Depremler ve Uçak Kazaları
Bu düşüncemi geçmiş yıllarda da yazdım ama bilim çevrelerinin dikkatini çekmedi. Birçok bilimsel buluş dikkat çeken tesadüflerin sonucunda ortaya çıkmıştır.
Radyoaktivitenin keşfini hatırlarsınız. Bay ve Bayan Küri (Curi) laboratuarda çalışırken fotoğraf film kutusu üzerine koydukları bir taşın (Uranyum) resminin kutu içindeki filmde çıkmasından esinlenerek radyoaktiviteyi keşfettiler. Radyoaktiviteden aldıkları kanserden de öldüler.
İlk elektrik üreteci bir fuarda sergilenen oyuncaktı. Kolunu çevirince beyaz kıvılcımlar atmaktaydı. Geliştirerek dünyayı aydınlattı, uygarlığa temel yaptılar.
Edison’un gramofonu keşfi de bunlara benzer bir rastlantıdır. Edison laboratuarda ilgisiz bir konu üzerinde çalışırken dönen diskin üzerine metal bir başlık düştü. Disk dönerken başlık farklı sesler çıkarmaya başladı. Edison konu üzerinde düşünüp çalışarak, gramofonu yaptı. Devamı ise bugünkü iletişim organlarıdır.
Yine Elementlerin Periyodik Cetveli de bir tesadüf eseri bazı buluşlara neden oldu. Elementler atom ağırlıklarına göre sıralanarak cetvel haline getirildi. Cetvel incelendiğinde görüldü ki, arada bazı boşluklar var. Bu boşlukları dolduracak elementlerin kendileri tanınmıyorken, atom ağırlıkları ve özellikleri keşfedildi. Sonra da araştırılarak, o zamana kadar gölgede kalmış, varlığı bilinmeyen elementler bulundu ve cetvel tamamlandı.
*
Bütün bunları neden anlattım.
Benzeri bir tesadüfle karşı karşıya olduğumuza kesinlikle inanıyorum. Bilim adamları yerkabuğunu inceleyip, dinleyerek depremleri önceden haber almanın yollarını araştırmaktalar. Özellikle Japon bilim adamları bu konu üzerinde çok yoğunlaştılar. Ancak bir türlü sonuç alamıyorlar.
Depremleri önceden haber alma konusunda dünya umutsuzluk içinde. Deprem olacağını önceden tespit etmek mümkün görünmemekte.
Eğer yazacağım konu üzerinde araştırmalar yoğunlaşırsa depremleri en azından bir gün önceden tespit etmek mümkündür.
Nasıl mı?
Son on yıl içinde meydana gelen depremleri araştırınız. O yıllara ait basın arşivlerini karıştırınız. Göreceksiniz ki, büyük depremler öncesinde mutlaka uçak kazaları olmakta. Geçen hafta dünyanın değişik bölgelerinde üç gün üst üste uçak kazaları yaşanınca nette sohbet ettiğim bir dostuma şöyle demiştim.
--Çok yakında dünyada büyük bir deprem olacaktır.
Bunu söylediğimin ertesi Endonezya’da ve sonraki gün de Çin’de şiddeti altının üzerinde iki deprem meydana geldi. Bu sözü yalnızca güncel uçak kazalarına dayanarak söylememiştim. Geçmişte de dikkatimi çeken deneyimlerim bu sözü söyletmişti.
*
Uçak kazaları ile depremler arasında bağlantı kurmam belki çok kişiye saçma bir düşünce olarak görünebilir. Ancak konunun bilimsel yönü vardır.
Uzaydaki bütün gezegenler çevrelerine güçlü elektromanyetik dalgalar yayarlar. Bu dalgalar gezegenin çekirdeğinden kaynaklanmakta.
Dünyanın çekirdeği (magma tabakası) da elektromanyetik dalgalar yaymaktadır. Elektromanyetik dalgalar bir tür radyo dalgalarıdır.
Deprem öncesi dünyanın yaydığı elektromanyetik dalgalarda değişimler olması kuvvetle muhtemel. Bu değişimler uçakların bilgisayar sistemlerini bozarak düşmelerine neden olmaktadır. Elektromanyetik dalgalarla ilgili varsayım yanlış olabilir diye düşünsek de, uçakları etkileyerek düşmelerine neden bir şeylerin varlığı kesindir.
Bu yazıyı okuyan okurlarım birbirine çok yakın zamanda üst üste meydana gelen uçak kazalarına dikkat etsinler. Görecekler ki, ardından şiddetli bir deprem mutlaka gelmekte.
Tabi ki, bütün uçak kazalarına deprem habercisi diyemeyiz. Bazı kazalar teknik kusurlardan meydana gelmekte. Ancak, geçen hafta olduğu gibi iki gün içinde dört uçak kazasının meydana gelişini, ardından da iki ayrı yerde şiddetli depremlerin oluşunu teknik hatalara bağlamak biraz fazlaca iyimserliktir.
Bu konu benim dikkatimi çekiyorsa, başkalarının da dikkatini çekmeli. İnanıyorum ki bu noktadan hareketle yapılacak çalışmalar sonucu depremleri bir gün önceden haber almak mümkündür.
