Yirmi Yıllık Bir Çabanın Ürünü:
ŞAFAKTA SAVAŞANLAR…
Uzun uğraşlar ve sınırsız çabalar sonucu ortaya konan ürünlerin insana verdiği erinç ve mutluluğu tanımlamakolanaksızdır diye düşünüyorum. Yararlı olmak, topluma kalıcı bir şeyler verebilmek düşünce ve emeğinin, olumlu tepkilerle karşılanması, uğraş sahiplerinin en büyük beklenti ve ödülleridir. Bir eserin ortaya konulmasının maddi ve manevi yorgunluklarının bir anda unutulmasını sağlayan da budur sanırım…
Zaman buldukça, neden yarattıkça ziyaret etmekten mutluluk duyduğum bir Kilis gezim oldu yine... Ahmet Barutçu’nun iyi duygularla imzalayıp elime tutuşturduğu kitabını görünce, kendi içimde dillendirdiğim, bir düşüncemin gerçekleştiğini görmekten son derece mutlu oldum… 7 Aralık 2007 Kilis’in Kurtuluş gününden itibaren yayınlanan bir belgeselin, gazete sayfalarında kalmaması, kitaplaşarak Kilis tarihinde yerini alması gerekliliği Ahmet Barutçu tarafından yerine getirilmiş oldu…
Ahmet Barutçu tarihçi değildir. Ama yaptığı araştırma ve çalışmalarla ortaya koyduğu belgesel; Kilis Tarihini yazacaklara, işgal, direniş ve kurtuluş konularında eşsiz bir kaynak oluşturacak, bilgi ve belgeleri sunmuştur. Yirmi yıldır, eline geçen her belgeyi, fotoğrafı, canlı görüşmeleri birbirine uluyarak “ŞAFAKTA SAVAŞANLAR” ı yaratmıştır…
Şafakta Savaşanlar, Kilis, Gaziantep, Maraş ve çevrelerinde yapılan, direniş ve çatışmaları, kaynak göstererek, yer ve zaman belirterek yansız ve bir haksızlığı giderecek şekilde ortaya koymaktadır. Antep direnişinde bizzat görev alan ve savaşan Kilislilerin, bazı yazarlarca hiç dikkate alınmayan veya küçümsenen özverileri, kahramanlıkları belgelerle ortaya konulmaktadır. Bu da tarihi olayları saptırarak tarih yazanların yüzüne şamar gibi inmektedir. Antep savunmasının sadece bu kentin sınırları içinde değerlendirilmesi yanlışlığı; “Güney cephesinde Antep, Kilis, Adana ve Maraş havalisi birbirinden soyutlanarak değerlendirilemez. Birbiri ile yakından ilintilidir” cümlesi ile ortaya konulmaktadır
Barutçu dikkatli bir tarih araştırması ile de, Kurtuluş Savaşımızın düşmana atılan İlk kurşunun da Kilis’te gerçekleştiğini belgeleri ile ispatlamaktadır. İzmir’de gazeteci Hasan Tahsin’in l5 Mayıs 1919 da düşmana ilk kurşunu attığı bilinir. Ahmet Barutçu ise, Şafakta Savaşanlar’da, İlk Kurşunun 12 Mayıs 1919’da Kilisli öğretmen H.Kamil Demirbaş tarafından atıldığını belgelemektedir. İşte meydan… Aksini savunanlar ortaya belge koyarak bunu çürütmeli, ya da ilk kurşunun Kilis’te atıldığını kabullenmelidir. Çünkü Şafakta Savaşanlar böyle yazmaktadır…
Şafakta Savaşanlar; Kilis direnişinin (çevresi ile birlikte) tüm haberleşme, yazışma belgeleri ve tarihe tanıklık yapmış kişilerin söyleşileri ile bir dönemi aydınlığa çıkarmaktadır. Atatürk’ün Kilis ziyaretini, mahallelerden cepheye gidenleri, şehit olanları, işbirlikçileri, köy baskınlarını, işgal güçlerinin davranış ve uygulamalarını kuşkuya yer vermeyecek bir şekilde anlatmaktadır.
