucu vefat etti.
O yüzlerce esere imza atarak ölümsüz yazılar dizisini gerçekleştirmiştir. Ve bir güzel eserinin adı, Mustafa Kemal’e Saldırmanın Hafifliği adını taşımaktadır. Çünkü o bir Atatürk hayranıdır.

***

Sayın İlhami Dal Gaziantep’te
 
Nejat TAŞKIN
 
O Gebze Ağır Ceza Mahkemesi Başkanıydı, şimdi Gaziantep ili Ağır Ceza Mahkemesi Başkanlığına atandı. Dört yıldır hizmet gördüğü yöreden doğduğu yöreye doğru gitmenin ve orada hizmet vermenin şimdiden heyecanını yaşamaya başlamıştır bile.
Bu sevgili ve saygın hemşerimi dört yıl önce tanıdığımda ve her Gebze ziyaretimde daima onun mütevazi ve cana yakın ilgisiyle buluşmuş ve onunla Gaziantep ilinin ve Kilis’in güzelliklerini konuşarak doğduğumuz yörelerin biraz olsun hasretliğini gidermişizdir.
Sayın İlhami Dal bir yargı mensubu olarak hakikaten titiz bir adalet dağıtmanın daima öncülüğünü yapmış mütevazi kişiliği altında hep doğruları yansıtmıştır. Onunla bir araya geldiğimiz zamanlar yöreyi dolaşıp bulunduğumuz yöreyi tanıma fırsatı bulmuş hele son buluşmamızda o Hereke denen tarihi yerdeki gezintileri hep hayal alemimizde saklamaya çalışmışızdır. İşte bu sevgili ve cana yankın insan şimdi Gaziantep ilinde görev yapmanın heyecan verici duyguları içindedir.
Bizlerden ayrılması her ne kadar bizim için derin ve etkileyici bir ortam yaratmış ise de böylesine iyi bir insanın Gaziantep Adliyesinde görev almış olması, ayrıca sevindirici bir durum yaratmıştır bizler için…
Onun bıraktığı o cana yakın ifadeleri asla unutmak mümkün değildir. Onu hatırladığımızda elbette bir Başkan İlhami Dal vardı diyecek, güzel meziyetlerini saymakla bitiremeyeceğiz. İşte insanların en güzel özellikleri budur, göreviniz sıfatınız ne olursa olsun, insani sevgileri hep ön planda tuttuğunuzda daima hatırlanacak ve unutulmayacaksınız. Biz işte sayın Başkan İlhami Dal’ı böyle tanıdık ve böylesine  güzel meziyetleri olan insanımızı Gaziantep iline uğurladık.
Gaziantep bu bakımdan şanslı sayılır, çünkü böylesine erdemli bir insanın orada hizmet vermesi elbette güzel bir çağrışımdır. Onu yeni görevinde de mutlaka Gebze ilçesinde olduğu gibi başarılı hizmetler vererek adalet mekanizmasının hep olumlu yönlerini ifade edeceğine inanıyor ve adaletli bir terazi taşıdığı için onu hep kutluyoruz.
Sayın Dal, Gaziantep’e güle güle git. O il bizim büyüdüğümüz ekmeğini yediğimiz ve suyunu içtiğimiz bir ildir. Bir gün yolumuz oralara düşerde sizi ziyaret etme imkanı bulursak elbette yine geride kalan günlerin güzelliğini konuşacak ve keşke diyeceğiz bir dört yıl daha aramızda kalsaydın. Ama bütün bumlar işte memleket görevi, tayin olacaksınız ve gideceksiniz yeni yüzler ve yeni vasıtalarla tanışacaksınız. Ama ne olursa olsun geride bıraktıklarınız sizleri unutmayacaktır. Ben her Gebze ilçesine geldiğimde o mütevazi Adliye sarayının önünden geçerken sizi hatırlayacak ve birlikte uzun uzun yaptığımız güzel söyleşileri düşüneceğim.
Dileğim, temiz ve güzel hukuk ve adalet anlayışı içinde bir gün görevinizi tamamlayarak bu ülkeye hizmet etmenin zevkini doya doya yaşamanızdır. Çünkü bunu hak etmiş bir Başkansınız.
Çoluk ve çocuğunuzla güzel yaşamanızın haberlerini almakla yaşantımızın bir parçası olan sizi hep hatırlayacak ve unutmayacağız. İnanıyoruz ki, o doğduğunuz yörede de başarılı bir Başkanlık görevi yürüteceksiniz.Bu bakımdan Gaziantep Adliyesi şanslı bir adliye sayılır. Zira İlhami Dal gibi saygın bir başkan şimdi orada ve oranın adalet mekanizması içinde.
Tekrar ve tekrar güle güle gidiniz ve yeni görevinizde başarılı günler geçiriniz. İşte sizi uğurlarken bir demet karanfil vermek isterdim, ama bu mümkün olmadı. Bu yazımın her kelimesini bir dal çiçek kabul ediniz ve bizleri hatırlayınız.