Mehmet NACAR
***
Bir Hastane Öyküsü
Bir süreden beri yokuş yürürken veya merdiven çıkarken sol bacağımda aşırı yorulmalar başlamıştı. Önce Cengiz Gökçek Devlet Hastanesinde muayene oldum. Nabzımı dizimin altından dinleyen doktorum sol bacağımda damar tıkanması teşhisi koydu. Ameliyat olmam gerektiğini söyledi.
Acaba, hangi hastanede ameliyat olmalıydım? Yakınım olan birkaç doktora sordum. Birisi Medical Park’ı önerdi.
Hastaneye gittim. Kardiyolog muayene ederek anjiyoya gönderdi. Anjiyo yapıldı. Her şey güzel ve kurallara uygundu. Bakım ve ilgi tatmin edici boyutta. Yalnız bir hemşire vardı ki, unutmam mümkün değil.
Anjiyo öncesi adını sormuştum. Akşam anjiyo servisi boşaltılıp(!), bütün hastalar kardiyoloji servisine taşındı. Sözünü ettiğim hemşireye adıyla hitap edince adını nereden bildiğimi sordu. Öğleyin siz söylemiştiniz deyince aynen şu yanıtı verdi:
--İyi hala bunamamışsınız..!
Nezaket ve zekâsına hayran kaldım doğrusu… Tedavinin devamında hastaya moral veren bu tür hemşirenin tek olmadığını daha iyi anladım.
*
Anjiyo servisinde kum torbası altında dinlenmekteyim. Gereken incelemeler yapılmış ve kesin teşhis konmuştu artık. Tıkanan damar anjiyo uygulamasıyla açılmamıştı. Adının Doç. Dr. Hakkı Kazaz olduğunu öğrendiğim değerli bir doktor anjiyo servisinde yanıma geldi. Damarın tıkalı olduğunu ve ameliyat olmam gerektiğini üstüne basa söyledi. Protez damar önerdi. Tamam deseydim beni servisine alarak ameliyat edecekti.
Düşünmek istediğimi söyledim.
Bir hafta sonra kararımı verip Hakkı Beyin yanına gittim. Beni yeterince dinleme nezaketini gösterdi.
--Perşembe günü aç karına gel. Tetkiklerin yapılsın. Cuma günü de ameliyat edelim dedi.
Perşembe günü gittim. Kan örneği alındı. Göğüs filmim çekildi. Berber çağrıldı. Bacaklarım traş edildi. Berbere hastane berberi misin, diye sordum. Hayır, özel anlaşmalıyım. Ücretimi siz vereceksiniz dedi ve verdim tabi ki. Hemşire nezaket gösterip kahvaltı bile getirtti.
Ancak bir sorun vardı. Ameliyatım ertesi günü değil, cumartesi gününe alınmıştı.
Cumartesi sabah erkenden hastaneye gittim. Boş oda kalmadığı için özel odaya aldılar. Hemşirenin itirazına rağmen aşağı inerek bir sigara içip geldim. Bu veda sigarasıydı. Ameliyatla birlikte sigarayı terk etmeye kesin kararlıydım. Bir hemşire gelerek, kan verme ihtimaline karşı koluma kapaklı iğnelerden takmaya başladı. Beş altı kere takıp çekerek sonunda takmayı başardı.
*
Ameliyata hazırdım.
Hakkı bey geldi ve görüşmeye başladık. Yanında asistanı ve hemşireler. Ancak, ilk ve son defa askerlikte gördüğüm disiplinin aynısı Hakkı Beyde de var. Hemşire ona sigara içtiğimi söylemiş.
Hakkı bey konuşmaya başlayınca kendimi bölük komutanımın karşısında hissetmeye başladım.
Efendim sigara kullanıyormuşum. Ameliyatı yapmayacakmış. Eve gidip sigarayı terk edip, onbeş gün sigara içmeyecek ve sonra ameliyata gelecekmişim.
-Peki hocam. Siz bunu bana daha önce neden söylemediniz diyemedim. Çünkü, benden genç ve benden okkalı biri. Madem böyle bir prensibiniz var. Bunu ameliyat kararı almadan bana söylemeleri gerekiyordu. İşin içinde bilmediğim başka işlerin olduğu kanaatine kapıldım. Acaba, boş oda yokluğundan beni özel odaya almaları mı, bu davranışa sebep olmuştu? Çünkü, ek bir ücret ödemeyeceğim daha önceden söylendi bana. Özel oda farkı ise günlük yüz YTL idi.
Hakkı Beyin gerekçesine gelince.
--Siz sigara kullanıyorsunuz. Bu damar yine tıkanır. Devletin parası boşa gider, demekte. Kaldı ki, ameliyatla birlikte sigaraya da kesinlikle veda edeceğimi söylediğim halde…
Aynı mantıktan hareket edersek, kalp hastalarının kalp krizi geçirme şansı çok yüksek. Kriz geçirip ölürlerse devletin parası boşa gider. O zaman kalp hastalarını da tedavi etmeyelim. Kanser hastalarının ölmesi kesindir. Onları da tedavi etmeye gerek yok. Devletin parası boşa gitmesin. Şeker hastalığı zaten tedavisiz. Doktorların bakmaması gerekir…
İşin aslına bakarsanız bütün emekliler mutlaka ölecekler. Öldükleri takdirde devletin parası boşa gidecek. Hiçbir emekliyi tedavi etmemeleri gerekmekte.