Yirmi yılı aşkın bir çalışmanın ürünü olan “ŞAFAKTA SAVAŞANLAR”ın yazarı Ahmet Barutçu, sunuş yazısında gerçekçi bir yaklaşımla; “Bu kadar geniş bir araştırmaya rağmen bu kitabın tam ve eksiksiz yazıldığı kanısını taşımıyorum…” diyerek, alçak gönüllülük de göstermektedir. Ama biz verilen bunca emek ve çabanın hiç de küçümsenmeyecek bir özveri gerektirdiğini, kitabın şimdiye kadar yapılan araştırmaların en kapsamlısı olduğunu vurgulamak durumundayız.
Bunca işin gücün içinde, bu kadar geniş kapsamlı, yepyeni fotoğraf ve belgelerle dolu bir belgesel olan ŞAFAKTA SAVAŞANLAR’ ı Kilis’e ve Kilislilere sunduğu için Ahmet BARUTÇU’yu tüm içtenliğimle kutluyorum. Ellerin dert görmesin..
Sağlıklı ve başarı dolu günler dileklerimle…
****
Rektör Seçimi ve Düşündürdükleri…
-Sabahattin YARAR-
YÖK’ün başına geçer geçmez, kendisinden beklenenden daha hızlı, yalakalık ve yaramışlık gösterilerine başlayan Yusuf Ziya ÖZCAN beyefendi yeniden sahne aldı. Yeni açılan Üniversitelerin Rektör adayı sıralamaları, ağa babalarının istekleri doğrultusunda, YÖK Başkanı ve üyelerince hazırlandı ve Cumhurbaşkanına sunuldu.
Yasaların kendilerine verdikleri yetkiyi diledikleri gibi kullanma serbestliğini, hiçbir etik davranışı ve yöresel istekleri dikkate almadan kullandılar yine. Daha önce de yazmıştık. Madem ki yasa böyle, uygulamaları da doğrudur, diye… Fakat bu kadar vurdumduymazlık ve toplumu (özellikle Kilis halkını) hiçe sayarak yetkilerin kullanılmasını doğru bulmuyorum. Hatta bu davranışları, YÖK’ün ve onun başkanının, işgüzarlığı,emirlerin yerine getirilmesi, makam ve mevki düşkünlüğünün sonucu olarak görüyorum…
Kilis’te, orta yerde, uzun yıllar Fakültemizin Dekanlığını yapmış, özbeöz Kilisli Prof. Dr. Hikmet Y. CELKAN dururken, sen başkalarını listeye al… Çevrenin sorunlarına hakim, halkla iletişimi mükemmel, daha önceki çalışmaları ile kendini kanıtlamış bir öğretim üyesi hemşerimiz dururken, listeye girenlere bakınız!..Amaç Üniversitemizin iyi yönetilmesi, geliştirilmesi, toplumla ilişkilerinin en üst düzeye çıkartılması ise, Prof. Dr. Hikmet Y. CELKAN’ın listeye alınmaması ne demektir?...
Ayrıca; Üniversitemizin kurulduğu günden bu yana, REKTÖR vekilliğini yapan Prof. Dr. Şükrü KARATAŞ’ın da liste dışı bırakılması, bizi şaşırtan ikinci bir davranış olmuştur. YÖK, Karataş’ın çaba ve hizmetlerini görmezden gelmiş olabilir. Ama biz Kilisliler olarak O’nun hizmetlerini takdirle anacağız…
Şimdi sayın Cumhurbaşkanı; önüne konulan listenin dışına çıksa, Kilislilerin ortak isteği olan birisini REKTÖR atasa olmaz mı? Zooor… Siyasi iradenin yandaş kazanma ve istediğini yaptırma uygulamalarına ters düşer. Kendisini seçenlerin dilek ve isteklerine karşı çıkmış olur. Ama gerçek doğru olanın yapılması değil midir?
Tüm bunlar bir kızgınlığın bağırtıları…Biz ne yapıyoruz, ona bakalım. Daha önceleri de yazdım. Biz Kilisliler olarak hakkımızı aramıyoruz. Üzerimize ölü toprağı serpilmiş sanki…
Şu REKTÖR sıralaması yapılmadan veya şimdi, neden ilgilileri faks, telefon, mesaj, elektronik posta yağmuruna tutup, isteklerimizi iletemiyoruz bizi duymak istemeyenlere!?...Neden yasal çerçeveler içinde gösteriler yapıp, medya ile tüm ülkeye iletemiyoruz isteklerimizi?...