*****
Ozan Tamer Abuşoğlu
Nejat Taşkın
Bir telefon çaldı ve onun arkasında güzel bir sesle arandığımı duyduğumda, yazılarımı okuyan bir sevgili hemşerimin sesini duymak beni doğrusu çok haz verici bir tabloyla baş başa bıraktı. Gaziantep İli benim için çocukluk yıllarımın anılarını yaşatan bir İl olduğu için oradan bana kadar gelen her ses, daima beni mutlu ve mesut bir ortama sürükler. İşte sayın Tamer Abuşoğlu’nun da bana yansıttığı bu güzel seslerde, o duygulu hatıraları canlandırdım.
Ve sonra bir şiir kitabı geçti elime, o ne güzel şiirlerdi. İlk sayfasını çevirdim ve bana ithaf edilen bir şiirle karşılaştım. Tıpkı bir buket çiçek gibi geldi bana. Zira kokmuyordu, ama çok güzel yansıyordu. Bakınız yansıyan satırlar neleri ifade ediyor:
GÜNEYDOĞUNUN İNCİSİ;
KİLİS’İMİZİN GÜR SESİ.
NEJAT TAŞKIN BEYEFENDİYE;
SESİNİ BANA VEREN;
GAZİ ŞEHRİN SELAMIYLA...
İşte böyle bir giriş ve bu güzel girişten sonra elinize bırakılan ”SESİNİ BANA VEREN ŞEHİR” adlı bir şiir kitabı. Her şiirinde bir güzellik yansıtan bu saygın hemşerim kasaplık yaptığını belirterek, güzelliklere imza atan o nefis Gaziantep yemeklerinin sanki heyecanıyla ve ağız tadıyla bizleri buluşturmuş ve adresimize göndermek lütfunda bulunduğu bu güzel şiir demeti kitabıyla da bir başka güzelliği yansıtmıştır.
Sayın hemşerimiz Mehmet Zelzele’nin bürosunda sohbet ederken çalan telefonumla muhatap olduğum bu güzel Gaziantepli hemşerim, bana çok heyecanlı anlar yaşattı. Ben o an birkaç kere Gaziantep’e gittim ve geldim. Bir yazarın en güzel portesi yazılarının okunmuş olması ve okunduktan sonrada yazarın aranılarak teşekkür edilmesidir. Ben de bu ozan arkadaşımıza teşekkür ediyor ve şiir meraklılarına onun bu kitabını mutlaka okumaları yönünde tavsiyede bulunuyorum.
Ozan Abuşoğlu’nun daha evvel yayınlanmış on kitabı daha bulunduğuna göre mutlaka şiir dünyasında ismi duyulmaya namzet bir hemşerimizdir. Şarkılara konu olacak şekilde yazılmış bazı şiirlerinin mutlaka bestekarlar tarafından incelenip repertuarlarına alınacağı düşüncesi içinde olduğumu da bu vesileyle belirtmek isterim:
Yüz yıllık bir uykunun koynunda
Bütün düşlerimi bana verdi,
Bu şehir
Yaşamış ve yaşayacak
Bütün ruhlar ben olmuşum
Zaman rahminde
Büyütürken bu şehri
Beni bir kaba doldurmuşlar
Ben Antep doğmuşum
Kaçak bir sığara kağıdında
Yakmışlar suretimi
Üflemişler zamanın gözlerine
Antep ben olmuşum…
Şiir kitabının arka kapağını bu satırlarla donatan sevgili Abuşoğlu, mutlaka başarılara imza atacak,mesleğinin doruğunda etleri parçalarken her parça etten bir şiir, bir kıta çıkaracaktır. Bundan sonra bulduğum her fırsatta şiirlerini yansıtacak, belki de bir gün sizi ziyaret etme imkanı bulacağım. Hoşça kal benin Gaziantepli ozanım...
 
***

Prof. Dr. Erhan Ekinci

 

 

 

 
 
 

 

Nejat TAŞKIN
Gaziantep Üniversitesi’nin saygın rektörü, dört yıldan beri titizlikle yürüttüğü bu güzel ve anlamlı görevi olan rektörlük süresinin bitim tarihine rastlandığı bu günlerde, onun yeniden bu saygın üniversitede rektör olarak çalışmalara devam etmesini canı gönülden arzu etmekte olduğumuzu bilhassa belirtmek isterim.
Çünkü kendi sorumluluğu altında bulunan Gaziantep Üniversitesine bağlı bulunan Kilis Üniversitesi’nin de bugünkü düzeylere taşınması konusunda büyük yardımları olmuş ve yine yerinde ve zamanında yaptığı girişimlerle Kilis Üniversitesinin hayata geçirilmesini sağlamıştır.
Sayın Prof. Dr. Şükrü Karataş’la birlikte birçok zamanlarını Kilis Üniversitesi’nin sorunlarına ayırarak bazen İstanbul’da bazen de Ankara’da yaptığı girişimlerle bugünkü düzeylere taşınmasını sağlamıştır.
Onun bu girişimlerini bizler Kilisli hemşeriler olarak hiç unutmayacağız ve hep hatırlayacağız. Ama, gönlümüz istiyor ki, o hiç olmazsa bir dönem daha Gaziantep gibi saygın ve deneyimli bir ilin Üniversitesine rektör olarak kalsın ve bu kalışla Gaziantep Üniversitesi ve Gaziantep kazansın.
Zira basından ve ilgililerden edindiğimiz bilgilerle sayın Erhan Ekinci çok yoğun çabalarıyla üniversiteyi hep yarının güzelliklerine taşımış ve Gaziantep dendiğinde öğrencilerin ilk sırası Gaziantep Üniversitesi tercihleri olmuştur.
Mutlaka ümit etmekteyiz ki, ilgililer onun bu derin çabalarını değerlendirecek ve sayın Rektörümüz Gaziantep Üniversitesi için  gerekli oyu alacaktır. Elbette akla gelmeyen bazı sorunlar olsa da biz bu sayın Rektörümüzü asla Kilisli hemşerileri olarak unutmayacağız. Zira onun İstanbul ziyaretlerinde verdiği uğraşları kürsüden zaman zaman söyleme  fırsatı bulmuş hatta bir toplantıda karşılaştığı hocası sayın Prof. Dr. Mustafa Öz’e “Kilis Üniversitesi benim için kurulması düşündüğüm en büyük uğraşlarımdan biri olacaktır” diyerek hocasının elini öpmüştür.
İşte tüm bu vasıflar içinde, sayın Rektörümüzün olumlu ve güzel haberlerini bekliyor onun ve sayın Prof. Dr. Şükrü Karataş’ın atama haberlerini duymak için sabırsızlanıyoruz. Çünkü onlar hakikaten canla başla uğraşlarını vermişlerdir ve geleceği noktaları hak etmişlerdir.
Bize düşen görev, onları alkışlamak ve verdikleri bu yüce çabaları sonuna kadar desteklemektir. Zannediyoruz ki, Gaziantep ve Kilis halkı da aynı konum içindedir ve tüm öğrenciler bu iki ismin başarılı hizmetlerini saygıyla ve duygu yükü içinde karşılamaktadırlar.
Güzel olan sevilen ve sayılan insan olmaktır. İşte bu duygularla bezenmiş bu güzide rektörlerimizi de memleket hizmetinde görmenin emin olunuz ki en heyecan verici ortamını yaşıyoruz. Bu ortamı duymak ve ilgililerin atama kararnamelerinde güzel isimlere rastlamak bizim için en güzel müjdeler olacaktır.
 