Nasıl mantık ama?..
Mehmet NACAR
***
Gürcistan-Osetya-Türkiye
Gürcistan’ın Güney Osetya’yı işgali ile başlayan ve dünyanın dikkatini Gürcistan’a çeken olaylar durulmaya başladı. Ancak, yaşananlar ders olmayacaktır. Gelecekte benzeri olayların tekrarı kaçınılmaz görünmekte.
Her uluslararası olayın bir görünen, bir de görünmeyen yüzü vardır. Görünenler görünmeyen düşünceleri kamufle etmeye yönelik senaryolar olmaktan öteye geçmemekte.
Sovyetler Birliğinin dağılmasından sonra en büyük tedirginlik Türkiye’nin Türkî Cumhuriyetleri etkisi altına alarak, üçüncü bir süper gücün doğması ihtimaliydi. Bu ihtimal hem Rusya’yı, hem de AB/D yi rahatsız etmekte. Böyle bir gelişmeyi önlemek için de Türkiye’deki PKK terörünü devreye soktular. Türkiye kendi iç işleriyle uğraşır, ekonomisi çökerken, devler de paylaşımlarını sürdürmeye başladılar.
Bu yeni düzende tabi ki, Türkiye’ye de görevler verilmekte.
Rusya ABD ile sürekli sürtüşen İran’ı elinde tutmak için çabalarken, AB/D de İran’la Rusya’nın arasına, Gürcistan ve Azerbaycan’ı bir nevi Çin Seddi olarak koymakta..
Azerbaycan Türkiye ile işbirliği içinde olan soydaş bir ülke. Gürcistan da NATO, AB ve ABD ye yaklaşmak isteyen küçük bir devlet. Bu yaklaşımda Türkiye basamak rolü oynamakta. Ayrıca Rusya’ya sırt çeviren Gürcistan’ın ticaret yapacağı ve yararlı ilişkiler kuracağı tek komşusu Türkiye’dir.
Bakü-Tiflis-Ceyhan boru hattı Türkiye’nin dayatmasıyla Gürcistan üzerinden geçirildi. Çünkü, İran ve Ermenistan bizim için güvensiz ülkeler listesinin başlarında.
**
Gürcistan’ın nüfusu başkent Ankara’nın nüfusu kadar. Sanayi yok. Tarım yetersiz. Ticaret ölü. Gelir düzeyi son derece düşük. Ayrıca nüfusun tamamı asker olsa başarılı bir ordu kurmaları mümkün değil.
Gürcistan’a Güney Osetya’yı işgal etme cesaretini veren nedir?
Bakü-Tiflis-Ceyhan boru hattına en büyük yatırımı ABD yapmıştı. Ayrıca AB ülkelerinin ortaklığı var. Türkiye hattın sahiplerinden biri. Batum limanı AB/D’nin Kafkasya’ya açılacağı ve Rusya denetiminde olmayan tek Karadeniz limanıdır.
Bu ve benzeri konuları göz önüne alan Gürcistan Cumhurbaşkanı Batı’nın kendisini ve ülkesini koruyacağı varsayımına kapıldı ve işgal yanlışını yaptı. Cesareti buradan geldi.
Filler tepişirken ayaklarının altında çimenler ezilir. Gürcistan da sadece çimen…
Rusya ile Batı dünyasının Kafkasya’da nüfuz kurma yarışının ilk kurbanı Azerbaycan olmuştu. Ermenistan gibi güdük bir devletçik Azerbaycan topraklarının yüzde yirmisini işgal etmeyi başarmıştı.
Şimdi de sıra Gürcistan’da. Güney Osetya tümü Gürcistan sınırları içinde kalan küçük bir bölge. Tarafsız düşünmek gerekirse, Gürcistan’ın Güney Osetya’yı işgal etmek istemesi, Suriye’nin kendi haritasında gösterdiği Hatay’ı işgale kalkmasına benzer bir olay.
**
Gürcistan’ın işi zor. Rusya’nın soluğu her zaman ensesinde olacak.
Ülkenin kuzey batısında Karadeniz sahillerinin çok büyük bir bölümüne hakim Abhazya Gürcistan’dan ayrılmak için fırsat kollamakta.
Güney batıda Batum’u da içine alan Acaristan bölgesi de özerklik ve bağımsızlık peşinde.
Bütün bunlar gerçekleştiği takdirde Karadeniz sahillerinde onlarca limana sahip olan Gürcistan’ın elinde bir tek Soti limanı kalacak. Yani neredeyse denizsiz bir ülke konumuna gelecek.
Konuya Türkiye açısından baktığımızda neler görürüz?