Kusura bakmayın (Başbakanımızın deyimi ile), siz böyle her şeye razı, kaderci bir görüntü çizmeye devam ettikçe, sırtınıza basanlar gittikçe çoğalır, sorunlar çözüm yerine, dağlar gibi büyümeye devam eder. Uzun yıllardır olduğu gibi…
İşte önümüzde ÜZÜM sorunu var, ileride ZEYTİNYAĞI sorunu olacak. Yine ne derlerse olacak, kaça alırlarsa alacaklar galiba!...
Ne diyelim… Istıfıl olun… Yine Allah’ın dediği olur deyip, salıverelim kendimizi kaderimize.. İyi mi?...
“BİR YİĞİT ÇIKTI MEYDANE!..”
(Suçlananlar oy kullanmasın)
Sabahattin YARAR-
Şöyle yazmıştım 22 Mart 2008 tarihli KENT’te…
“Beni Yargılayın Diyen Biri Var mı?”
O tarihlerde; Mecliste bulunan milletvekillerimiz hakkında, işledikleri suçlardan dolayı l4l dosya düzenlenmiş, dokunulmazlıklarının kaldırılması istenmişti…
10 Ağustos 2008 tarihli Cumhuriyet gazetesinde yayınlanan bir haberde ise, dosya sayısının 221’e ulaştığı belirtiliyor!...
Aradan geçen dört-beş aylık zaman diliminde suç dosyası 80 adet artarak 221’e ulaşmış. Mübarek Kilis’in “yedi veren üzümü” gibi, eskiler dallarda dururken, yeni salkımlarını sunuyor gözlerimizin önüne…Beğensen de, beğenmesen de bu işte… Daha seçimlere dört yıl var. Dört ayda 80 veren, dört yılda daha ne mahsuller verir görürsünüz…
Başa dönelim yeniden…
Beni utandıran, “..gel dokunulmazlıklarımızı kaldıralım, ikimizin de hakkında suçlamalar var. Bağımsız yargı bizi yargılasın” diye çağrıda bulunan biri çıktı vallahi. CHP Genel Başkanı Baykal, Başbakana meydan okudu… Ama tısss bile çıkmadı karşılık olarak…
Bugün ülkemizde uygulanan tüm yasaları, demokrasinin ve Cumhuriyetin vazgeçilmez unsuru olan Meclislerimiz yapmış ve uygulamaya koymuştur. (Ulemalar değil!) Yani Meclislerimizde bulunan milletin vekilleri “yasama görevlerini” her zaman yapmış ve yapmaktadırlar…
Ancak ben; dün olduğu gibi, bugün de, yüce Meclisten çıkan yasalarda suçlanan insanların da oylarının olmasından hiç de hoşnut değilim.Hakkında suç dosyaları bulunanlar, çıkan yasalarda, yapılan uygulamalarda oyları ile sonuçları etkilemekte, ülke yönetiminde söz sahibi olmaktadırlar. Dokunulmazlığı olmayan biri, söz konusu suçlardan yargılanıp ceza alıyor, kamu hizmetlerinden yoksun bırakılabiliyor veya hapis yatabiliyor. Ama suçlanan Milletvekili her türlü yasanın çıkmasında rol oynuyor!...
Benim mantığım; oldum olası bu çarpıklığı, dokunulmazlık denen bu korumacılığı bir türlü kabullenemiyor... Ülke yöneten, yasama görevi yerine getiren kişilerin, tertemiz, ak-pak insanlar olması gerekirken, haklarında suçlamalar olması, şaibe altında bulunması nasıl açıklanabilir bilmiyorum?...
Dokunulmazlıklara dokunmayacakları, her defasında bir başka bahara bırakılacağı yadsınması olanaksız bir gerçek olarak karşımızda durmaktadır. Öyle ise; birisi dokununcaya kadar uygulanacak bir öneride bulunalım, bakalım ne diyeceksiniz? Tabi işinize gelirse…
Meclisteki oylamalara, kim olurlarsa olsunlar, haklarında suç duyurusu olanlar, suçlananlar katılamasınlar…
Var mısınız bu uygulamaya? Hakça ve doğru olanı bu değil midir? O beyler maaşlarını alsınlar, otursunlar Meclis’te, ta ki aklanıncaya kadar…
Ve meydan okuyan sayın CHP Başkanı Baykal…
18 CHP’li milletvekilinin 29 dosyası bulunuyor… Sizinle birlikte bu arkadaşlar da dokunulmazlıklarının kaldırılmasını isteyip, aklansalar, O’nlar da “Bizi yargılayın” diyebilseler, yakışmaz mı CHP’ye?...