*******

Yine şehitlere ağlıyoruz!...
Nejat TAŞKIN
Birkaç gündür yine Doğu Anadolu dağlarından göz yaşları sel olup akıyor. Gündem her ne kadar başka sorunlar üzerine odaklanıyorsa da, benim için orada akıtılan kan çok daha önemli bir konu başlığı altında önüme düşüyor.
Hele fidan gibi mesleğin baharında iki astsubayımın şehit haberini aldığımda içim yanıyor ve onların henüz birkaç aylık çocuklarıyla, yetim kalan birkaç yaşında ki yavrularını ve babasız büyütmenin acıları içinde yanmaya çalışan anneleri düşünüyorum.
Diyorlar ki, ateş düştüğü yeri yakar. Hayır inanmıyorum bu söze çünkü bu ateş hepimizi yakıyor. Ülkeyi yakıyor ve bu sıcak havalarda hem de kavururcasına yakıyor. Biz o büyüyecek ve serpilecek olan şehit çocuklarına ilerde babalarını sorduklarında ne söyleyeceğiz. Hani benim babam nerede, kim öldürdü dediklerinde, onlara verilecek bir cevabınız var mı? Bu topraklarda bu toprağın aşını ve ekmeğini yiyenler mi sizin babalarınızı öldürdü, diyeceğiz.
Ne  cevabı canım, şimdi ülke gündeminde öğle olaylar var ki, gazete sütunlarında bile birkaç gazete hariç, basit köşe yazılarıyla geçiştiriliyor. Halbuki dün Baş Savcının açıkladığı Ergenekon davasının soruşturma iddianamesini 400 gazeteci ve kırkın üstünde kameraman izliyor. Evet,ülke gündemi şimdi Cudi ve Şırnak dağlarından Beşiktaş iskelesinde ki yargı mahkemelerine taşındı. 87 sanıklı bir dava var ortada bu davanın içindekiler 2004 yılında ki bazı olaylarla itham ediliyorlar.
Evet, benim aziz şehitlerim sizler bu ülkenin bir karış toprağını vermemek için dağlarda vadilerde mayın tarlalarında çırpınarak kanlarınızı akıtırken bizim göz yaşlarımız sel olurken o PKK denen örgütün hala dağlarda pusu kurarak sizleri pusuya düşürüp öldürmeleri karşısında kahrolduğumuzu bilmenizi isteriz. Zira bu ülkenin en önemli gündemi bence budur.Bu gündemden dışarıya çıkmadan ve bir başka konuyu ele almadan mutlaka bitirmek mecburiyetindeyiz. Benin fidan gibi aslan yapılı Mehmetçiklerimle sevgili meslektaşım astsubaylarımın öldürülmesi ve şehit edilmeleri karşısında elimden hiçbir şey gelmediği için çok üzgünüm. Biz yetmiş milyon olarak eğer bu kahrolası PKK’yı bitiremezsek eğer, Çanakkale’de ve Gelibolu’da destanlar yazan o yüzbinlerce şehidimize nedenleri nasıl anlatırız. Bizi onların affetmesine asla imlan yoktur.
Sayın ilgililer, geliniz gündemi değiştirmeyin bizim en önemli gündemimiz budur. Bu terörü ortadan kaldırmadığımız sürece Türkiye’yi refaha götürmemize imkan yoktur. Muhalefetiyle, iktidarıyla bir araya gelmeliyiz ve haykırdığımız “ŞEHİTLER ÖLMEZ; VATAN BÖLÜNMEZ” sloganlarını hep birlikte dağda taşta nerede olursak olalım ve bu terör denen belayı bir an evvel bitirmeye çalışalım. Yoksa her gün böyle bayraklara sarılı tabutların arkasında göz yaşı döken genç annelerin ve yetim kalmaya mahkum yavruların feryatlarını duyarak içimize kan kıtırız. Bu ülke büyük ülke, bu ülkeyi mutlaka ve mutlaka hedeflenen noktalara götürmek hepimizin çabalarıyla olacaktır. Yoksa bölünür ve parçalanırsak düşmanlarımız sevinir işte böylesine bayrağa sarılı tabutların arkasından göz yaşı dökeriz.
İki gencecik astsubayımı ve iki Mehmetçiğimi, yeniden toprağa vermenin acılarıyla kıvranıyorum. Kelime bulamıyorum, onların bu acılarını dindirmek için. Fotoğraflara ve ekranlara bakıyorum, ilgililere sesleniyorum:
DİNDİRİN BU ACIMASIZCA TERÖRÜ! VE EĞER DİNDİRMEK İÇİN BENİM DE SİLAH ALTINA ALINMAM GEDREKİYORSA BENİ DE ALIN; AMA YETER Kİ; DİNDİRİN VE BİRLEŞİN! ÖĞLE GÜNDEMİ ERGENEKONDU; GECEKONDU VEYA GÜNDÜZ KONDU SLOĞANLARIYLA DEĞİŞTİRMEYİN. 78 YAŞINDAYIM; ALIN BENİ DE ASKERE; DİYORUM!...