Türkiye ister istemez bu olayların içinde olmak zorunda. Daha önceleri Ortaasya’ya açılan koridorumuz Nahcivan-Azerbaycan koridoruydu. Ermenistan’nın Dağlık Karabağ işgaliyle başlayan yürüyüşü İran sınırında durarak bu koridoru kapattılar.
Gürcistan’a yöneldik. Bu defa da Gürcistan üzerinde oyunlar oynanmakta. Yani, arka bahçemizin yıkılıp, işgal edilmesi konularında Batı ile Rusya işbirliği içindeler.
Kars-Tiflis-Bakü üzerinden Çin’e uzanan demiryolu çalışmaları ile Bakü-Ceyhan botu hattı en çok Rusya’yı rahatsız etmekte. AB/D ülkeleri de ikinci derecede rahatsızlık hissetmekte ve bu iki önemli hatta pay sahibi olmaya çalışmakta.
Asya’yı Avrupa’ya bağlayan kapılar zincirinin son halkası Gürcistan’dır. Bu kapıların gerçek sahibi de Türkiye.
Fırsat kaçırma şampiyonu hükümetlerimiz bu inceliğin farkında mı acaba?
Mehmet NACAR
***
Terörün Sonu Gelir
Son günlerdeki terör kurbanlarını kısaca sıralayalım.
İstanbul’da ABD Büyükelçiliği önünde dört güvenlik görevlisi. İstanbul Esenler’de on yedi masum vatandaş ve çocuk. Erzincan’da mayın tuzağında dokuz şehit. Elazığ’da bir polis. Hakkari, Şemdinli’de bir şehit…
Toplam otuz iki can itlerin tuzağında hayatını kaybetti.
Bu sayı az mı? Azsa, önceki eylemlerde hayatını yitiren otuz beş bin kişiyi de ekleyelim listeye.
Bu kahpeliğin, bu ihanetin sonu gelmeyecek mi dersiniz?
Sizin gibi düşünüyorum.
Sonu gelmeyecek.
Çünkü, sürekli olarak yıllanın yalnızca kuyruğunun ucu koparılmakta. Gövdesine ve başına dokunulmamakta. Hatta başları bizzat devlet eliyle beslenmekte.
Bu politikayla yılanın ölmesi mümkün mü?
Hayır.
Kuyruk acısıyla daha çok eylem yapacaklar. Daha çok cana kıyacaklar. Çünkü, bu caniler için ölüm korkusu yok.
Yakalanırlarsa en iyi şekilde korunmakta, en iyi şekilde beslenmekteler. Hatta adi suçlulardan daha fazla haklara sahip olup, vaktinden önce de salıverilmekteler.
Cezaevinde sıkıya gelseler de, gelmeseler de, AB bir punduna getirip onlara arka çıkmakta.
**
TCY’ından idam hükmü neden kaldırıldı?
AB öyle olmasını istedi. Peki, terör kurbanı otuz beş bin yurttaşımız AB üyesi mi?
Hayır.
Teröristler AB üyesi mi?
Hayır.
AB böyle bir çirkefe neden dalmakta? Neden teröristlere arka çıkmakta? Onları korumaktan vazgeçmemekte? Türkiye’yi yönetenler bu soruyu onlara sormak zorunda. Ancak sormaya cesaretleri yok.
İdam cezasının kaldırılma gerekçesi nedir? Efendim, demokratik kurallara ve insan haklarına uygun değilmiş.
Tamam. Biz de uyalım demokratik kurallara. AB ne soralım. Bizim otuz beş bin insanımızın demokratik hakları yok muydu? Onların canice katledilmeleri AB demokrasisine uygun mudur?
Değil tabi.
O halde, hiç olmazsa terör suçluları için idam cezası tekrar getirilmelidir. Ülkemizde cumhurbaşkanlarının bile yargılanmasını gerektirecek bir tek suç var. O da vatana ihanet. Demek ki, ülkedeki en ağır suç vatana ihanettir. Bu ihanetin bayraktarı ise teröristler.
Terör suçluları için idam cezası tekrar getirilmeli. Getirmeyenlerin ihanete destek verdiklerini düşünülmelidir.
**
Terörün son bulması için idam cezasının getirilmesi yeterli mi?
Tabi ki değil.
Yılanın kuyruğunu bırakıp başını ezmek gerekir. Yılanın başı nerede? Yılanın iki başı var efendim.
Birisi İmralı’da göbeğini kaşımakta. Öteki de Erbil’de (Barzani) uçkurunu düğümlemekte.
Apo idam edilirse kahraman olurmuş. Lafa bak, hizaya gel. Apo şimdi ihanet odaklarınca kahraman değil midir?
Biz onu İmralı’da özenle besledikçe kahramanlığını onaylamış olmaktayız. Bu kahramanın kahramanlığını Türkiye’ye getirilirken uçaktaki halinden gördük ve anladık.
Apo’nun idam edilmeyeceği konusunda AB/D ye söz verilmiş. Yanlış ve ülkeye zarar veren sözlerin arkasında durulmaz. Kaldı ki, söz veren kişi halen hayatta da değil.
Ayrıca, Barzani son zamanlarda neden sustu? Hani Kuzey Irak’ı Türk askerine mezar edecekti?..