Belki o zaman; 21 DTP’liye ait 110 dosya, 52 AKP’liye ait 79 dosya, 1 MHP’liye ait 3 dosya da işleme konur tertemiz, şaibesiz bir Meclis işbaşında olur…
Yoksa yukarıdaki önerimizi dikkate almanız gerektir diyorum…
***
Milletvekili Seçimi…
-Sabahattin YARAR-
Son günlerin gündem oluşturan olaylarından birisi de REKTÖR ATAMALARI idi…
Doğrusunu söylemek gerekirse, Cumhurbaşkanı’nın yaptığı atamalara, yüzeysel olarak, kimsenin bir şey söylemeye hakkı yoktur. Önceki Cumhurbaşkanının yaptığı uygulamalara uygun davranışlarla, O da kendine verilen yetkiyi kullanarak, tercih ettiği kimseleri Rektör olarak atadı. Daha önceleri de, ikinciler, üçüncüler birincilere tercih edilmiş, buna benzer atamalar yapılmıştı…
Üniversiteler özerk kuruluşlardır. Eğitim ve öğretimlerini “MİLLİ” ve “ATATÜRKÇÜ” çerçeveler içinde yürüten bilim merkezleridir. Buraların siyasi yönden ele geçirilmek istenmesi, sistemin İslamî boyutlara çekilmeye çalışılması etik olmadığı gibi, ülke açısından sakıncalı ve tehlikeli bir davranış şeklidir. Yetkinin kullanılması doğal bir uygulamadır. Ancak; tarafsız olması gereken Cumhurbaşkanının bir siyasi partinin milletvekili ve belediye başkan adayı olmuş , siyasi tercihini açıklamış kişileri rektör ataması, hiç de uygun bir davranış değildir. Maalesef, bu uygulama ile de tarafsız olmadığını ortaya koymuştur.
Nasıl bir uygulama olduğunu, kim tarafından icat edildiğini bilmediğim, hiç de demokratik bulmadığım REKTÖR seçimi uygulaması, bu haliyle üç başlı yılan gibi, fırsatçılığa açık, adil olmayan bir yöntem gibi geliyor bana..
Üniversite öğretim görevlileri, kendilerini yönetecek olan Rektör adayını seçiyor. YÖK isterse bu seçimi hiç dikkate almadan, bir liste düzenliyor, Cumhurbaşkanı da istediğini atıyor! Al sana demokratik seçim!...Eğer kim isteniyorsa o rektör olacaksa, gerçek seçim olan, Üniversite öğrenim görevlileri oylaması niçin yapılıyor? Üniversite seçimlerinde listeye bile giremeyenler, YÖK tarafından liste başı yapılıyor ve Cumhurbaşkanınca atanıyorsa, demokrasi bunun neresinde anlayamıyorum….
Değiştirilmeyen Seçim Yasası da¸ aynı sözde demokrasi ile seçimlerin yapılmasına neden oluyor. Kim olduğu belli olmayan delegelerin, delege ağalarının emrindeki kişilerce , ya da Genel Başkanlara yakın olanların yönlendirmesi ile tek adam tarafından hazırlanan listeler seçmenlerin önüne konuyor, seçin bakalım deniyor. Seçmek istediklerim parasızlık yüzünden, delege sistemini geçemiyor veya genel merkez vetosu ile devre dışı bırakılıyor. Suçlular hapislerden çıkarılıyor, hakkında soruşturma olanlar, seçim yaslarının çarpıklığından yararlanıp Meclise kapağı atıyor, korunma altına alınıyorlar. Bunun adı da demokratik seçim oluyor!...
İktidar olanlar, zamanında tenkit ettikleri, değiştirmek için söz verdikleri bu çarpıklıkları düzeltmek, Siyasi Partiler ve Seçim Yasalarını değiştirmek yerine, kendilerine de tatlı gelen bu yasalarla, uzun yıllar iktidarda kalmanın hesaplarını yapıyorlar. Kendilerine uygun yaslar çıkarıp, özerk ve bağımsız demokratik kuruluşları ele geçirmeye, bildikleri gibi at koşturmaya çalışıyorlar…
İktidar kimsenin tekelinde değildir. Çıkarılan yasalar, rektör atamalarında olduğu gibi, bir gün gelir çıkaranların ayağına bağ olur…
“Bugün bana ise, yarın sana”, “Gün Ola harman ola”, “Gülme komşuna, gelir başına”...