****

Bağ-Kur maaşını almaya gitti
Nejat TAŞKIN
 
Ne var bunda, diyeceksiniz. Adam Bağ-Kur maaşlıyla geçiniyorsa ve bu günde aybaşı ise elbette maaşını almaya gidecektir. Ama olay düşündüğünüz gibi olsa ne ala, ama maaşını almaya giden Laleli semtinin turizm sektörünün en tanınmış simalarından biri olan Sayın Mehmet Zelzele olursa elbette onun yazılmaya değer bir yönü vardır. Çünkü durup dururken Zelzele o kadar işi arasında kakıp Bağ-Kur maaşını almaya yöneldi ise, mutlaka ve mutlaka ortada bir kriz vardır. Evet işte o krizin göstergesi sayın Zelzele, Bağ-Kur maaşını almak üzere ilgili bankasına doğru yola çıktı. Zira 415 YTL. tutarındaki maaşı alması ve harcaması lazımdı.       
İşte o gün yolum sahibi olduğu otele düşmüş ve kapıda rastladığım görevliye sayın Zelzele’yi sormuştum. Görevli bana yukarıda yazdığım cümleyle cevap verdiğimde doğrusu bu günün adamı olan Zelzele’yi Bağ-Kur maaşına doğru yönelten bir gerçek  olası var diye düşündüm. Ve düşündüğüm gibide olayın gerçekleştiğini gördüm. Çünkü enflasyon rakamları ilan edilmiş, oteller çoktan müşteri kaybına uğramış ve turist artık yavaş yavaş Laleli’ den elini eteğini çekmiştir. İşte bu durumda yapılacak tek iş Bağ-Kur maaşına kalmış ve sayın Zelzele bu maaşı alarak Tahtakale yolunu tutup ihtiyaçlarını gidermeye çalışmıştır.
Onun için zaman zaman yazdığımız ve gündeme taşıdığımız bu Bağ-Kur maaşını hafife almayın, bu tanınmış iş adamı ve iki otel sahibi sayın Zelzele’nin eğer bu Bağ-Kur maaşı olmasaydı, düştüğü ve düşeceği durumu bir düşünmeniz gerekir. Her şeye rağmen iyi ki zamanında kendisini garanti etmesini bilmiş ve Bağ-Kur denen bir sosyal kuruma yazılmak suretiyle hayatını garantiye almıştır. Ya bu kurum olmasaydı ne yapardı diyenlerinize cevap olarak sayın Zelzele elbette yarınları daima düşünen ve garanti altına lan bir vatandaş olduğu için onunda çaresini bulur ve refaha çıkardı.
Bazen düşünüyorum da bu Bağ-Kur maaşında ki tılsımı bulmaya çalışıyorum. Zira hakikaten az maaş vermesine rağmen kurum güçlü bir kurum olsa gerek ki, böylesine geçim derdi sıkıntısını unutturuyor ve yaralara mehlem oluyor.
Kapıdaki görevli, sayın Zelzele Bağ-Kur maaşını almaya gitti dediğinde doğrusu biraz şaşırmadım değil. Hava sıcaklığının Laleli cadde ve sokaklarını kavurduğu bir saatte banka kuyruklarına doğru onu koşturan bu önemli ihtiyacı elbette çözmek lazımdır. Zaten o gelirleriniz nedir dediğinizde başta Bağ-Kur maaşını sayar ve onunla geçindiğinin ifadesini verir.
Şaka bir yana, sayın Zelzele yasalara bağlı kurum kişiliklerini yerine getiren ve devletine her türlü sorumluluğu zamanında ve yerinde ifade buyuran bir vergi mükellefidir. Onun kazandığı tek kuruş bile daima vergi gelirleri içinde gerekli yerini alır ve ödemsini gerekli zamanda ve yerde yapar.
Laleli’de yıllardır kurduğu karargahta tek isteği ve arzusu turizmin geliştirilmesi ve turist denen o  masrafsız gelirin kontrol altına alınarak yürütülmesidir. Tek beklentisi turistin aldatılmaması ve Laleli’ de temizliğin ,disiplinin korunmasıdır. İşte bütün bu vasıflarla donatılmış sayın Zelzele Bağ-Kur maaşını almaya Bankaya gider ve evrakını imzalar aldığı paraları gömleğinin üst cebine kor ve sonra da Tahtakale denen semte inerek o parayla inçi boncuk alıp, rastladıklarına kim olursa olsun o inci boncuğu dağıtır , gönül alır kolyeler ve bilezikler dağıtır maşallahlar altında yoluna devam ederek, yarınki günün hesabını bu günden önünde ki deftere not eder. Önümüzdeki ayın maaşını alıncaya kadar geçim derdi yoktur. Çünkü vergilerini ödemiş elektrik ve su faturalarını yatırarak refaha erişmiştir. Tanrı hepimizi bu sayın Zelzele ekonomisi içinde korusun, diye düşünmekteyim...