TSK Barzani’nin Erbil’deki karargahını nokta atışıyla bombalayacak ve onu yok edecek güçtedir.
AB/D ile ilişkilerimiz mi bozulur? Böyle bir adamı savunanlarla ilişkide olmamız zaten en büyük ayıbımız.
Bozulsun…
Özetle;
1-İdam cezası geri getirilirse,
2-Apo ile Barzani eş zamanlı olarak yok edilirse…
Türkiye’de terör kalmaz. Kuyruklar kıvrılır ve kurur gider.
Bunu başaracak duyarlı ve yürekli bir hükümete şiddetle ihtiyaç var.
Mehmet Nacar
***
Güngörmüşler
Güngören’de patlama. On yedi ölü var. Ölü sayısının artması ihtimali güçlü. Yaralı sayısı yüz elli dört. İnsanlığın yüz karası bir vahşet. Ölenlerden beş tanesi henüz çocuk. Bu olayı hazırlayan itlerin annesi, babası, çocukları veya yakınları yok mu, acaba?
Bence yok. Çünkü, bunlar bir anadan doğmuş insanlar olamazlar. Bir eşi veya örneği daha bulunmayan, hormonlu beyinleri ishal olmuş, hilkat garibeleridir bunlar.
Devlet hala sabır ve demokrasi perdelerinin arkasından olayları izlemekte. Geçmişte Doğu ve Güneydoğu’da öldürülen çocuklar, yıkılan yakılan evler, eli kınalı şehitler unutuldu mu? Bir zamanlar bayram arifesinde terhis olup, evlerine dönerken Erzincan’da otuz üç erimizin şahadeti unutuldu mu?
Ne yazık ki, devleti yönetme durumundaki siyasiler ve bir yılda emeklilik hesabı yapmayı unutmayan, halkın vekilleri bu olayları aynı günde unutmaktalar.
Türk halkı unutmadı, unutmuyor ve asla unutmayacaktır. Halk, başında bir devlet varken sabırla beklemeyi tercih etmekte. Ancak, devletin görevini yapmadığına inandığı anda ipler kopacaktır. İşte o zaman acırım o PKK manyaklarının haline. Çünkü, hesap sorulmayan bir kişi dahi bırakılmaz…
**
Devletin organları ne yapıyor? En başta MİT olmak üzere, emniyet müdürlüklerinin bilgi toplama birimleri, JİTEM, askeri istihbarat birimleri ne yapıyorlar? İşte Güngören’deki patlamanın sorumluları bunlardır. Bu birimler görevlerini ciddiyetle yapsaydı, birçok devletten daha büyük olan İstanbul’da böyle bir patlamaya meydan verilmezdi. Emniyet müdürlükleri, valilikler, Başbakanlık ve Bakanlar kurulu ile üstte saydığım birimlerin görevleri cenaze törenleri düzenlemek ve taziyede bulunmak değildir. İsterlerse bir teselli ve taziye bakanlığı kurarak, kendi asli görevlerine dönebilirler.
Anayasanın en önemli maddelerinden biri der ki; ‘’Devlet, halkın mal ve can güvenliğini korumakla mükelleftir.’’ Güngören halkının mal ve can güvenliği korundu mu?
Hayır…!
O zaman devlet ve devletin ilgili birimleri görevlerini yapmamıştır. Patlamadan sanıklar kadar da bu birimler sorumludur.
MOSSAD ile CIA‘nın Apo’yu Kenya’dan alıp bize teslim etmesinden sonra MİT adına yalnızca ben mi utanmıştım acaba?
‘’Efendim maaşlar yetersiz, olanaklar sınırlı. Biz çalışıyoruz ama bir yandan da evimizi bir ay boyunca nasıl geçindireceğimizin hesabıyla meşgulüz,’’ diyebilirler.
MİT Başbakanlığa bağlı bir kurum. Söylesinler Başbakana. Sorunlarını çözsünler.
Aksi halde bu deve bu hendeği atlayamaz.
İnsanlarımıza yazık olmakta…
**
Türkiye canlı bir bedendir. Tıpkı bir insan gibi. Bitlenen bir insan bedenindeki bitleri tek tek tutup temizleyerek bitlerden kurtulamaz. Çünkü, kendisi bir yandan temizlerken, öte yandan da yumurtalardan yeni bitler çıkar.
O halde ne yapmak gerekir?
Topyekün bir temizlik gerekmekte. Türkiye’yi bitlendiren iki it var. Bunlardan biri Apo, diğeri Barzani. Topyekun temizlik Apo/Barzani ekseninden başlayarak yapılmalıdır. Önce bu ikisinin başı koparılmalı. Ardından Meclis içindeki terör uzantıları temizlenmeli. Sonra da tüm ülke taranarak tek bir bit dahi bırakılmamalıdır. Apo İmralı’da paşa paşa beslendikçe terör bitmez.
Ülkenin bu kirden kurtulması şart.
Bir terör örgütü kendisini devlet kadar güçlü görüp, devletle pazarlık şartları ileri sürüyorsa, bu iki taraftan birinde, yani devlet birimlerinde zafiyet vardır.
Ne demek bu?