***
GURBETTE BİR ÖLÜM…
(Abdullah Çubukçuoğlu)
-Sabahattin YARAR-
Tanrı yarattığı her varlığa bir yaşam süresi belirlemiştir. Sona gelindiğinde yapılacak hiçbir şey yoktur…
Yaratılmışların en değerlisi insan, yaşam süresi boyunca yaptıkları, yazdıkları, söyledikleri ve eylemleri ile anılır, güzellikleri ile yüreklerde yer eder. Geride kalan dostları, arkadaşları ertelenmesi olanaksız olan ayrılığın acısını, eksikliğin çaresizliğini duyarlar içlerinde. Hele “Tuz-ekmek hakkı” olmuşsa aralarında…
29 Temmuz 2008 tarihli gazetemde (Kent) Nejat TAŞKIN’ın yazısından öğrendim Abdullah ÇUBUKÇUOĞLU’nun ölümünü. Sevecen, yardımsever, duygulu,şair ruhlu bir hemşerimizin Bursa’da yaşama veda etmiş olması; yazışma olarak uzun, tanışma olarak kısa bir geçmişi anımsamamıza neden oldu.
1995-96 yıllarında Adana Kilis Kültür ve Dayanışma Derneği adına yayınladığım “ADANA’da KİLİS” bülteninin ilk şair yazarı idi A.Çubukçuoğlu. Tanışmamız da gönderdiği şiirler ve mektuplarla olmuştu. Şiirlerini bazen de Halil KARAKAYA adı altında yolluyor, nedenini de “birilerini teşvik için böyle yapıyorum..” diye açıklıyordu..
2001 yılında kızımın okul sınavı için Çanakkale’ye yaptığımız bir gezi dönüşünde Bursa’da dinlenmek, biraz gezmek için mola vermiştik. Akılma hemen Abdullah Çubukçuoğlu gelmişti. O’nu eşim ve çocuklarımla birlikte pideci dükkanında ziyaret ettik. Kısacık görüşmemize, Kilis’in bir sürü güzelliğini ekledik. Birer çorba içip, yolcu yolunda gerek, diyerek ayrılana kadar, aynı mahalleden olduğumuzu, Ziraat Bankası emeklisi olduğunu ve babam Postacı Şevket’i de iyi tanıdığını söyleyip helalleşmiştik. Çünkü; çorbaların parasını almamış, ikramda bulunmuştu…
Abdullah Çubukçuoğlu’nun şiirlerinin tümü, özbe öz Kilisçe ve özlem dolu olurdu. Sonraları, Dünya’da Kilis, Zeytindalı dergilerinde ve KENT’te yayınlananları da oldu. Bir çok Kilisli gibi O da ekmek kaygısı, çoluk-çocuk kaygısı ile kentinden ayrılmak zorunda kalmış, öyle sanıyorum ki, KİLİS ÖZLEMİ içinde de bu dünyadan göçüp gitmiştir…
Çok kısa süren tanışmamızda , hoşsohbet, alçakgönüllü ve güleç yüzlü olduğunu gördüğüm sevgili hemşerime; Ulu Tanrı’dan rahmet ve bağışlanma diliyorum.
Ekim 1996 yılında Adana’da Kilis bülteninin 7. sayısında yayınlanan bir şiirini sunuyorum sizlere:
Havuşa serdim şalı
Sanki kirkidi halı
Emtim getirmiş balı
Yer misin, yemez misin?
**
Tepirde mişmis kurusu
Carrada acur turşusu
Sepet sepet bal homusu
Alır mısın, almaz mısın?
**
Düştük gurbet ellere
Hasret kaldık bu dillere
Bu çileyi bile bile
Çeker misin, çekmez misin?