***

Teğmenin mektupları
Nejat TAŞKIN
Zaman zaman onun mektuplarını size yansıtmış ve yıllar evvelin ailevi mektupları da olsa,onun mektuplarında ülkenin gündemini yansıtan birçok paragraflar bulduğum için sizleri de bilgilendirmiştim.
İşte Nevzat Taşkın bugün 1961 sicil nolu Emekli Hava Albayı görümünde mütevazı hayatını yaşamaktadır. Bazen bir bira şişesinin arkasında ve bazen de bir su bardağının etkisinde yıllar evvelin hatıralarını canlı tutmaktadır. Bugün sizlere konu edeceğim mektup 1 Ekim 1973 tarihlidir. Şöyle böyle 35 yıl önce yazılmıştır. Geliniz birlikte okuyalım:
Değerli ağabeyim;
Mektubunu aldım. Her zamanki gibi sevinçli ve dikkatli okudum. Yazdıklarınla yazdıklarım arasındaki anlamları öğrenmeye çalıştım. Kardeş sorumluluğu duygusunda ki gelişmeler beni son derece sevindirdi.
Bizler de Diyarbakır’dan dönüşte yeniden eski hayatımızın uyumuna girdik. Birlikte gecen günleri anlatarak, sizleri yad etmeye çalışıyoruz 
Öncelikle, İstanbul’un sizlerle birlikte geçen bölümleri için teşekkürlerimi iletmek isterim. Belma’nın ileriye dönük dinamizmi, Rana’nın azda olsa içine dönüklükten kurtularak, karar verme ortamına doğru gidişi, Erdoğan’ın olaylara karşı değişen bakış acısı ve amca değerlerine karşı, art düşüncesiz içtenliği Nermin’in yenge olarak benim için samimi ve içten uğraşısı ve de senin en sinirli olman gerekli bir ortamda, olgun bilinçli bir kardeş isteklerine dönük davranışların, hepsi son derece sevindiren etkenler olmuştur.
Uğraşmak hayatın yaşamadan,sonraki en önemli gereğidir.Güçlü uğraşlar içinde olmayan, güçlü yaşamda duramaz. Görev uğraşımız,ev uğraşımız,çocuklarımız üzerinde ki uğraşılarımız eğer anlamlı ve içtense bize yaşama ortamını hazırlarlar. Sağlam, moral, sağlam çalışma getirir. Çalışma güçlü bir moral getirirse zevkine doyum olmaz. Moralin de asgarisi ve azamisi önemli değildir. Bazen dostlarla aile çevresiyle, oturup içilen, güle oynaya bir şişe içkidir. Bazen sokakta yalnız ve özgür uzun bir yürüyüştür. Bazen aşktır. Bazen çocuklara dönüp çocuk olmaktır. Bazen, bazen, bazen... Örnekler çoktur. Ailelerin içtenliği, yaşama tutkuları, hayat görüşleri, ekonomik güçleri kısaca sosyal bilinçleri morallerini belirler. Bu tarif kolaydır da uygulama çok zordur.
Şimdi elini kalbine koy, sırt üstü uzan ve öğle düşün. Ne zaman içmişimdir? Bu içişlerim ne zaman sonra küfür olmuştur. Bizim hayat çizgimiz, bizim davranışlarımız, bizim içki içişimiz, bizim eğlence ortamımız hep ortadadır. Buna en fazla tanık olanda sensin. Beni, benim davranışlarımdan, benim anlatımlarımdan tanıyabilirsin ancak. Bunun için olayları iyi izlemek, hemen yargıya varmamak, varırken de biraz dengeli ve gerçekçi olmak gerekir kanısındayım.
Yalnızlık zordur; mektubuna “yalnız bir gecenin” diye başlamışsın. Yaşlılığa giden yol yalnızlık getirir. Hele kişiler kendisinden sonrakilere, yaşam çizgileriyle bu yalnızlığı hazırlamışlarsa, yaşlılık o zaman daha çekilmez yalnızlığa bürünür.
Bir yazar, “Mizah en güzel ve geçici anlatım yoludur” der. Ben de bu yolu seçtim.
Yazdıklarımı, söylediklerimi, davranışlarımı insanlarla uğraşmanın gereği say. İnsanlarla toplumsal bir uğraşı içinde olmak zordur, hem de çok zordur. Ama alıştırdığımız bir köpeğin gelip dizlerimize sürtünmesi kolaydır. Ve de bize haz verir.
Bu  arada son okuduğum kitaptan bir cümle yazarak kalbini serinleteyim: B.Russel “İktidar” adlı kitabının 63. sayfasında “aşırı sofuluk, dünyadan el etek çekme, insanlarda iktidar dürtüsünü artırır...”
İşte teğmenin 35 yıl önceki mektupları, karar sizin!...
******