Bir hafta önce beş şehit. Sonrasında on yedi masum vatandaş ve çocuk kurban edilmekte.
Devlet, yalnızca bir damla şehit kanının hesabını bütün dünya nüfusundan sormak ve suçluların boynunu hemen kırmak zorunda. Bunu ABD yapıyor. Biz neden yapmayalım?
Türkiye Cumhuriyeti Devleti bir cihan devletidir.
Güngören’de bu günü görenlerle, Ankara’da yaşayan güngörmüşler aynı acıyı ciğerlerinde tatmış olsalar, bu sorun çabucak çözülür.
Mehmet NACAR
biyat dergisinin adı. Derginin ilk sayısını çıkarma hazırlıkları sürerken Sayın Sebahat Mayda Yavuz hanımefendi bana ulaşarak şiir istemişti ve ben de göndermiştim. Ancak dergiyi görmek kısmet olmamıştı. Google arama motorundan kendimi ararken adımın geçtiği yerler listesinde Ortanca’yı da görmekteydim.
***
ORTANCA
Ortanca bir kültür, sanat ve ede
Geçen gün mailime bir mesaj düştü. Sebahat Hanım göndermişti. Tabi toplu bir mesaj olduğu içeriğinden anlaşılmaktaydı. Şiir ve yazı isteniyordu.
Arşivimdeki şiirlerimden ve yazılarımdan gönderdim. Dergiyi merak ettiğimi de mesajıma ekledim. İyi etmişim. Ciddiyet ancak bu kadar olur. Çünkü bir hafta geçmeden derginin son sayısıyla birlikte bütün sayıları adresime ulaştı.
Tabi ki, merakla açıp inceledim. Güzelliği karşısında şaşırdım doğrusu. Çünkü yayın hayatına yeni başlayan dergiler genelde benden şiir isterler ve gönderirim. Daha önce şiir gönderdiğime pişman olduğum bazı dergiler adresime ulaşmıştı. Kiminin kağıdı ve baskı kalitesi, kiminin kapaktan sırıtan edebi ideolojik yaklaşımları, kiminin dergi demeye utanılacak içeriği nedeniyle alıp bir kenara attığım ve sonra da unuttuğum dergilerdi. Tabi ki, bunların çoğunluğu yayın hayatını sürdüremedi.
Ortanca öyle bir dergi değil. Özenle hazırlanmış, içeriği ve baskı kalitesi çok iyi, seksen sayfa olması nedeniyle zengin içerikli bir dergi. Ayrıca dergi içinde şiirleri bulunan dostların neredeyse tamamını tanıyorum. Benim de üyesi olduğum Şiirgezginleri sitesindeki bütün dostlarım dergide var. Yalnız yanlış anlaşılmasın. Ortanca bir site veya belirli bir gruba hizmet veren, dar çerçeveli bir dergi değil. Edebiyat dünyamızdan gönderilen her esere yer vermekte. Yani hitap ettiği ve bünyesine aldığı çok geniş bir çevresi var.
Gerçek bir kültür sanat ve edebiyat dergisi.
Acaba eleştirilecek yönü yok mu?
Var tabi. Araştırdıktan sonra her güzellikte bir de eleştirilecek yön bulunur. Halkın tabiriyle ‘’Bu kadarcık kusur kadı kızında da vardır’’ cinsinden.
Edebi dergiler meyve ağaçlarına benzerler. Fidan olarak dikilir ve gelişip güzelleştikçe çok tatlı meyveler vermeye başlarlar. Ortanca çok hızlı büyüyen ve çabuk meyve veren bir edebiyat ve şiir ağacıdır.
1967 yılında, küçük bir ilçede Zeytin Dalı dergisini çıkaran biri olarak, edebiyat dergisi yayınlamanın güçlüklerini bilirim. Kitap ve dergi okumanın unutulduğu zamanımızda bu güçlüklerin katlanarak arttığı kanaatindeyim. Ancak basılı dergiler de kitaplar gibi kalıcı eserlerdir. İnatla devam ettirmek de asil duygular besleyen gönül adamlarının işidir…
Ortanca, edebiyat ve şiir dostlarının gerek yazarak, gerekse abone olarak ve tanıtarak destek vermeleri gereken güzel bir dergi.
Dergiye emek vererek edebiyat dünyamıza kazandıran herkesi içtenlikle kutluyorum. Başarılarının devamı temennimizdir.
Ortanca’ya yazı göndermek ve abone olmak isteyenler aşağıdaki mail adresinden derginin Genel Yayın Yönetmeni Sebahat Mayda Yavuz hanımefendiye ulaşabilirler.
Mehmet NACAR
***
Ergenekon
Olaylar Irak işgalinin başlaması ve tezkerenin TBMM tarafından reddedilmesiyle hız kazandı. ABD Ortadoğu’da Türkiye’yi ve TSK’ni kullanmak amacındaydı. Bu amaca eriştiğinde iki önemli yarar sağlayacaktı. Birincisi işgal savaşlarında kendi askerinin can kaybı azalacaktı. İkincisi de ekonomik kayıplar en az düzeye inecekti.