(A.Çubukçuoğlu 1996)
***
“MEZDEKE…”
Sabahattin YARAR
Gerçeklerle yüzleşmek çok zor ve acı olmasına karşın; gerçeklerden kaçınmak, örtbas etmek veya görmemezlikten gelmek; daha olumsuz ve giderilmesi olanaksız gelişmelere neden olabilir…
Ülkemizin en önemli sorunlarından birini oluşturan RÜŞVET olgusu; zaman zaman gündeme getirdiğimiz bir gerçeğimizdir. Yakalanmalara, görevden almalara, hatta hapis cezalarına karşın, bir türlü önlenemeyen kötü bir alışkanlık olarak devam etmektedir…
“RÜŞVET’ in ucunda her zaman bir haksız edinim, bir hak yeme, bir adaletsizlik, bir suçtan kurtulma, bir şeref ve onur kaybı bulunmaktadır. Veren de, alan da bu olumsuzlukların kapsamı içindedir. Ayrıca, doğru ve dürüst, varsıllıkları olmayan vatandaşlarımıza karşı işlenen en şerefsiz ve acımasız bir uygulamadır RÜŞVET… Suçüstü ve ihbarlarla zaman zaman ortaya çıkarılabilenleri ise deve’de kulak olur ancak… Veren razı, alan razı, söylemi içinde olanlarını dile getirmek, yüzsüzce yapılanlarını kanıtlamak hiçbir zaman gerçekleştirilemiyor.(Zamanında birisi mahkemede; Rüşvetin delili mi olur pezevenk bile demişti…)
Mutlaka bir başkasının veya ülkenin zararına sonuçlar vermesi kaçınılmaz olan RÜŞVET güncelliğini koruyor ne yazık ki!..
Konuyu yinelememize, 21 Haziran 2008 tarihli KENT’in 5. sayfasında bir köşeye sıkıştırılmış (Çok Komik köşesinde) MEZDEKE isimli fıkrası neden oldu. Tüm kontrollerini yaptığı araçta hiçbir noksanlık bulamayan memurun, teybe koydurduğu Mezdeke (Arapça oyun havası) ile oynaması ve şaşıran sürücüye: “-Eee... Eşek değilsin, artık takarsın bir 20 milyon!...” demesi yazdırdı tüm bunları…
İşin parasal yönünün yanına , Rüşvetin en tehlikesi olan “Siyasi Rüşvet” i de koyarsak, ikisi ile birlikte ne güzel(!) bir toplum oluşturduğumuzu ancak gözlerini rüşvet hırsı bürümüş olanlar göremezler…
Makam, mevki, atama,ihale, arazi- kıyı yağması gibi çıkarlar için; yerlere kadar eğilen, el ayak, etek öpen, yeteneksiz, yağcı, yalaka ve çıkarcıların elde ettikleri siyasi rüşvetlerin karşılığının sadece “OY” olduğuna inanmak da olası değildir. Siyasi ilişkileri boyunca Karun kadar zengin olanların varlığını yadsımak, gerçekleri göz ardı etmek olmaz mı?..
Gerek oy avcılığı, gerekse dolaylı çıkar sağlama, yandaş edinme uğruna, ülke ve insanları aleyhine, siyasi rüşvet dağıtmak, diğer rüşvet türlerinden daha tehlikeli ve kapsama alanı daha büyüktür. Tanrı; RÜŞVET’in bela ve uğursuzluklarından korusun tümümüzü…
Bir fıkranın çağrışımları ile yaramızı deşmesi, her zaman var olan, ancak zaman zaman gündeme gelen RÜŞVET olayını yeniden anımsamamızı sağladı.
Sağlıklı ve rüşvetsiz günler dileklerimle…
***
Başkan Bulut; mutlaka sonuç alınmalı…
-Sabahattin YARAR-
Kilis’imizin sayıları bir hayli çok olan anlamlı deyimlerinden birisini de;”Kızdır kızdır ye müceddere…”oluşturur.
Kentimizin bilinen ama yıllar yılı çözümlenemeyen sorunlarını yazarız, karşılıklı söyleşilerde söyleriz, uyarılarda bulunuruz usanmadan…
Aynı konuları defalarca dile getiririz.
Onun için de bu deyimimiz davranışımıza uygun düşer.
Durmadan yinelenen konulardan bazılarının çözümlenmesi mutlu eder bizi, geç kalsa da, geç bitirilse de..