Bu gözlere iyi bakın
 
Nejat TAŞKIN
 
Gazetede bir resim, içim sızlayarak seyrediyorum bu resmi. Mutlaka sizler de ayni duyguyla izlediniz bu fotoğrafları...
Kuddisi Okkır...
O şimdi aramızda değil. 13 ay tutulduğu hücresinden beş gün önce tahliye edilen ve sucu belli olmayan bir vatandaş. Evet, 13 ay hapishanenin karanlık duvarları arasında sağlam girdiği yerden kanser hastalığına yakalanarak çıkan bu vatandaşın gözlerinin içine bakıyorum. Adeta bir suçlu arar gibi etrafını süzmeye çalışıyor. Son çırpınışları bunlar, benim sucum neydi, niçin beni 13 aydır bu dört duvar arasında sakladınız ve beni bu durumlara düşürdünüz, der gibiydi. Ama artık yaşamıyor. Bir tarafta hanımı çırpınıyor, bir tarafta onun bedenini toprağa verdikten sonra borcunu nasıl öderim diye bir heyecan fırtınası içinde. Meclis komisyonlarına gidiyor ve Avrupa İnsan Hakları Mahkemesine müracaat edeceğini söylüyor, ama bir türlü içindeki kini ve kıvılcımı söndüremiyor.
Kuddisi’nin mezarı başında mezarına birkaç kürek toprak atarken için için söyleniyor, bir davanın kasası olarak adın geçti, o kasa şimdi nerede söyler misin bana ben hâlâ senin mezarlığa nakil borcunu nasıl ödeyeceğim diye düşünüyorum.
Kuddisi’nin kasası ve hanımının içinde bulunduğu bu vicdan hesabı…
İnsanların en büyük güvencesi yargıdır. Elbette yargıda bazı karışık işlemlerden yola çıktığında hataları olabilir. Ama siyasi mekanizmalar işte bu hataların engellenmesi için vardır.Bir Adalet Bakanı bir İç İşleri bakanı derhal olaylara anında el atmalı ve bu hasta vatandaşımızı daha hastalığında tedavi imkanlarından faydalanarak biraz azda olsa hayata döndürülüp ıstırabı dindirmeliydi…
Elbette ülkemizde bu günlerde yaşanan ağırlıklı gündemler Kuddisi’leri her ne kadar geri getirmese de bundan sonra mutlaka başka Kuddisi’lerin feda edilmemesi için önlem alınması gerekir.
Yine bugünkü basından öğrendiğimize göre, hapishanelerde böyle daha 49 tane Kuddisi durumunda mahkûm varmış, bunlara el atmak ve bunların hayatlarını karatmadan çözüm bulmak gerekmez mi? Elbette suçlu iseler suçları çekecekler ve adalet terazisi içinde gereken yapılacaktır. Ama hasta iseler tedavileri de yapılarak hayatı kazanmaları sağlanacaktır.
Ne diyelim, Kuddusi vatandaşımıza Tanrı’dan binlerce rahmet dileyelim ve bir daha Kuddusi’ler ölmesin diye de dua edelim. Her Türk vatandaşı mutlaka daima iyi yönetilmeye ve iyi ve doğruluk ilkeleriyle vatanına sahip çıkmaya muktedirdir. Onların göz göre göre ölüme mahkûm edilmemeleri için ne olur ilgililer ve yetkililer tedbir alınız ve onları topluma kazandırınız. Ama suçları varit ise de cezalarımı mutlaka çeksinler hesabını da yapmayı unutmayalım.
Bayan Sabriye Okkır, mutlaka bu konuda suçlular varsa adalet onun yakasına yapışacak ve sizi teselli edecek bir sonuca ulaşılacaktır. Her ne kadar gidenlerin geri gelmesinin imkanı yoksa da yine de bir teselli umudu sizin için sağlanmış olur. Size de derin başsağlığı ve sabırlar diliyoruz, Tanrı’nın rahmeti bol olsun, inşallah...
   
*********

Of be ne sıcak!...
 