ABD bu geleneksel planını Afganistan işgali sırasında Özbek General Raşit Dostum vasıtasıyla uyguladı. İşgalin en zorlu ve en çok kayıp verilecek bölgelerinde Raşit Dostum’u görevlendirdi ve kendileri kolay bölgeleri işgalle yetindiler.
Irak işgali sırasındaki plan da işgale Türkiye’nin Güneydoğusundan başlamak, TSK ile ortak hareket ederek en az zararla işgali tamamlamaktı. Ancak, Bush’un planları tutmadı. Tezkere reddedildi. ABD Güneydoğu’yu terk etmek zorunda kaldı. Bu terk ediş, en başta dolar kaybına neden oldu. A planı bırakılıp B planı uygulandı.
Yaşanan bu durum ABD’yi öfkelendirdi. Yalnız TSK’nin değil, Güneydoğuda yaşayan, bölgeyi iyi tanıyan Kürt kökenli vatandaşlarımızın desteğinden de mahrum kalmıştı.
Dünyanın tek süper gücü böyle bir sonucu affeder mi? Hoş karşılar mı?..
*
İlk olay on bir askerimizin başına ABD askerlerinin çuval geçirmesiyle patlak verdi. Bu olayla hükümetin tutumu sınandı. TSK’nin tepkisi denendi. Deneme sonuçları olumluydu.
Ancak, Genelkurmay Başkan Adayı Yaşar Büyükanıt Paşa’nın konuyla ilgili sivri çıkışları ABD’yi rahatsız etmekteydi. Benzeri bir rahatsızlık da hükümette vardı. Yaşar Paşa devre dışı bırakılmalıydı. Bu düşünce kapsamında Şemdinli olayları patlak verdi. Şemdinli’de bir çavuşun yaptığı eylem, sanal zincirlerle halkalanarak Yaşar Büyükanıt Paşa’ya kadar bağlandı. Bu uzatmada zamanın Van savcısı kullanıldı. Ancak, plan bu defa tutmamıştı. Büyükanıt Paşa’nın Genelkurmay Başkanı olması engellenemedi.
TSK’nin sağlam ve dik duruşu ile geleneklerine bağlılığı ABD planlarını suya düşürdü.
Ancak, dış güçlerin azmi kırılmadı ve kırılmayacak.
Başımızda cihan devleti Türkiye’yi AB/D’nin bir alt kuruluşu gibi gören, AB/D ye teslimiyet içinde olan bir hükümet varken, bu tür sinsi planlar da uygulanmaya devam edecektir.
Ancak, üzüldüğümüz en önemli nokta Türk halkının bizzat kendisi demek olan, Cumhuriyetin, Atatürk ilke ve inkılaplarının yılmaz bekçisi, TSK’ne karşı bu yıpratma eylemlerinin devam etmesi, bu tür eylemlere destek veren siyasilerin bolluğudur…
*
İçinizden bu yazıya gülenler de çıkabilir. Onlar bilmelidir ki, Doğu ve Güneydoğu bölgelerimiz AB/D ülkeleri ajanlarının en birincil çalışma alanı konumunda. Özellikle misyoner faaliyetleri ajanlık alanını perdeleyen çalışmalardır.
Gelelim Ergenekon soruşturmasına.
Ergenekon olayı bizce çuval geçirme ve Şemdinli olaylarının devamı niteliğinde bir olay. Amaç TSK’ni yıpratmak.
Avrupa Birliğinin en önemli istekleri arasında Türkiye’de Atatürkçülüğün yok edilmesi var. ‘’Atatürkçü düşünce AB üyeliğinize engeldir’’ sözlerini hatırlamamız gerekiyor. Resmi kurumlardan Atatürk resimlerinin toplatılması isteniyor. Türk kimliğinin atılıp ‘’Türkiyeli’’ kimliği kullanılsın deniliyor. Türkiyeli kimliğine Sayın Başbakanın verdiği destek de hatırımızda(!).
TSK Başbakandan ayrılıp, Milli Savunma Bakanlığına bağlanmak istenmekte. Bütün bu iz ve işaretlerin altında Türkiye’de Türklüğü yok etme veya en azından pasifleme çalışmaları yatmakta.
İşte bu nedenle son soruşturmalara ERGENEKON adı verilmiştir. Çünkü Ergenekon Türk tarihinin en önemli ve en şanlı destanlarından biridir. Bu soruşturmaya Ergenekon adı verilmekle Türk tarihindeki o muhteşem destanın adı da kötülenmekte. Bir taşla iki kuş…
Yani hem TSK’ne ve hem de Türk tarihine zarar vermeyi başarmaktalar.
Şurası hiçbir zaman unutulmamalıdır ki, Türkiye’nin tek sahibi seçimle işbaşına gelen, gelirken de kendi ideolojilerini ülkeye kabul ettirmeye çalışan siyasiler değiller. Bu ülkenin gerçek sahibi TSK’dir. Çünkü, seçimsiz işbaşına gelen bir gönüllüler kurumu, Türk halkının bizzat kendisi TSK’dir. Uzantıları Anadolu halkıdır. Yani çarıklı erkânıharp.