Seve Barajı gibi…
KENT’in 14 Temmuz 2000 tarihli sayısında “Arıtma Tesisi Geç Kalmadı mı?” konulu uzun bir makale yazmışız. Boklu sularla sebze sulanmasından tutun, Suriye sınırını aşan pis suların komşu ülkeye verdiği rahatsızlıklara, hiç yere kaybedilen sulara kadar olumsuzluklardan söz ederek, bir ATIK SU ARITMA TESİSİNİN noksanlığının giderilmesini istemişiz(!)…
18 Haziran 2008 tarihli KENT’te, değerli Başkanımız Abdi BULUT, su ile ilgili bir çok sorunun yanında, Atık su Arıtma Tesisinin noksanlığından yakınıyor haklı olarak. Uzun yıllardan bu yana (biz 8 yıl önce yazmışız) bu konuda hiçbir gelişmenin olmadığını ortaya koyuyor yakınması ile…”Şehir şebekemiz yenilensin, arıtma tesisimiz ve taşkın su projemiz yapılsın, Afrin Barajı yaşama geçsin, bırakın Kilis’i , İstanbul’a bile su verebilecek konuma geçeriz. Bunların bir bölümünü kendi olanaklarımızla yapmaya çalışıyoruz. Afrin Barajı’nın ihale edilmesi için de hükümete öneri götürdük. İnşallah gerçekleşir” diyerek çalışma ve beklentilerinden söz ediyor.
Başkan Bulut’un çabalarından Kent, dostlar ve belediye yayınları aracılığı ile haberdar oluyorum. Kilis’in sorunlarını gidermek için aşırı sayılabilecek bir çalışma temposu içinde olduğunu görerek, Kilis adına mutlu oluyorum. Ama şu “İnşallah gerçekleşir” temennisine katılamıyorum. Çünkü biz Kilis ve Kilisli olarak bu durumlara “İnşallah, maşallahlarla” düştük. Artık bunların aşılması, gerçekleşen eserlerle, elde edilen gelişmelerle övünülmesi gerekir diye düşünüyorum. Sadece su ile ilgili sorunlara bakınız:
1)Şehir şebekesi yenilenmesi(hem de acilen)
2)Arıtma Tesisi
3)Taşkın su projesi
4)Afrin Barajı…
Bu sorunlar son birkaç yılın sorunları değildir.
20-30 yıldan beri söylenen, yazılan, çözüm üretilmesi istenen sorunlardır bunlar… Her gelen söyledi ve gitti. İnşallahlar, maşallahlarla sorunlar bu günlere dek artarak devam edip geldi. Şimdi Başkan Abdi BULUT aynı sorunlarla uğraşıyor veya dile getiriyor.
Ama O da “İnşallah gerçekleşir…”diyor!...
Kilis’in sorunlarının (hiç olmazsa SU ile ilgili olanlarının) çözümü için bugünkü koşullar kadar uygunu zor yakalanır. İktidara 2 milletvekili ve bir Belediye Başkanlığı vermişiz. Aradan yıllar geçmiş, ana sorunlarımız halen sürüncemede… Seve ve Üniversite dışında çözümlenen can alıcı gelişmeler yok… Fırsatın değerlendirilmesi, iktidarın nimetlerinden Kilis’in en azami şekilde yararlanması gereklidir. Başkan Abdi Bulut’un ve örgütünün bastırması, bağıra, çağıra hizmet koparması şarttır.
Kilis çok uzun yıllar unutulmuşluğun, yalnızlığa itilmişliğin ve sahipsizliğin açlığı içindedir. Onun için fırsatlar değerlendirilmeli, mutlaka sonuç alınmalıdır.
Hadi gayreeet…
*******
Humeyni’yi sevmek!...
-Sabahattin YARAR –
İnsanların renk, koku, tat alma ve sevme yetilerini kullanma özgürlükleri sınırsız. Bunu engellemek, belirli kalıplar içine sıkıştırmak olası değil…
Kimi mavi, kimi siyah der…
Kimi yeşil der, kimi beyaz giyer kış günü….