Nejat Taşkın
 
Bilgisayarın başına geçip ne yazsam, diye düşünürken, kafamın içindeki karmaşık görüntülerle karşılaştım ve kendimden korkmaya başladım. En iyisi havanın sıcaklığını yazsam daha iyi olur, diye düşündüm. Çünkü o zaman tarafsız olabileceğim düşüncesiyle içten içe rahatladım.
Evet, tarafsız olmak ve tarafsız güzel yazılar yazmak, çok güzel ve anlamlıdır. Her şeyi bir anda süt liman göstermek ve gerçeklerden uzaklaşmak doğrusu pekte işime gelmese de ben bu yazımda bu yolu seçmeye karar verdim.
Evet, hava çok sıcak, artı 40 dereceye yaklaşan bir sıcaklık rutubetle birleşince doğrusu insanın içinizdeki bütün giysiler, bir anda terden sırılsıklam oluyor ve vücudunuza yapışıyor. İstanbul Cevizlibağ’dan bindiğim halk otobüsünde insanların turşu gibi kavanozlarda seyir halinde ki yaşantısı doğrusu ilkelliğimizin ifadesi halinde gözlerimin önünde çarpıcı tablolar meydana getiriyor.
Bak Taşkın, diyorum yine çarpıttın olayı, hani hava sıcaklığından başka bir şey yazmayacaktın. Evet yazmıyorum, ama Maslak’a geldiğimizde tıkanan yolun sebeplerini araştırdığımda artı 40 derecede asfalt döken Belediye arabalarını gördükçe iş saatinde yaşanan bu işkenceyi doğrusu nasıl yansıtmadan geçersin. Geceye sanki başka bir neden mi girdide bu sıcakta ve iş yoğunluğunun ilerlediği bir saatte asfalt dökmeye kalkarsınız, doğrusu bunu tanımlamaya imkan yoktur.
Ama her şeye rağmen yine o sıkışan ve işe geç klan insanların sabrı hoşuma gidiyor. Fakat önlemler almayan yetkilileri de kınamak istiyorum.
Adam sen de diyorum, hava çok sıcak neden başka yöne doğru kelimeleri uzatıyorsun. Anlamadığım bir şey var, bu belediyeler için sık sık kaldırımları söker yaya yollarına barikatlar kurar ve trafiği engellemeye çalışırlar. Bu yalnız İstanbul iline mi mahsustur yoksa başka illerde de var mıdır? Ama canım sende, Kilis ilinde alt tarafı kaç kaldırım varda kapatacaksın ve yeniden yapacaksın, zaten buna sayın Belediye Başkanım Abdi Bulut’un gücü de yetmez. Onun elinde ki mali kaynaklar ancak günü birliğine ve vatandaş hizmetine yönelmesi gereken kaynaklardır.İstanbul Belediyesinin bütçesi, devlet bütçesiyle eşit olduğu için elbet her gün yollar kazılır ve barikatlar kurulur kaldırım taşları iki ayda bir yer değiştirir.
Yine de hava çok sıcak derim!...
İçimden bir ses buda sıcak mıdır diye mırıldanmaya başlıyor. Sen gel gör Kilis ilindeki Karataş’taki sıcağı ve ondan sonrada bir damla suyun var olması için caba gösterenleri.
Hava sıcak da olsa, yaşamak ve teneffüs etmek çok güzel. Bütün bunların kıymetini bilerek hayata bağlanalım ama hiç bir zaman bir birimizi yemek için yola çıkmayalım. Yardım sever olalım ve insanları sevmeyi hep ön planda tutalım. Onun için gelin sıcaklardan korunalım, şapkasız ve korunmasız sıcaklara kendimizi bırakmayalım!...

*******

Hem Cumhuriyeti ve hem de Atatürk’ü çok seviyorum
 
Nejat TAŞKIN
 
Sevgili Bekir Coşkun, bugün köşende yayınlanan yazını duyguyla, heyecanla ve sevgiyle okudum. Ama hiçbir zaman sana katılmıyorum. 78 yaşındayım, Cumhuriyet’i de Atatürk’ü de dünden daha çok seviyorum. Eğer bu sevgime neşter vuracak ve beni kısıtlayacak bir sistem zuhur ederse, bütün neticelerine katlanmak üzere bekliyorum. Zira ben tekrar ediyorum:
ATATÜRK’Ü DE CUMHURİYET’İ DE ÇOK seviyorum.
Bu sevgime gem vurmak isteyenleri de nefretle kınıyorum.
Ben aziz Atatürk’ün bu cennet ülkesinde yüz binlerce şehidin kanlarıyla sulanmış atalarımın bu topraklarında dünyaya geldim. Bana Atatürk’ü seviyorum dediğim zaman, beni susturacakların daha anasının karnından doğmadığına inanıyorum. Eğer bu ülkede hürriyet ve demokrasi ve eğer bu ülkede Cumhuriyet varsa, işte o gönlü pak, güzelliği müstesna insanın sayesinde her şey olmuş ve o Parlak hürriyet güneşi onun sayesinde ülkemizde doğmuştur..
Yazına katılmıyorum sayın Bekir Coşkun, katılmıyorum. Biliyorum yazdıklarını sende bir yerlere mesaj için yazıyorsun ama, bu yazdıkların mesaj da olsa mutlaka ve mutlaka doğruları yansıtmalıdır. Atatürk’ü sevmenin suç olduğu ve suç olacağı bir yörede yaşamaktansa yaşamamayı tercih eder ve daha özgür ülkelerde kendimi dolaşmaya çıkarırım.Ama şuna inanıyorum ki,sular bulanmadan durulmaya imkan yoktur.İşte şimdi biz o devri yaşıyoruz. Sevgili Atamızın emaneti olan bu ülke, bu Cumhuriyet ve bu bayrak İlelebet dalgalanacak “onu sevmiyorum” diyenler ,bile bir gün pişmanlıklarını ilan edip Anıtkabir mozolesinde ondan af dilemek için kuyruğa gireceklerdir.
Ne demiştir Atatürk: Ey Türk Gençliği birinci vazifen Türk İstiklalini ve Türkiye Cumhuriyetini ilelebet korumak ve müdafaa etmektir.
Parolası bu olan bir ülke gençliğinin bu gün içinde bulunduğu durum mutlaka temiz yollara çıkacak ve insanlarımız bu güzel Cumhuriyet’i içlerine sindire sindire kutlayacaklardır.
Ne demek Atatürk’ün sevmiyorum demek, ne demek!? Böyle bir cümleyi bu yurt topraklarında yaşayan en geri kafalı insanlarımızdan bile duymak istemiyoruz. Hangi vatandaşımızın camisinde ve namazında olduğu sürece her hangi bir işlem yapılmıştır.Bu ülke hür ve heyecanlı insanların yaşadığı ülkedir. Kimse Cumhuriyet’i ve Atatürk’ü sevmek için zorlanamaz. Zaten böyle bir mantıksızlıkta asla düşünülemez. Her Türk Çocuğu Atatürk sevgisiyle büyür ve Atatürk’ü sindire sindire yaşamaya çalışır. Zira onun getirdiği o muazzam ülkede ki demokrasi Türk ulusunun bir büyük aynasıdır. Onun için tekrar tekrar söylüyor ve bağırıyorum: 78 yaşındayım hem Atatürk’ü ve hem de Cumhuriyet’i çok seviyorum ve sevgili Bekir Coşkun sizin bugünkü yazınıza da mecazi anlamda da olsa katılmıyorum. Çünkü siz de içinize mutlaka bu düşünceyi sindiremeyen bir görünüm içindesiniz ve her zaman bunun sözcülüğünü yapmaktasınız.
Atatürk, tarihin bize emanet ettiği en büyük bir liderdir. O lideri ilelebet koruyacak ve kollayacak onun izinde yürüyemeyenleri ve yürümek istemeyenleri uyaracağız.
Kendine gel, diyeceğiz. Bu teneffüs ettiğin havada ve bu hürriyette hep o var ve onun parlayan ışıklarıyla ortada, işte Büyük Türkiye Cumhuriyeti var...
NU MUTLU TÜRKÜM DİYENLERE...
NE MUTLU ATATÜRK’Ü SEVİYORUM DİYENLERE...