Herkesin aklını başına toplaması uzun sürmemeli...
Mehmet NACAR
***
Ekonomik Kriz
Gaziantep27 gazetemizde manşetten verilen bir haber. ‘’Kömür fiyatları asgari ücreti geçti.’’
İlk bakışta sıradan bir haber gibi görünmesine rağmen, derinine daldıkça konunun boyutları değişmekte. Korkunç bir hal almakta.
İki yıl önce kömürün tonu yaklaşık 190 dolar civarındaydı. Geçen yıl 320 dolara fırladı. Bu yıl ise 425 dolar. Bu gidişe göre iki veya üç yıl sonra kömürün tonu bin dolar olacaktır. Dünyada görülmüş, bundan daha büyük bir saçmalık var mı?
Kömürdeki bu yükselişin sebebi nedir? Durmadan artan petrol fiyatları mı? Yani gemiler taşıdıkları kömürün değerinin yüzde otuzbeşi kadar mazot mu yakmaktalar?..
Geçen yıl da aynı konuyu yazmıştım ve dikkate alan olmadı.
Bu fahiş fiyat artışlarının ana nedeni, kontrolden aciz bir hükümetin yarattığı boşluktan cesaret alan ithalatçı firmalardır.
Dünyada dolar üzerinden yaşanan bir enflasyon örneği yok. Bir ürünün fiyatının dolar üzerinden % 40’lara varan artışını izah edebilecek bir ekonomik gösterge de yok.
Halk arasında çok kullanılan bir deyim var. ‘’Saldım çayıra, Mevla’m kayıra.’’
*
Türkiye’de ihtiyaca yetecek kömür yatakları yok mu? Fazlasıyla var. Ancak, kalori değerinin düşüklüğü ve havayı kirletmesi bahane edilerek bizim yataklar yatmaya devam etmekte. İşin kolayı ithalat ve bazı işini bilenlerin köşe dönmesini sağlamak.
Türkiye’de üretilen kömürler bacalara filtre takılarak pekala yakılabilir. Paramız dışarı gitmez. Üretim bolluğunda fiyatlar da çıldırmaz.
Oyun içinde oyun oynanmakta. Sıvı yakıta gücü yetmeyen vatandaş kömüre dönünce talep patlaması oldu. Nasılsa satış kaygısı yok. Öyleyse fiyatları her gün yükseltmek sorun yaratmaz.
Kömür fiyatlarına paralel olarak elektriğe de % 22 zam yapıldı. Yani elektrikle ısınmak da mümkün değil.
Vatandaşın eli kolu zincirlenmiş durumda. Ya bu fiyattan alacaksın, ya da donacaksın. Başka seçenek yok.
Anlaşılan şu ki, bu kış asgari ücretli, emekli, dul, yetim, esnaf ve hatta memur sınıfında nüfus azalması yaşanacaktır. Tabi ki, hepsi de donarak ölmeyecek. Gıdaya ayırdığı parayı ısınmaya vererek aç kalanları da hesaba katmakta yarar var. Taksitli satışlar gırla. Kredi kartı ödemeleri nasıl olacak..?
*
Çalışanlarına % 4 maaş zammı yapan hükümet acaba hangi ülkenin hükümeti? Türkiye’nin hükümeti ise yakıtta, ısınmada, gıda maddelerinde, ekmekteki artışları biliyor mu? Vergi artışlarını, trafik cezalarını filan hesaba katmıyoruz.
Bana öyle geliyor ki, kapalı mekânlarda sigara yasağının arkasında yatan düşünce tiryaki olmayanları korumak değil. Sigara, akaryakıt, kömür, ve diğer ihtiyaçlara yapılan zamlar hazinenin açığını kapatmaya yetmiyor. Sigara içenlerden de havayı kirletme cezası alarak hazineyi rahatlatmayı düşünmekteler.
Dünyada kendine yeterli altı ülkeden biri olan Türkiye, artık kendine en yetersiz ülkelere sınıfına girmiştir. Üretimin durduğu, her türlü enerjide, hububatta, borç ödemekte, sanayi ürünlerinde, vs. ithalatla yaşayan bir ülke konumundayız. Bu hükümetin yönetimindeki devlet halka hizmeti durdurdu.
Devleti ve hükümeti yaşatmak için halkı altın yumurtlayan tavuk olarak görmeye başladı.
Tavuk çiftliklerinde daha fazla yumurta almak için bir günü sahte gece ve gündüzlere bölen uyanık üreticiler gibi bir hükümet.
Sahte enflasyon rakamları. Başını alıp giden fiyatlar. Cumhuriyet tarihi boyunca alınan dış borç kadar dış borçlanma. Çalışanların maaşlarını hileli rakamlarla eritme.
Yani yoksul ve hükümetin eline bakan, üretimi durdurulmuş, devletten dilenmeyi bekleyen bir halk.
Nereye kadar sürecek.
Yolun sonu göründü. Bu yaşananlar bir günde bomba gibi patlayan bir ekonomik kriz değil, zamana yayılmış, halkı uyutarak yaşanan gerçek bir ekonomik krizdir.
Mehmet NACAR
|