Gülün kokusu gibi var mı? Ama karanfil daha nefistir der bir başkası. Ya ıhlamur, hele portakal çiçeği?... Çiğdemin, nergisin kokusu da yabana atılmaz doğrusu… Kırların sarı yapraklı süsü osuruk çiçeğinin kokusu da unutulmamalı!…
Bazı insanlar; acı bibersiz, baharatsız bir tat nedir bilmezler. İsot’un kralı, kırmızı dolmalık biberin en kocamanı, çiğköftenin en acısı zevk verir damaklara ancak… Bazıları da, yanan ağızlarından akan salyaları silmeye çalışırken, veryansın eder , ne kadar acı varsa… diye… Üstüne şöyle bir sini Antep Baklavası olursa belki diner kızgınlıkları….
Sevmek veya sevmemek kişisel bir özgürlüktür. Ya sevgi nedir?
Bana göre SEVGİ; insanın ruhsal derinliklerinden, ta içlerden gelen,hiçbir riya ve art düşünce beslemeden, gösterişten, çıkarlardan uzak, samimi ve tertemiz bir duygunun dışa vurumudur. Kişilere göre değişkenlik ve türlülükler gösterebilir…
Öylesine sevgiler olur ki; aklı başında olanları şaşkınlığa ve ikileme düşürür. Yine de sevginin özgürlüğü karşısında kabullenilir.Ama; “Gönül bu güle de konar, boka da” demekten kendini alamaz insanlar…
Ulusal televizyonlarımızdan birinde (şimdilerde dolaşıp duruyor), sevme özgürlüğünü rahatça dile getiren bir hanım kardeşimiz de “Atatürk’ü sevmiyorum, Humeyni’yi seviyorum” dedi. Ne diyelim, gönül bu!... Sevip, sevmemekte özgür. Ama bu söylemi siyasal bir amacı, bir ideolojiyi savunmak için söylüyorsa, samimiyetinden, dürüstlüğünden kaygıya düşmemek olası mı?
Yıllar önce istediği yaşam koşullarını bulamadığından Kanada’ya sığınan bu kardeşimizin samimiyetsizliği, zaten bu eylemi ile ortaya çıkmış oluyor. Madem ki Humeyni’yi seviyordun, ne diye Kanada’ya kadar gittin? İşte İran burada ve sen Humeyni’yi seviyorsan, istediğin düzen orada ise, İran’a neden iltica etmedin? İran’a gitseydin sevdiğin ve istediğin yaşama kavuşurdun. Gönül rahatlığına da(!) ererdin sevgili kardeşim…
Ve Orada, İran Televizyonuna çıkar, “Humeyni’yi severim ama, şu Ahmedi Nejad’ı hiç sevmiyorum” derdin belki de!... Ne olurdu o zaman acaba? Görürdün özgürlüğü yaşamayı orda… Çık Suudi Arabistan krallığının televizyonuna krala;”Ben senin babanı sevmiyorum, O da, sen de ABD uşağısınız “ deyiver bakalım… İzini bulan olur muydu acaba? Ya da Kaddafi’yi bir ziyaret etseydin ha ne dersin? Neden KANADA!?....
ATATÜRK ve CUMHURİYET, sana ve tüm insanlarımıza, medeni ölçüler içinde, özgürce ve insanca yaşama, ibadet etme özgürlüğünü sunmuştur. Bugün konuşabildiklerini onların sayesinde söyleyebiliyorsun. Sevme özgürlüğün var. Sevme, ama Saygı duy, taktir et, minnet duy hiç olmazsa.. Ama nerde sende o güzel duygular? Satılmış veya tutuklanmış bir beynin, hizmet etmek zorunda oldukların var sanırım.. Yabancı uyruğunu dahi,(İngilizlerin işgalinde daha özgür olacağını söyleyerek) kabullenmen, milli duygularının da dumura uğramış olduğunu gösteriyor zaten…
Türkiye’nin ATATÜRK’le elde ettiği bu güzel CUMHURİYET’in nimetlerini kullanıp, sonra ona saldıranlara ne denir biliyor musunuz:? “Yemek yediği kaba etti” derler sonra…
Allah korusun, senin ve senin gibilerin istediği düzen gelirse; sen ve senin gibiler, değil televizyona çıkmak,çarşafla bile dışarı çıkamazsınız!.. Kafalarınız bunları almıyor mu? Afganistan’a bakın, İran’a bakın, Arabistan’a bakın… Evde tek başına, yalınız televizyonda erkek spikeri izledi diye hanım boşayanların memleketine bakın da, geleceğinizi görün sevgili kardeşim…
Ben ATATÜRK’ü ve CUMHURİYETİMİ çok seviyorum…
|