*******

“Gün doğmadan neler doğar”
 
Nejat TAŞKIN
 
Bir ufacık dergi geçti elime. Her sabah işe doğru yönelirken bedava dağıtılan ve GASTE adı verilen günlük bir yayın organı. Daha ziyade üniversite cağında ki öğrenciler dağıtır bu dergiyi. Ben elime alır almaz bineceğim otobüs gelinceye kadar okuduğum kadarını okur ve kendim için kar sayarım. İşte bugün yine bu dergiyi elime alıp sayfalarını karıştırdığımda dikkatimi yukarıda ki başlık altında ki bir yazı çekti ve bu yazıyı sizlerle paylaşmak istedim:
Yorgun gözlerimi tavana dikmiş, gecenin sessizliği içinde hissetmeye çalışıyordum. Aslında zor bir gün geçirmemiştim.
İçinde bulunduğum hayat beni gerçekten çok yormaya başladı artık. Yalnızlık içime işledi bir an… Sahi, insanlar neden yalnızlıktan korkar? Yalnızlık onlar için bir karasaban mı? Bense yalnızlığımla avunuyorum. Hayat beni gene o kötü tokadıyla yere serdi.Benim ise ona karşılık verecek takatim kalmadı. Çünkü hayat enerjim artık yok oldu; yaşama sevincim kalmadı. Geçim sıkıntılarımız beni gerçekten kahrediyordu. Bazen hep düşünüyordum; insanlar mı,yoksa ben mi hatalıyım diye… Ama sonuç gene ayniydi. Cezayı hep ben çekiyordum. Suç işleyen biri gibiydim.
Kendimi o kadar yalnız hissediyorum ki, tutunacağım bir dalım bile yok. O dallar tek tek kuruyup gitti sanki. Tek isteğim insanların mutlu ve refah yaşamaları. Ama olmuyor işte. Doğanın kanunu bu! Bir taraf hayatı dolu dolu yaşarken, bir tarafta hayatın zorluklarıyla akraba oluyor.
Etrafımda insanlar olsa da artık, benim için bir sevgi gösterdiklerini zannetmiyorum. Herkes böyle hisseder aslında. Arkanıza bakarsınız ve hiçbir şeyin olmadığını görürsünüz. Şimdi herkes bana sevgisiz bakıyor. Peki bunlar reva mı? Cevabını bilmiyorum. Tek bildiğim zorlu bir sınavdan geçtiğim. Şu zor günlerimizde birbirimize yardımcı olmak hiç içimizden geçmiyor. Herkes kendi geçim derdinde.
Belki bizi aydınlık günler bekliyordur. Umut etmek insanın yüreğinin bir köşesinde yer edinmiş sanki. İnsanlar bazen bir şey için çok umutlanırlar, istediği şeyin olması için her gün Allaha yalvarırlar. Bazıları istediklerine kavuşurken, bazıları da istediklerine kavuşmuyor. Şans mı yoksa inanç yetersizliği mi? Hangisi sizce? Sakın umutsuzluğa düşmeyin. Unutmayın gün doğmadan neler doğar...
Doğrusu yazar Mert Yıldırım sonuna kadar ümitsizliklerle dolu yazısını güzel bir cümle ile bağlamışta bizi derin ümitsizlikten yara almaktan kurtarmış. Halbuki bütün bu duygular içinde sevgiyi esas almış olsaydı, sevgiyle bütün zorlukların yenileceğini görecek ve o zaman haklı olarak gün doğmadan neler doğar deyiminin aslına rüku edecekti. Ama yine nedamet duyarak son sözleriyle inanışın güzel doruğunda gösteri yaparak kendisini yenilemiştir.
Bu yazı bir kıssadan hissedir...
 
 
***

 
Sitemize Hosgeldiniz..
 








Türk ve Dünya Tarihinde Yaşanan Olaylar
 

DUYURU PANOSU

---Hosgeldiniz---

Kilis Kent Gazetesi , Herkese Hayirli Bayramlar Diler...
---47 YILDIR Kilis"in ,Kilisli"nin Sesiyiz---

Sitene Ekle

 
TV'de Bugün
 
 
Bugün 25 ziyaretçi (49 klik) kişi burdaydı!
Gazetelinki.com Araba Bu web sitesi ücretsiz olarak Bedava-Sitem.com ile oluşturulmuştur. Siz de kendi web sitenizi kurmak ister misiniz?
Ücretsiz kaydol